Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Gece Yolcuları

Kapı usulca kapandı. Ev derin bir sessizliğe, oda koyu bir karanlığa gömüldü. Şimdi, hemen, tekrar uykunun sıcak, korunaklı, unutkan karanlık örtüsünü örtünebilirdi.

“Onlar” ne kolay gidiyorlar, o ne rahat uyuyordu… Kimi evde yalnız bıraktığı köpeğini, kimi uyku apnesini ya da ertesi sabahki işini bahane edip gecenin bir yarısı yanından, yatağından, mutlaka bir şey çalmış olarak, hırsız gibi kaçıp giden adamlara inat mışıl mışıl uyuyordu. Çalınan her ne ise, bazen masumiyeti, bazen hevesi, bazen aşka olan inancı ya da aşktan yana ümidi, onu yerine koyamayacağını bilmesine, her seferinde biraz daha eksilmesine rağmen mışıl mışıl uyuyordu.

Bir zaman önce, içlerinden biri kalsın istemişti. “O” kalsın, yanında uyusun, uykunun gecenin günahlarını affettiren mahrem duasına ortak olsun, kabul olmuş duanın masum sabahına gözlerini yanında açsın, rüyalardan ödünç alınmış birkaç sözcük mırıldansın, sarılıp tekrar uykuya dalsın istemişti. Rüyaların tatlı fısıltılarını üzerine alınmaya, ensesine vuran ılık nefesleri saymaya, o uyanana dek kıpırtısız yatmaya, uykunun dağıttığı saçlarını, gecenin uzattığı sakallarını, kahvesiz bir sabahın huysuzluğunu sevmeye hazırdı.

Olmadı… Rüyasız ve sabahsız gecenin geç bir saatinde sokağın karanlığında gözden kaybolurken balkonda durup ardından baktı. Artık kimse için yas tutamayacağını anlamıştı. Ondan sonra kimseye ”kal” demedi, kimse kalsın istemedi. Kalmalarının hoş karşılanmadığını anlayanlar yine de gidişlerine mazeretler buluyor, kapıyı biraz da suçlu bir şaşkınlıkla kapatıyorlardı. Kapı ile birlikte kadının da göz kapakları kapanıyor, uykunun cazip davetine hiç tereddütsüz icabet ediyordu.

Kapı usulca kapandı. Ev derin bir sessizliğe, oda koyu bir karanlığa gömüldü. Uyudu.

Zil sesine uyandığında gecenin neresinde olduğunu idrak etmekte zorlandı. Henüz gün ağarmaktan, o uykuya doymaktan çok uzaktı, o halde uykuya dalalı çok kısa bir zaman olmuştu. Gidenin geri geldiğini düşünüp öfkelendi. Kimsenin sorularına cevap verecek ya da içini tatlı sözlerle rahatlatacak durumda değildi. Hışımla yataktan kalkıp siyah pamuk saten sabahlığını giydi. Bir yandan kuşağını bağlamaya çalışırken bir yandan söyleniyordu.
“Bu kadarı saygısızlık artık! Sabahı bekleyemeyecek kadar acil olan nedir? Ben mi veriyorum bu cesareti bilmiyorum ki! Hay aklıma tüküreyim, muhatap olduğum adamlara bak!”

Çıplak ayakları uzun koridorun soğuk zeminini hızla ve öfkeyle adımlarken bir yandan da kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu saatte sesini yükseltip olay çıkarmaya, apartmanda dikkat çekmeye lüzum yoktu. Sakin fakat kararlı bir tavırla geri gönderirim diye karar verdi. Derin bir nefes alıp kapıyı açtığında zili çalıp kapısında bekleyenin 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu olduğunu gördü. Saçları güzelce taranıp sıkıca toplanmış, tertemiz giydirilmiş, güzel gözlü, tatlı yanaklı, çekingen bakan, kararlı duran küçük bir kız… Daha önce gördüğünden emin olduğu fakat nereden hatırladığını çıkaramadığı bu küçük hanım herhangi bir soruya fırsat vermeden elini uzatıp “Benimle gelmelisin” dedi, “Sana ihtiyacım var.”

Elini tutmaktan ve onu izlemekten başka çaresi olmadığını hissetti. Ona ihtiyacı olan küçük bir çocuğu gecenin bu saatinde nasıl yalnız bırakabilirdi! Belki birkaç saniye düşünecek fırsatı olsa onu içeri alır, nasıl yardım edebileceğini sorar, kendini de tehlikeye atmamış olurdu ama ne mümkün… Üzerinde ince sabahlığı, yalın ayak, küçücük bir kıza teslim olmuş geceye yürüyordu.

Çocuk apartmanın ağır demir kapısını, elini tutmayı bırakmadan ve yardıma ihtiyaç duymadan açtı. Kapı gecenin serin karanlığı ve alışkın olduğu sokak yerine sarı, sıcak bir yaz gününe, geniş, sakin bir kumsala açıldı. Kumsalın dalgalı denize kavuştuğu yerde yüzünü denize dönmüş, güzel gür saçlarının dalgası denizi kıskandıran, hafif kambur oturuşundan uzun boylu olduğu anlaşılan, esmer, yüzünü görmeden yakışıklı olduğunu hissettiği bir adam bekliyordu. Küçük kız genç kadına dönüp gözlerinin içine bakarak “Ne olursa olsun, seni görmediğimi düşünsen bile, sabah olana dek beni bırakıp gitme sakın” dedi. Kızın zarif fakat buyurgan tavrı kadını büyülüyor, adeta çaresiz bırakıyordu.

Kadının elini bırakıp neredeyse kanatlanarak kendisine doğru koşmaya başlayan çocuğun rüzgarını hisseden adam yavaşça döndü, çocuğu görünce sakalların çevrelediği güzel yüzü aydınlandı, gözlerini küçük kızdan bir an olsun ayırmadan gülümseyerek dizlerinin üzerinde doğruldu ve kucağına atlayan küçük kızı kollarıyla sımsıkı sardı. Koşarken topuzundan kurtulan kahverengi bukleleri koklayıp “Hoş geldin prensesim” dedi. Küçük kız minik kollarını adamın boynuna sıkıca dolamış, başını boynuna gömmüştü. Başını hiç kaldırmadan “Babacığım” dedi, sesi boğuk fakat mutluydu, “Seni çok özledim.” Babası küçük kızın çenesini tutup başını hafifçe kaldırdı, saçlarını, gözlerini, tatlı yanaklarını, boynunu öpücüklere boğdu. “Ben de kuzum, ben de çok özledim” dedi. Küçük kız öpüldükçe tatlı tatlı kıkırdıyordu.

Sonsuza kadar bu manzarayı izleyebilirim diye düşündü kadın, öyle güzellerdi… Onların mutluluğu, içinde eksik bir uzvun hayalet ağrısı gibi, bir boşluğu sızlatıyor, gözlerinden düşen damlalar yüzünde tuzlu izler bırakıyordu.

Diğer ikisi genç kadını ya da dünyanın geri kalanını göremeyecek kadar mutlu ve meşguldü. Deniz kenarındaki midye kabuklarını ve parlak, renkli, küçük taşları topluyorlardı. Babasının elindeki her midye kabuğu küçük kızı, küçük kızın gözlerindeki parıltı adamı, ikisinin arasındaki bağ genç kadını büyülüyordu.

Deniz kenarında yürüyen baba ve kızı uzaktan takip ederken kızın sanki biraz büyüdüğünü düşünüp şaşırdı. Öndeki ikili sahilden dar bir sokağa sapınca genç kadın onları kaybetme endişesiyle adımlarını hızlandırdı.

Dar, uzun sokağın başında durduğunda manzara da mevsim de değişmişti. Kuru dallar, yağmurlu ve serin hava sonbaharın, az katlı, eski binalar küçük bir şehrin ipuçlarıydı. Adam sokağın diğer ucunda ve yalnızdı. Küçük kızı göremeyen genç kadın çocuğun “Beni sakın bırakma” deyişini hatırlayarak panikledi. Tam o anda adamın önünde bir okul servisi durdu ve açılan kapısından okul formalı, sırt çantalı kız sevinçle babasının kucağına atladı. Gerçekten büyümüştü, 8-9 yaşlarında olmalıydı. Babası kızı yavaşça yere indirip sırt çantasını aldı. “Benim tatlı prensesimin omuzları ağrımasın” derken çapkınca göz kırptı. Cebinden kadının çikolatalı gofret olduğunu tahmin ettiği kırmızı bir paket çıkardı ve eğilerek “İkimizin arasında sır, annene söylemek yok” dedi kısık sesle. Gofreti alıp babasının yanağına kocaman bir öpücük kondurdu kız. Babacığım, çok büyüdüğümde de sana sırlar söyleyebilir miyim?” diye sordu. Babası kızın göz hizasına gelecek şekilde diz çöktü.

“Hiç kimseye söyleyemediklerini bana anlatabilirsin, her şeyi, hem de her şeyi” dedi.

“Ya söylediğim sırlar seni kızdırırsa?”

“Belki biraz kızarım, belki biraz üzülürüm, sonunda hepsi geçer, sana olan sevgim sonsuza kadar kalır. Hem sırlarını bilmeden seni nasıl tanırım? Biliyor musun, büyümek bir keşif yolculuğu, sen büyüdükçe kim olduğunu bulacaksın ve ben o keşfettiğin genç kadını da çok seveceğim.”

“Söz mü?”

“Söz meleğim, söz.”

Küçük hanım içinin kıpırtısını saklama gereği duymadan gofretini yemeğe başladı. El ele tutuşup dar sokaktaki apartmanlardan birine girdiler. Genç kadın önüne geçilemez bir merak ve ilgiyle peşlerinden gitti. Hangi ev olduğunu nasıl anlayacağım diye düşünerek merdivenleri çıkmaya başladı. 2. Kata geldiğinde kendisi için aralık bırakıldığını anladığı kapıdan sessizce içeri girdi. Kutu gibi evde onları bulmak çok uzun sürmedi. Çocuk daha da büyümüş, 15-16 yaşlarında alımlı bir genç bir kız olmuştu. Kanepede oturan babasının önünde yere bağdaş kurmuştu. Rengi biraz soluk gibi miydi… Koyu kestane, iri dalgalı uzun saçlarını şefkatle tarayan babası “Keşke haber verseydin güzelim” dedi. “Çok merak ettim seni.”

Kadının gözleri yaş almış olan adama takılı kaldı, ne kadar tanıdık, ne kadar yakındı. Biraz daha düşünse kim olduğunu bulacaktı, dilinin ucundaydı işte ama aklı kızın solukluğunda ve adamın endişesinde kalmıştı.

“Özür dilerim baba” derken başını hafifçe öne eğdi.

“O güzel yüzünü yere düşürme prenses” dedi adam, “Aşık olunca olur böyle şeyler, aşk babasını bile unutturur insana” deyip güldü.

“Babacığım, aşk olsun ama” dedi genç kız mahcup kıkırdayarak.

“Ben de onu diyorum ya, aşk olsun fıstçığım ki olmuş bile çoktan.”

“Unutmadım ama gecenin bu saatinde seni yormak istemedim.”

“Dünyanın öbür ucuna da çağırsan gelirim küçük hanım, sanki bilmiyorsun.”

“Biliyorum babacığım, biliyorum, haklısın”

“Hadi bugün okula gitme, gece geç döndün, yorgunsun, biraz daha uyu da sonra seni mis gibi kahvaltıya götüreyim. Bir gün okulu astın diye hiçbir şey olmaz. Hem özledim ben seni yahu, hep okul, hep ders, hep arkadaşlar. Bugün baba kız günü yapalım, ne dersin?”

“Allah derim” dedi genç kız ve uçuşarak yatak odasına doğru yürüdü. Az önceki solukluğundan eser yoktu. Adam arkasından hayranlıkla bakıyordu.

Kadın usulca yatak odasına girdi. Karanlıkta seçmekte zorlansa da her şeye hatta odanın kokusuna bile çok aşinaydı. Yatağın yerini, şifonyerin üzerindeki makyaj malzemelerini, komodinin üzerindeki kitapları görmesine gerek yoktu, hepsini eliyle koymuş gibi biliyordu. Burası kendi yatak odasıydı. Şaşkınlığı üzerinden atmaya, ne olduğunu anlamaya çalışırken yatağın kenarına oturdu. Aynada, kapıda durmuş kendisini izleyen adamı gördü. Saçlarında ve sakallarındaki kırlar artmış, yakışıklı yüzündeki çizgiler belirginleşmişti.

Kendi sesinden ürkerek “Baba…” dedi.

“Seni yatırmaya geldim güzelim” dedi babası. İstersen hikâye de okurum.”

Genç kadının gövdesi hıçkırıklarla sarsılırken yaşlı ve soran gözlerle babasına bakıyordu.
“Sen beni hiç uyutmadın ki” dedi, “Masal da anlatmadın hiç, böyle değildi, neden böyle değildi baba?”

“Sen böyle hatırla yavrum” dedi babası, “Sen her şeyi unut, bizim bu gece yaptığımız yolculuğu hatırla.”

Babası sarılıp saçlarını kokladı yine, yüzünü avuçlarının içine alıp elleriyle göz yaşlarını sildi, başını yavaşça dizlerine yatırdı. Usulca bir türkü mırıldanmaya başladı.

Göz kapakları ağırlaşırken kadın küçük kızın sesini duydu “Seninle kalıyorum, artık bana iyi bak, olur mu?”

Babası başını yavaşça yastığa bıraktı, kapı usulca kapandı. Ev derin bir sessizliğe, oda koyu bir karanlığa gömüldü. Kadın küçük kıza sarıldı. Uykunun sıcak, korunaklı, karanlık örtüsünü o geceyi unutmamak üzere örtünüp uyudular.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for SJack SJack says:

    Geçmiş anılara dair dokunaklı bir öykü. Betimlemeleri uzatmadaki yönteminiz bu tarzı beğenenlerin hoşuna gidecektir eminim. Kaleminize sağlık.

  2. Avatar for Eftenpuf Eftenpuf says:

    Güzel bir hikayeydi…

  3. Avatar for ezgibal ezgibal says:

    Tesekkur ederim, begenmenize sevindim😊

  4. Avatar for ezgibal ezgibal says:

    Teşekkür ederim, betimlemeler ve uzatmalar konusunda okuyanın cümlenin başından kopmayacağı şekilde dikkatli olmaya çalışıyorum. Basarabildiğimi umuyorum :relaxed:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.