Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Göçebe

Yaşlı Gunnar, sac plakaların ve birkaç parça teneke bloğun  kapattığı barakanın içinde ve uzun süre hareketsizce oturduğu sandalyede, rengi epeyce atmış siyah ceketinin cebine uzandı. İnce parmakları ile ustaca kavradığı ve kenarına  N. harfi işlenmiş bir mendil ile alnını kuruladı. Cebine geri sıkıştırmadan önce işlemenin dokusunu hissetti. Kabartmanın parmağında yarattığı gıdıklanmadan daha fazlasını hissedemiyordu artık. Nadya çoktan gitmiş O ise kalmıştı. Nadya gitmek zorundaydı; yaşaması gerektiği kadar yaşamıştı çünkü. Gunnar ise kalmayı hiç mi hiç istememişti. Elinden gelse çoktan miadını doldurmuş yaşamını toprağa, küle, suya; kim artık almak istiyorsa ona teslim edecekti. Ama yaşamı,bitmeyen bir borcun vadesi gibi uzadıkça uzamış ve geçmişte kalanlara kederlenerek tüketilebilecek bir ömrü olmadığını kabul etmek zorunda kalmıştı. Oysa ki halkı göçebe ve yurtsuzdu. Kök salmayı belki bilmediklerinden belki de sevmedikleri için fani ömürlerinin sonunda bu dünyadan ayrılmak hiç de zor olmuyordu. “Tıpkı geride rüzgarda salınabilecek kadar hafif bir mendil bırakmayı becerebilen Nadya gibi” diye iç geçirdi Gunnar. Ama kederlenmişmiş miydi; bunu anlamak mümkün değildi.

Oturduğu yerden ayakkabılarına bakmak için doğruldu. Sandalyenin boyu çok yüksek değildi ama Gunnar’ın bacakları uzun sayılırdı. Bu nedenle ayakkabılarını görmek için diz kapaklarının üzerinden uzanmak zorunda kaldı.  Küt bir ses geldi sırtından. Uzun zamandır aynı şekilde oturduğunu düşündü. Yerinden kalktı. Teneke barakanın loş ortamında ayakkabılarına baktı. Ayak bileklerini açıkta bırakan pantolonun rengi tıpkı ceketi gibi soluktu. Çorapsız  ayaklarına giydiği bir çift iskarpin ise iyi durumdaydı. Ancak Gunnar emin olmak istercesine ayakkabısını  barakanın boşluklarından sandalyenin üstüne sızan ışık huzmesinin altında gezdirdi. Sonra diğer ayakkabısını da aynı şekilde inceledi. Barakanın içinde sandalyeden sonra ki yegane mobilya olan eski tahta masaya doğru ilerledi. Artık içinde vazelin olan bir enfiye kutusundan Nadya’nın o canım mendiliyle bir parça yağ aldı ve iskarpinleri parlatmak için eğildi. Gunnar’ın on yıllardır topladıkları arasında kendisinin addettiği tek şey bu ayakkabılardı.

Uzun zaman önce kuzeyde bir şehirde, bir caz kulübünün kapısındaydı; sular ve akarsularla beslenen şehrin dışında bataklık arazinin yakınında yerleşmişlerdi; Gunnar’ın kadın ve erkeklerden oluşan yaklaşık 20 kişilik topluluğu ağaç altlarına küçük çadırlarını kurmuşlardı bile. Sivrisinekler ve sıtmaya rağmen  aradıklarını bulamayan adamları, zaman daraldıkça şehirde ve sokaklarda daha fazla gözükmeye başlıyorlardı. İçinde bulundukları yüzyılın bu diliminde renkliler ve göçebelerin pek öyle ortalarda gözükmesi hoş karşılanmazdı ancak bulmaları gerekeni bulmak zorundaydılar. Gunnar, konakladıkları birkaç gece boyunca gördüğü kabuslardan çok az vakitleri kaldığını anlamış ve adamlara nerelere bakmaları gerektiğini sıkı sıkı tembihlemişti. Yine de içindeki sıkıntıdan kurtulamamış ve  daha önce pek yapmadığı bir biçimde adamlarıyla birlikte şehre inmişti. Gittikleri kentleri uzaktan izlemeyi tercih eder, kanlı canlı hiçbir insanla karşılaşmak istemezdi. Gunnar geçmişe dair bir iz ya da bir anı  biriktirmemeyi öğrenmişti yıllar içinde. Sadece o şehirden alınması gereken alınır ve oradan uzaklaşılırdı. Şimdi ise biraz zorunluluktan biraz da şehrin uzaktan uzağa kulağına taşınan melodisinden mi etkilenmişti bilinmez ama gecenin bir yarısı caddelerde dolaşıyordu işte. Topluluğun geri kalanı çadırlarını toplamış, eşyalarını bohça yapmış, Onun ve birkaç adamının şehirden dönmesini bekliyordu. Gunnar’ın adamları tarif ettiği yerlerde iz sürerken, kendisinin yolu bir gece kulübünün önüne düştü. Kapısında, saçları yapılmış, omuzlarında hakiki ya da taklit kürk şal ve boyunluklar olan ama omuzları çıplak kadınlar ve saçları briyantinli, şık ceket ve pantolonlar giymiş  erkekler  kahkahalar ve şakalar eşliğinde  içeri giriyorlardı, nerdeyse izdiham vardı ve  kapının üzerinde koca neon tabelada o gece Duke Ellington orkestrasının çaldığı yazıyordu. İsim Gunnar için bir şey ifade etmese de yolun karşısında bir dükkanın sundurması altında içeriden gelen caz müziğini ve melodileri dinledi; şarkılarda neşe, aşk , kavga, hüzün vardı. Ama keder yoktu. Müzikte olmayan kederi  bir anlığına Gunnar içinde hissetti. Geçmişten ne kadar kaçmaya çalışsa da insanın karakterinde  yüzlerce yılın hafızası saklıydı. Halkı binlerce yıldır şarkılar söyleyen halkı, Gunnar bu ezgileri hiç duymamış olsaydı bile, her bir hücresinde şarkı söylemeye devam edecekti. Bu kolektif hafıza, ihtiyarın  uzak durmayı istese de duyumsamadan edeceği  bir şey değildi. Zaten çocukluğunun geçtiği köylerde – tek başına hiçbir köy  halkının evi sayılamazdı, kamp kurdukları ormanlık alanlarda, ateşler başında, gelen geçeni şarkılar söyleyerek selamlayan bir halktı onunki. Gençliğinin bütün avareliği, kurları ve baştan çıkarmaları sözlerle ve danslarla başlamıştı. Gunnar bir zamanlar bir eşikte durup, kapının diğer tarafındaki bir başkasına reverans yapabileceğine  inanırdı. Sonra o eşikte yıllar boyunca tek başına bekleyebileceğini fark etti. Ve eskisi kadar inanmamaya başladı ezgilere ve nameye. Ayrıca  her zaman hoş karşılanmamıştı bu şarkı söyleyen şarap içen ve aşık eden topluluk:  Çoğu yerden kovulan,sürülen lanetlenen Gunnar’ın halkı olmamış mıydı zaten ?

Gunnar bu kez, duyduğu, hüznü olan ama kederi olmayan müziği dinlerken  kulüpteki insanlar için efkarlandı. Yarın sabah O ve topluluğu buradan ayrıldıklarında bu insanların pek çoğu olmayacaktı. Belki de bundan sonra geride kalanlar için artık müzik olmayacaktı, ya da olanlar için neşe yerine acı, aşk yerine keder olacaktı. “İnsanları görmenin onları duymanın bir kefareti olmalı bu karnımdaki yumruk” diye düşündü. “Ödenmesi gereken bir bedel…” Ve madem kefaretini ödüyordu ve madem kederini duymuştu,bir şehirden ilk kez kendisi için bir şey almak istedi. Bir şey bulup bulamayacağından emin değildi ancak sokaktan ayrılmaya karar verip yüzünü döndüğü anda sundurmasının altına girdiği vitrinde gördü o iskarpinleri. Parlak siyah derisi ile ışıkların altında baştan çıkarıcıydı. Serde hovardalık vardı,ayakkabilar kışkırttı onu; gideceği  her yere kendisini taşıyacak güzel bir hatıra diye düşündü Gunnar. Gece klübünün önündeki kahkalar ve müzik, karşı sokaktaki vitrin camının kırıldığını duymadı, başkalarının da duymasına izin vermedi. Gunnar ise ayağındaki yıllanmış makosenleri çoktan iskarpinlerle değiştirmişti bile.

Ormanlık alana döndüğünde adamları verilen görevi yerine getirmişler Onu bekliyorlardı. Güneşin doğmasına yakın oradan ayrıldılar. Şehrin dışında anayoldan uzakta şekerkamışı tarlalarının  arasında yürüyen topluluk , arkalarında biriken kasırga bulutlarına bakmıyorlardı bile.

Teneke ve sac barakanın içi nemli ve sıcak olmasına rağmen , Gunnar burada kalmayı tercih ediyordu. Okyanus kenarındaki bir sahil şehrine tepeden bakan bir yamaca kurmuşlardı kamplarını. Gunnar’ın dışındakiler, birbirine çattıkları ağaç dallarının üzerine attıkları kilim ve örtülerin altında yatıyorlardı.Baraka ise zamanında tomruk işiyle uğraşan ormancılardan kalmış olmalıydı.  Gece olunca şehrin her bir köşesinde parlayan şaşalı ışıklar gökyüzünü boğuyor  ve Gunnar çok uzun yıllardır yaptığı gibi bu kez yıldızları izleyemeyecek olmasından dolayı bulunduğu yerden çıkmayı tercih etmiyordu. Arada sırada dişlerin arasından tiz bir ıslık sesi çıkıyor, peşinden de  bir küfür fırlıyordu; Sanrılar, kabuslar… O kabuslarla başlamıştı her şey. Önce geceleri sadece, sonra uyanıkken de gözlerinin önüne gelen sahnelerdi bunlar. Yok olan kentler görüyordu, içindeki binlerce insanın çığlıklarıyla gömülen batan şehirler; Sesler kulaklarını acıtıyor, gözleri kan çanağı gibi, fırlıyordu uykularından. Çaresizce etrafındaki yaşlılardan bilgelerden yardım istemişti. Sonra falcılar ve büyücülerden…  İnançsız olmasına rağmen, bulabildiği her dinin temsilcisinden affedilmeyi de dilemişti. Tam da  çıldırmak üzereyken; her bir gecesi, tarifsiz acılar içinde ölen insanların çığlıkları ile doluydu çünkü, yaşlı bir falcı Gunnar’ın rüyasında gördüğü yerleri bildiğini söyledi. Çarlık Rusya’sında yaşarken büyücülük suçlamasıyla sürüldüğü  Sibirya topraklarının Gunnar’ın anlattığı yerler olabileceğinden bahsetti yaşlı çingene. Aradığı cevabın oralarda olabileceğini düşünen Gunnar yola koyuldu. Yol aldıkça gündüzleri sanrıların geceleri  kabusların şiddeti azaldı. Haftalarca  süren yolculuğunun ardından Tunguska denilen bölgeye geldiğinde ise ilk kez çığlık çığlığa uyanmadan deliksiz uyuyabildi. Günler boyunca sadece etrafına bakındı. Gördüğü insanlara kendisine yardım edebilecek birilerini sorup durdu. Hatta lanetinin bu bölgede son bulduğunu inanıp orada yaşamayı bile düşündü. Ta ki benzer kabuslar tekrar başlayana kadar. Rüyasında, gecenin hemen ardından gökyüzünün alev aldığını , dev ladin, köknarların gövdelerini küle çevirdiğini, insanların etlerinin lime lime döküldüğünü görüyordu. Ağaçların yanmış kabukları, dikenli yaprakların tozları  ve insan hayvan ne kalmışsa geriye toz toprakla beraber şiddetli bir rüzgara kapılıp savruluyordu. Gunnar, bu kabusun içinde parça parça ölürken, ve nefesi tutulmuş bir şekilde uyandığında sadece bir yüzü, bir insanın suratını gördüğünü çok net hatırlıyordu. Bütün masumiyetiyle , felaketin  dokunamadığı bir yüz.  Gunnar kim olursa olsun, yardım dilenmek için o yüzü bulmaya karar verdi. Bulduğunda ise acısının hafiflediğini hissetti.

Gunnar’ın görevi orada başlamıştı. Rüyasında gördüğü şehirleri yok olmadan önce bulup yine o rüyalarda gördüğü yüzleri toplamaya  devam etti. Yok olan kentlere ve coğrafyalara, Tanrı’dan ve Tabiat’tan önce oraya vararak, kendisine görünenleri ya da gösterilenleri o yıkıcı cezanın elinden çalarak devam etti… O günden bu yana ölmeden ama ölümlere arkasını dönerek…

Nemli barakanın içine sızan güneş, gücünü yitirmişti artık, Gunnar ise aynı sandalyede oturmaya devam ediyor, ışıktan gölgeye, gölgeden karanlığa giden zamanı seyrediyordu. O kabuslar başladığından beri zamanın içinde değildi sadece seyredendi. Sanki yeryüzünün bütün kayıtsızlığının arasında , bir şey ortaya çıkmış “hayır, yaşam hiç de o kadar sahipsiz değil ve yaptığınız kötülüğün bir karşılığı var demişti” Belki de ilahi cezanın dağıtıcısı Tanrıça Nemesis’di bunu söyleyen ve Nemesis, kibrin cezalandırıcısı, yarattığı o harikulade yıkımdan böbürlenmek için bir tanığa ihtiyaç duymuştu. Oysa Gunnar bir kere bile arkasına bakmamıştı.  Bir çift iskarpin ayakkabıdan  bir de N. işlemeli mendilinden  başka da dünyaya tanıklık edeceği hiçbir şeyi yoktu.

Barakanın teneke kapısı aralandı. Güneş denizin arkasında batarken birkaç turuncu ışık demeti, gölgelerin elinden kurtulup içeriye kaçıştı. Gelen,  genç Zindelo’ydu.  Günler öncesinden onu şehre göndermişti. Zindelo içeri girmedi. Gunnar, yerinden yavaşça doğruldu, tahta masanın üzerinde duran melon şapkasını eline aldı; kapıya doğru yürüdü. Zindelo’nun elini tutan 8 yaşındaki erkek çocuğuna doğru eğildi. Rüyasında gördüğü yüz bu çocuğa aitti. Bir şey söylemeden doğrulup Zindelo’ya baktı. Onun yüzünü de hatırlıyordu Gunnar. Yıllar önce, orta doğuda bir diktatörün halkından binlerce insanı zehirlemeden önce gidip çaldığı bir çocuktu Zindelo. Adı Gunnar’ın dilinde oğul anlamına geliyordu. Zindelo bu yaşlı adamın bakışlarından gitme zamanının geldiğini anladı.Genç ama tecrübeli delikanlı, çocukla beraber kamp alanına doğru geri dönerken, Gunnar ilk kez geri dönmek için acele etmiyordu.

Topluluk tepenin arkasındaki vadiye doğru yola koyulmaya başlamıştı bile. Gunnar yamacın kenarından aşağıdaki kente bakıyordu. Karanlıkla beraber bir kez daha şehrin ışıkları yanmış, bir kez daha yıldızlar silikleşmişti. “Kim bilir?”diye düşündü Gunnar, “   Belki de bu şehrin günahı tepesinde yıldızların parlamasına izin vermemesidir.”  Zindelo yanına yaklaştı. O da çok aşağılarda duran kente bakmaya başladı. “Ne olacak şimdi ?” diye sordu. Gunnar cevap vermedi. Kimsenin duymadığı kadar uzakta olan bir sarsıntıyı hissetmişti saatler önce. Dakikalar içinde devasa dalgaların iğdiş edilmiş yıldızların  intikamını alacağını biliyordu. “Gidiyoruz” diye cevap verdi.

Zindelo “Ne tarafa peki ?” diye sordu.  Defalarca gördüğü bir rüyadan dolayı artık nereye gideceğinden emindi Gunnar, ama anlamadığı  şey bütün o yıkımın arasında neden hala bir yüz göremediğiydi. Belki de onun toplayıcılığına artık ihtiyaç duyulmayacaktı. Belki de son kez gideceği bir şehirden ayrılmasına gerek kalmayacaktı. Gunnar için ilk kez umut vardı demek ki.  Ayın parlattığı deniz mavisini  korkutacak karanlıkta devasa dalgaları gördü uzaktan.

“Doğuya…İki kıtanın üzerinde defalarca yıkılıp yeniden kurulmuş bir kente…”

Göçebe” için 7 Yorum Var

  1. Merhabalar ve seçkiye hoş geldiniz. Öykünüzü çok beğendim, bana göre bu ayın en iyilerinden. Üslubunuz, betimlemeleriniz etkileyici, yarattığınız ahenk kıskanılası. Bir solukta okunan öykülerden sizinki; boşluksuz devam ediyorsunuz, soyutlanıyorsunuz. Tebrik ederek ve devamını dileyerek elinize sağlık diyorum.
    ”Güneş denizin arkasında batarken birkaç turuncu ışık demeti, gölgelerin elinden kurtulup içeriye kaçıştı.” beğendiğim kısımlardan sadece biri.

  2. Merhaba;
    Çingeneler Zamanı’nı izlediniz mi bilmem; öykünüzü okurken fonda o film vardı sanki. Bir de Ayşegül Devecioğlu’nun ‘Ağlayan Dağ Susan Nehir’ kitabı geldi gözlerimin önüne. Çok güzel, farklı, başarılı yazılmış bir öyküydü. Karakter keza çok başarılı oluşturulmuş.
    Sanırım finalde İstanbul’a geliyor kahraman 🙂 Bence de bu ayki seçkinin en özgün ve en güzel öykülerinden.
    Kaleminize kuvvet.

  3. olumlu eleştirileriniz için teşekkür ederim, ve mahçub olduğum için de serzenişlerimi kabul edin. Tahmin ediyorum ki bir çok edebiyat okuyucusu, usta yazarların öykülerindeki o güçlü ve vurucu anlatımları imrenerek takip ediyordur (ben kıskandığımı itiraf edeyim). Ancak seçkiyi takip ettiğim son 1 yıl içinde gördüm ki, sitenin öykü yazarları arasında da benzer nitelikte öyküler var. Teveccüh göstermiş, bu ayın iyi hikayelerinden olduğunu düşünmüşsünüz. Ben ise kayıp rıhtım’da okuduğum nice hikayelerin yanına yaklaşamaz diyorum : ) birlikte daha uzak,karışık,fantastik hayatlara ve hikayelere uzanmak dileğiyle.

  4. Merhaba;
    Derinliği olan bir öykü kaleme almışsınız. Iki kıta arasindaki o şehre gidiyorsa eyvah diyelim:). Öyküdeki Nadya karakterini tam oturtamadim. Onunla başlayıp sonra onu bir yerde bırakmışsınız. Ben kaçırmış da olabilirim. Kaleminize sağlık.

    1. Yorumunuz için sağolun. Haklısınız, okuyucu olarak öykülerde geçen olay ve karakterlerin hikaye ile bağlarını görmek anlamak isteriz, aksi durumda zihni meşgul eden ama öyküyle hemhal olmayan ayrıntılara boğuluyoruz. Gönül isterdi ki Nadya’yı da hikayesi ile anlatabileyim, ama dediğim gibi , yazmak ciddi efor gerektiren zihinsel bir faaliyet ve bunları küçük küçük adımlar sayalım. Yine de bütün eleştirilerin değerli ve öğretici olduğuna inanıyorum. Selamlar.

  5. Merhaba, hoş geldiniz. Cümlelerin içine yerleştirdiğiniz kelimeler bir bütün içinde. Akıcı ve hoş olmuş. Öykünün içinde kayboldum resmen. Ben de Sayın Nurdan gibi Nadya karakterini oturtamadım. Öykünün içinde yüzerken bir taraftan da aklımı kemiriyordu Nadya. Elinize sağlık ve kaleminize kuvvet. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

Servet Tursun için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *