Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Güle Dair

Küçük Prens’e ithafen...

B612 adlı asteroidde gün batıyordu. Kıpkırmızı elbisesine bürünmüş güneş, sevenlerine veda ediyordu -ancak işin ilginç tarafı, bunu bir günün içinde tam yetmiş ikinci defa yapıyor olmasıydı.-. Sarı saçlı, minyon tipli bir çocuk, güneşe karşı oturmuş gün batımını seyrediyordu. Evrende en ufak bir fısıltı dahi duyulmuyordu. Yas tutuyordu bütün varlıklar. Gidenin ardından herkes, gidişine susuyordu. Çocuk gün batımını izliyordu. Yaşlı gözler ve kapalı dudaklarla, çocuk “gül” batımını izliyordu.

Kederliydi. Tüm servetini kaybetmiş adamcıkların kederi vardı onun üzerinde. Yaşamaya dair ümitler, sönmüş bir volkanın külünde usul usul ağlaşıyordu galiba. Hayat kimimiz için çok kısa, kimimiz için çok uzundu belki ama çocuk yaşamayı severdi. Çocuk yaşamayı severdi ki yaşamda onu severdi. Ancak sadece “o” varken gün güzeldi. Ve bir gün “o” gitti, gün bitti. Batışa geçmiş ümitler en sonunda tükendi. Ve üzgündü çocuk. Hırçındı, bitkindi. Bildiği tüm güzellikler solmuş, bir kendisi kalmıştı geriye. Koyunlar kutularına kaçmış, renkler atmıştı. Oysa şimdi çocuğun, bir gül gibi solup gitmiş benzi, kıpkırmızı görünüyordu gün batımında. Kırmızıydı her şey. Tencere, sandalye, volkanlar ve hayat… Kırmızıydı ve kırmızı da hırçındı. Kederliydi. Ki insan gün batımlarını, en çok kederliyken severdi.

Batıverdi güneş. Işınlarının hepsini, yarın yeniden saçmak üzere kutusuna kaldırdı. Ancak ‘Küçük Prens’in kederi geçmemişti hâlâ. Sandalyesini bir karış geriye kaydırdı. Ve yetmiş üçüncü gün batımını izlemeye başladı.

Taş çatlasa, kuşlar ağlasa, ancak ev büyüklüğünde olan bir gezegende, neye bu denli üzülebilir bir çocuk diye düşünmeyin sakın. Eğer “fil yutmuş bir boğa yılanı resmi”ne bakıp, bunun “fil yutmuş bir boğa yılanı resmi” olduğunu fark edebiliyorsanız, bunu da fark edersiniz. Uçsuz bucaksız gökyüzünde, yıldızın birinde açmış minicik bir güle gönül verdiyseniz; kederin, dostluğun ve bunlarından geriye kalan duyguların ne olduğunu bilirsiniz. En azından, o amansız “yetişkinlik” hastalığına kapılmamış, hâlâ çocuk kalabilmişseniz; ne demek istediğimi şıp diye anlarsınız.

Ama bakıyorum da bazılarınız anlayamamış. Çok yazık. Onlarda “yetişkinlik” hastalığına tutulmuşlar. Kimisi can çekişiyor, son anlarını yaşamakta. Kimisi için ise halen daha umut var. Ama eğer onlarda, ciddi meseleler ile uğraşıyor ve fil yutmuş bir boğa yılanı resmine bakıp, buna şapka diyorlarsa; bütün umutlar tükenmiş demektir. Bunun içindir ki, o zavallı hastalara neler olduğunu ben anlatacağım. Bilirsiniz; çocuklar her zaman büyüklere hoşgörüyle yaklaşır.

***

Yalnızdı Küçük Prens. “O” gitmişti ve Küçük Prens yapayalnız kalmıştı. Bilinen tüm dillerdeki keder sözcüklerinin hiçbiri yetmezdi yalnızlığını anlatmaya. Buruşturulup, çöpe atılmış kağıt parçasının yalnızlığıydı bu. Kullanılıp atılan yamalı ceketin üzüntüsüydü. Tam orta yerinden çatlatılmış bir ayna kadar kırgın, yeni doğmuş herhangi bir yavru kadar şaşkın… Ne olmuştu, nasıl olmuştu anlayamamıştı Küçük Prens. Bir anda yitirivermişti onu. Volkanlar patlamış, güneş, aynı anda tam yetmiş üç kez batmıştı. Dudaklarda mühürlü kalmıştı veda haykırışları. “O” ise geldiği gibi sessizce göçüp gitmişti.

Solmuştu… Küçük Prens’in gülü solmuştu. Hangi kara delikten çıktığı bilinmez bir böcek; kemirivermişti köklerini gülünün. Zavallı gül sahip olduğu topu topu dört dikenciğiyle, karşı koyamamıştı bu hazin sona. En acısı Küçük Prens de engel olamamıştı cani böceğe. Cam fanusun içindeki gülü, hunharca katlolunmuştu.

Ve şimdi yalnızdı Küçük Prens. “O” gitmişti ve Küçük Prens yapayalnız kalmıştı. Bilinen tüm dillerdeki keder sözcüklerinin hiçbiri yetmezdi yalnızlığını anlatmaya. Un ufak edilmiş düşlerin yalnızlığıydı bu. Saçma bir fal uğruna yaprakları koparılmış papatyanın üzüntüsüydü. Tam kalbinden vurulmuş bir ceylan kadar kırgın, yuvasından düşmüş herhangi bir serçe kadar şaşkın… Ne olmuştu, nasıl olmuştu anlamamıştı Küçük Prens. Bir anda yitirivermişti onu. Gökyüzüne yıldızlar saçılmış, Zümrüdüanka ağlamıştı. Kalplerde mühürlü kalmıştı veda haykırışları. “O” ise geldiği gibi sessizce göçüp gitmişti.

Artık duramazdı buralarda Küçük Prens. Gitmeliydi, kaçmalıydı, kendi kendine izini kaybettirmeliydi. Yıllar önce merakı için çıktığı yolculuğa, bu sefer de yüreği için çıkmalıydı. Gülünü, gezegeninin kalbine gömüp gitmeliydi. Giderken temizlemeyecekti baobap tohumlarını. Yüzlerce baobap ağacının, gezegenin her yanını sarmasını istiyordu. Belki sonunda bu ağırlığa dayanamayan gezegen, patlayıverirdi en ince yerinden. Gül ruhu, gülünün ruhu yayılırdı everene. Bütün evren “o” kokardı, gül kokardı. Yıldızlar onun için kayar, çocuklar onun için doğardı.

Vakit kaybetmedi Küçük Prens. İki adımda gülünün naaşına ulaştı. Onu dikkatlice kaldırdı ve hiç boynundan çıkarmadığı sarı atkısına sardı. Ardından atkıya sarılı bu narin bedeni, cam fanusun içine yerleştirdi. Zavallı gülüne yaşamı boyunca refakat etmiş olan bu fanus, şimdi onun tabutu olacaktı. Çünkü hayallerde camdandı, umutlarda, yaşamlarda. Tek bir darbede paramparça olmaya hâzır ve nâzırdı bu madde. Tıpkı gülün yaşamı gibi… Tıpkı Küçük Prensin hayalleri ve umutları gibi…

Usulca bir köşeye bıraktı gülünü. Bir kulaç ilerisindeki küreğini kaptığı gibi kazamaya başladı toprağı. Koskoca iki dakika boyunca kazdı, kazdı ve kazdı. Ta ki gezegeninin kalbindeki ateşe ulaşıncaya dek kazdı. Sonra iki adımla yukarı tırmandı ve camdan tabutu kucakladı. Onunla birlikte, pür dikkat yeniden çukura indi. Ve gülünü ateşe teslim etti.

Gül, kül oldu. Küçük Prensin yüreği ise bir kuştu. Kuş ürkekti. Kırgındı. Şaşkındı. Yarımdı. Son bir kez gül, ateşin kızıllığı ile kana boyandı. Sonra da yitip gitti. Geride bir tek Küçük Prens kalmıştı. Gözleri de, kalbide kupkuruydu artık. Söylenememiş veda sözlerini dillendirmeye tenezzül etmeyecekti. Konuşup kanatmayacaktı tekrar geçmişi.

Sessiz sakin bir halde, son kez volkanlarını temizledi. Sandalyesini gülün mezarının yanına bıraktı. Göç yolundaki bir kuş sürüsünün kanat sesleri duyuluyordu uzaktan. Yetmiş dokuzuncu kez batarken güneş, kederli gözleriyle son bir kez izledi gezegenini Küçük Prens. Kuşlar iyice yaklaşmışlardı. Derin bir nefes alıp iyice geriledi ve hızla koşarak en yakınındaki kuşun sırtına zıpladı. İşte Küçük Prens’in yolculuğu böyle başladı.

***

Nerede olduğunu bilmiyordu. Az gitmişti uz gitmişti, gerçekten de bir hayli yol katetmişti. Sonunda karar verdi ve bindiği kuşun sırtından atladı. Ancak atlar atlamaz sert bir zemine çarptı. Yavaşça ayağa kalktı ve üzerindeki tozları silkeledi. Yıllardır sulanmamış bir toprağa düşmüştü anlaşılan. Kurak ve ıraktı burası. Ufak gezegende, tek bir canlı görünmüyordu. Şaşırdı Küçük Prens. Nitekim her gezegende biri yaşardı. Türü ne olur olursa olsun tüm gezegenlerde canlılar vardı. Ama burası bomboş görünüyordu.

Etrafa iyice göz atmaya karar verdi Küçük Prens. Ancak ayağını kaldırmasıyla indirmesi bir olmuştu. Ayağının altından tiz bir vızıltı yükseliyordu:

“Sen! Evet sana diyorum! Sen ne yaptığı sanıyorsun bakalım?! Burası benim gezegenim ve benim gezegenimde benim üzerime basamazsın. Siz zamane gençleri hep aynısınız. Aklınız beş karış havada.”

Bu sözlerin sahibi ufak, gerçekten ufacık bir adamcıktı. Ayrıca suratındaki ekşi ifadeye de bakılacak olursa Küçük Prensin ziyaretinden pek hoşlanmamış gibiydi. Bir müddet adamcığa böyle bakmaya devam etti. Simsiyah sakalları vardı adamcığın. Tıpkı bir aslanın yeleleri gibi- oysaki adamcığın aslanlarla uzaktan yakından alakası bulunmuyordu- başının etrafına dağılmış saçları ile sakallarını ayırt etmenin bir yolu yok gibiydi. Mini minnacık beyaz bir önlük giyivermişti. Kulağının arkasına sıkıştırmış olduğu kalemiyle görülmeye değerdi gerçekten.

Küçük Prens bunları düşünedururken adamcık rahatsız bir ifadeyle bağırdı:

“Ne var? Niye öyle bakıyorsun? Hiç mikrobilimelemanı görmedin mi yani?”

Küçük Prens şaşırdı:

“Mikrobilimelemanı mı? O da nedir?”

Adamcık gözlerini devirdi. Gençlerin aklının beş karış havada olduğu ile ilgili birkaç söz homurdandıktan sonra ciddiyetle cevap verdi:

“Bir mikrobilimelemanı, mikrobilim üzerine çalışmalar yapmış, makaleler yazmış, deneylerle gerçekleri saptamış olmak zorundadır. Toplumsal vaziyetleri, bilim gözünden anlatmak ve küresel problemlere çözüm getirmeye çalışmak en önemli görevidir. Bilimi yaşatmak ve doğruya ulaşmak için elinden geleni ardına koymaz. Evrenin her neresinde olursa olsun gerçeğe hizmet eder.”

“Başka ne yapar?”

“Hiç durmadan çalışır. Etrafı inceler. Gözlem yapar.”

“Bunun sonucunda ne elde eder.”

“Bir mikrobilimelemanı her şeyi bilir çocuk.”

“Her şeyi mi?”

“Her şeyi.”

“Ya gülleri?”

“Gülleri de bilir.”

“O zaman gül ne demektir Sayın Mikrobilimelemanı?

Mikrobilimelemanı hemen açıklama yapmaya başladı:

“Gül, Rosaceae familyasının Rosa cinsinden güzel kokulu bitki türüne verilen bir addır. Çeşitli türleri ve renkleri bulunur. Genelde çiçek ve gövdelerine göre sınıflandırma yapılır. Çiçekleri bakımından: Yalınkat güller, yarım katmerli güller, katmerli güller vardır. Boyları bakımından ise: Bodur güller, yüksek boylu güller ve sarılıcı-sarmaşık güllerdirler. Çiçek açma zamanlarına göre de şöyle sınıflandırılırlar: Yılda bir çiçek açanlar, yılda birden çok çi…”

“Lütfen! Lütfen bir saniye durun. Güllerin başka anlamları yok mudur?

Mikrobilimelemanı bir müddet düşündü. Sonra cevap verdi:

“Ne bilmek istiyorsun?”

“Gülü… Mutluluğu… Kaybetmeyi…”

“Mutluluk, bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan kıvanç durumudur. Kaybetmek kavramının içeriği ise maddi ve maddi olmayan öğelerden ol….”

Sözlerinin burasında durdu. Küçük Prens’e garip bir bakış attıktan sonra sordu:

“Bilmek istediğin bu değildi değil mi?”

Küçük Prens sıkıntıyla başını salladı.

“Korkarım ki değildi.”

“Sana yardımcı olamam çocuk. Ama belki aradığın şeyin kimde olduğunu biliyor olabilirim.”

Küçük Prens’in yüreği buruk bir sevinçle aydınlandı:

“Lütfen söyleyin? Nereye gitmem gerekiyor?”

“Aslında… Çok uzağa değil. Bir aşağıdaki gezegene atlaman yeterli.”

Bunu duyan Küçük Prens hemen arkasını döndü. Mikrobilimelemanına alelacele bir teşekkür etti. Ardından da yay gibi gerilip, bir aşağıdaki gezegene atladı.

Aşağıya doğru düşerken hissedebildiği tek şey, birden başlayan dondurucu soğukluktu. Ayakları, elleri, burnu hatta saçları bile donmaya başlamıştı. Boynunda atkısı da olmadığı için iyice üşümeye başladı Küçük Prens. Düştü… Düştü… Düşüşü kaygan bir zemine inmesiyle son buldu. Tam gezegenden aşağıya doğru kayacaktı ki pullu bir kaya buna engel oldu.

“Pullu bir kaya mı?” diye mırıldandı Küçük Prens.

“Hayır…” diye cevap verdi ona boğuk bir ses, “Pullu bir kaya değil, sadece bir ejderhayım ben.”

İrkildi Küçük Prens. Hemencecik ayağa kalktı ama yeniden ayağı kaydı ve yere yıkıldı. Doğrulmak için birkaç başarısız deneme daha yaptı. Sonunda güç bela ayakta durmayı başardı. Kafasını kaldırdı ve onu süzen ejderhaya bir göz attı.

Masmaviydi ejderhanın pulları. Uzun ve zarif vücudunun iki yanında kocaman kanatları vardı. Kanatları öylesine büyüktü ki binlerce yıl uzaktan bakan biri o kanatların gezegene ait olduğunu düşünebilirdi. Safir gibi parlayan gözleri, bilgelikle bakıyordu Küçük Prens’e. Zaman ve mekan kavramından soyutlanmış bu kadim canlının, gelmiş geçmiş her şeyi bildiğine şüphe yoktu. Bunun için elbette ki Küçük Prens’in neden geldiğini de biliyordu. Sordu ejderha:

“Ne arıyorsun Küçük Prens?”

Küçük Prens bir elma mahcubiyetiyle cevap verdi:

“Gülümü.”

“Onu bulamazsın ufaklık. O gitti. Artık senden çok uzaklarda. Bambaşka bir dünyada yapraklarını açıyor.”

“Belki yeniden onun yanına gidebilirim. Eğer bana yolu tarif ederseniz…”

“Her şeyin yeri olduğu gibi ölümünde yeri vardır Küçük Prens. Kimse ne zaman, nerede öleceğine karar veremez. Gülün kendi zamanını yaşadı. Şimdi sen de aynısını yapmalısın. Gülünün yanına gidemezsin. Şimdi değil.”

“Ama ben olmazsam onu koruyacak kimse kalmaz sayın ejderha. Onun sadece dört dikeni var. Kaplanlara karşı nasıl mücadele edebilir ki?”

Ejderha şaşırtıcı bir şekilde inci gibi olan dişlerini göstererek gülümsedi ve Küçük Prens’e karşılık verdi:

“Kadere karşı çıkamazsın. Ölümü engelleyemezsin. Ona karşı kimseyi koruyamazsın. Ölümü çağıramazsın Küçük Prens. Sadece bekleyebilirsin. Hayat budur. Güller, bülbüller hatta gezegenler bile ölüp giderler. Tıpkı akan bir dere misali, her şey yenilenir. Gidenin yerine bir başkası gelir. Ve solan bir gülün yerine, yenisi filizlenir. Bunun adı hayattır. ”

Küçük Prens hüsranla gözlerini kırpıştırdı. Bekleyemezdi. Bir an önce gülünü bulmalı ve geri gitmeliydi. Kaybedilen mutluluklar eski yerlerine ancak böyle konulabilirdi. Gülünün yanına gitmekten başka çaresi yoktu.

“Bana yardımcı olabilecek kimse yok mu acaba sayın ejderha?”

Ejderha üzüntüyle kafasını çevirdi ve aşağıdaki gezegene baktı.

“Bunu yapmamalısın Küçük Prens.” dedi.

Küçük Prens umarsıza başını salladı. Sonra da olanca gücüyle bir aşağıdaki gezegene atladı. Ejderhanın safir renkli gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Yağmur oldu, akıp gitti.

Atlar atlamaz ayakları kadifeden kumaşa değdi Küçük Prensin. Bu oldukça şaşırtıcıydı. Daha önce kadifeden toprağı olan bir gezegene rastlamamıştı. Ancak kafasını kaldırıp etrafına bakınınca anladı ki, elbette gezegen kadifeden değildi. Sadece üzerinde kadife elbiseli bir kadın yaşıyordu.

Mahmur mahmur bakan bal rengi gözleri vardı kadının. Bukle bukle kahverengi saçlarını, omuzlarından geriye sarkıtmıştı. Porselen görünümlü cildini örten bordo renkli kadife bir elbise vardı üzerinde. Elbisenin etekleri öyle uzun, öyle kabarıktı ki tüm gezegeni kaplıyordu! Hatta tek bir toprak parçası bile görünmüyordu, kadifeden.

Aniden, berrak ancak üzüntülü bir ses yankılandı gezegende:

“Sen de kimsin yavrucuğum?”

“Ben Küçük Prensim.” dedi Küçük Prens. “Ya siz kimsiniz?”

“Ben Gül-i Şâh’ım.” dedi kadın. “Şâhların gülü, güllerin şâhı.”

Bunu duyan Küçük Prens yeni bir soru daha sordu kadına:

“Benim de bir gülüm vardı. Ancak artık yok. Soldu.”

Derin bir acı yerleşti Gül-i Şâh’ın güzel yüzüne.

“Seni anlıyorum Küçük Prens.” dedi. “Kaybetmişsin mutluluğunu. Tıpkı hepimiz gibi.”

Hüzünlendi Küçük Prens. Yüreğinin orta yerine gelip çöreklerindi üzüntü. Hırpaladı çocukcağızı. Bilinen tüm bilinmeyenlerde dahi yoktu böyle acı. Yine acıdan olsa gerek mırıldandı usul usul:

“Onu bulmak istiyorum Gül-i Şâh Hanım. Bulmak zorundayım.”

“Giden hiçbir şey geri gelmez iyi kalpli çocuk. Ölüm denilen zalim yaratık alıp götürür onları sevdiklerinden. Hepsi… Güller ve bülbüller. Ölümle yok olur gider.”

Damla damla yaşlar akmaya başladı Gül-i Şâh’ın gözünden. Küçük Prens de eşlik etti ona. Yürekleri ağladı. Tüm yıldızlar başlarını çevirdi, onları rahatsız etmemek için. Hatta üzerinde bulundukları gezegen dahi içten içe hıçkırıyordu. Evrenin kalbi sızlıyordu bu görüntü karşısında. Söz yoktu söylenilebilecek, ses yoktu, nota yoktu.

Neden sonra gözlerini kuruladı Küçük Prens. Merakıydı onu ağlamaktan alıkoyan. Sordu:

“Ya siz? Ya siz neden ağlıyorsunuz Gül-i Şâh Hanım?”

Gül-i Şâh bitkin bir sesle cevap verdi ona:

“Benim de bir bülbülüm vardı Küçük Prens. Artık yok. Öldü.”

Anlayışla başını eğdi Prensçik. Kendisi gülünü, kadın ise bülbülünü kaybetmişti. Koskoca evrende hiçbir parça dolduramazdı onların boşluklarını. Benzer bir kaderin, iki farklı oyuncusuydular Küçük Prens ve Gül-i Şâh Hanım. Ancak buna rağmen sordu, merakla ve acıyla sordu:

“Ya şimdi ne yapacaksınız?”

Gül-i Şâh’ın gözlerinde zayıf bir alev parladı.

“Onun yanına gideceğim.”

Hevesli bir şaşkınlığa büründü bizimki:

“Tamam ama… Nasıl gideceksiniz?”

Sustu Gül-i Şâh. Gözlerini uzaya çevirdi. Boşluğa baktı, yarım kalmışlığı izledi. Gözlerindeki damlalar, yıldız oldular gökyüzü çarşafında. Sonra yeniden Küçük Prens’e döndü. Ve fısıldadı:

“Uçacağım. Tıpkı onun gibi… Ölüme uçacağım.”

Gül-i Şâh’ın ne demek istediğini anlayan Küçük Prensin gözleri, dehşetle açıldı. Gül-i Şâh kaybolup gitmekten bahsediyordu. Ansızın kapıyı çalan ölümün gelmesini beklemeyecekti anlaşılan. Ölüme uçacaktı, öldürecekti kendini!

“Ama…” diye zoraki konuştu Prensçik. “Neden?”

Bu sözler üzerine birden hiddetlendi Gül-i Şâh . Tiz bir sesle haykırdı:

“Neden mi?! Bülbülü olmayan bir gül ne yapabilir Küçük Prens? Benim için öten, benim için, uçan, benim için var olan bülbülüm gitmişken nasıl geride durabilirim? Ben de ancak onun için açar, onun için kokar, onun için yaşardım. Şimdi ise yapayalnızım. Açmıyor artık yapraklarım.”

Bunları söyledikten sonra bir müddet sessizleşti. Sonra yorgun bir şekilde ekledi:

“Ya sen? Ya sen, ne yapacaksın? Gülün gitmişken, geride mi kalacaksın? Daha demin bulmaktan bahsediyordun onu. Oysa şimdi yalnız senin için açan, yalnız senin için kokan, yalnız senin için yaşayan gülünü bırakıp gitmek bu kadar kolay mı? Ah siz bülbüller… Hep aynısınız.. ”

Küçük Prens kasvetli bir sessizliğe büründü. Gül-i Şâh Hanım’ın sözleri, onun miniminicik yüreğini dağlamıştı. Kadının haklı olduğuna karar verdi. Aradığı yolu bulmuştu. Gülü gitmişken, geride durmamalıydı. Bir daha açamayacaktı onun gibi bir gül. Rüzgarlardan koruduğu, özenle suladığı, gülüşlerini armağan ettiği gülünü yalnız bırakamazdı. Karar verdi. Ve Gül-i Şâh’a seslendi:

“Beni de… Beni de götürür müsünüz?”

Kadının gözleri yaşlarla parladı:

“Kucağıma gel Küçük Prens.”

Bordo renkli kadifeyi çiğneyerek Gül-i Şâh’ın kucağına oturdu, Küçük Prens. Kadın onu gül kokan göğsüne bastırdı ve güç duyulan bir sesle fısıldadı:

“Kapat gözlerini… Kapat gözlerini cesur çocuk.”

Kapattı gözlerini. Bir daha hiç açamayacağını bile bile kapattı. Korkuyordu ama yapmalıydı. Biçare gülünü yalnız başına bırakamazdı. Sadece dört tanecik dikenciğiyle kendini savunamazdı. Evet korkuyordu… Ama yapmalıydı.

Gözleri kapalıyken, Gül-i Şâh’ın ayağa kalktığını hissetti, Küçük Prens. Kadifenin toprağa sürtünürken çıkardığı hışırtı duyuldu hiçlikte. Bütün varlıklar bu hüzünlü sonu izliyordu. Meteorların hepsi nefeslerini tutmuştu. Taş, toprak ve geriye kalan tüm kainat… Herkes ağlıyordu.

“Gidiyoruz.” dedi Gül-i Şâh. Ve kucağında Küçük Prens olduğu halde gezegenden aşağı atladı.

Birden bordo renkli kadifeyle doldu bütün evren. Evren bordoydu ve bordo hırçındı. Üzgündü. Bitkindi. Ve insan bordoyu en çok ölürken severdi.

Gül-i Şâh Hanım ve Küçük Prens, dalgalanan bordo renkli kadife arasında göçüp gittiler. İntihardı bu eylemin adı. Var oluşa kıymaktı, ölümün kapısını çalmaktı. Gülün bülbüle, Küçük Prens’in güle kavuşmasının son notasıydı. Bu intihardı. Günahtı ama vardı.

Uzaklardan bir yerden korkunç bir patlama sesi duyuldu. Ve bütün kainat bunun üzerine gül koktu.

-Son-

Güle Dair” için 5 Yorum Var

  1. Selamlar Berre,
    Başlarda sanki tekrarlar biraz fazlaymış, birkaç paragraf aynı şeyi demişsin gibi geldi bana. Ama devamında bu kayboldu ve hikayen kendini çok rahat biçimde okutturdu. Her ayrıntı özenli ve çok güzeldi. Özellikle ejderhalının heybetini anlatışını ve üzgün-hırçın-bitkin üçlemesini sevdim.
    Ellerine sağlık.

  2. Yaa… Ama olmaz ki! Tam da Küçük Prens gibi eski bir dosta yeniden kavuşmanın keyfine henüz varamamışken böyle de yapılmaz ki! Gerçi senin değil, temanın suçu bu. Ah, o temalar yok mu?

    Harika bir Küçük Prens öyküsü okumuş oldum sayende. Göndermeleriyle gülümseten, betimlemeleriyle neşelendiren ama sonuyla da hüzünlendiren üzgün, bitkin ve hırçın bir maceraydı. Prensimiz gezegenden ayrılıncaya kadar çok fazla kelime ve anlatım tekrarı olması ilk başlarda okuma keyfini biraz baltalasa da oradan sonra her şey gayet tadında ve güzeldi. Özellikle de diğer gezegenlerde karşılaştığı mikrobilimelemanı (doğru yazdım mı?), ejderha ve Gül-i Şâh hanım gibi karakterler çok hoştu. Hani birkaç kişiyle daha karşılaşsa itirazım olmazdı. O derece… Hikayenin sonunda Prensimizin Gül-i Şâh’ı vazgeçireceğini tüm kalbimle ummuştum ama öyle olmadı ne yazık ki.

    Ellerine, kalemine ve zihnine sağlık.

  3. Küçük Prens’in başrol oynadığı ve berre’nin sözcüklerle onu dans ettirdiği lirik bir öykü olmuş. Kimi zaman duygusal, kimi zamansa çocuksuydu. Ama ne olursa olsun en başta masumdu.

    Eleştirilere değinmeyeceğim çünkü yukarıda zaten belirtilmişler. Bunun dışında betimlemelerini bol bol övüp, yazıya ezgisel bir ton kattığını söylemek istiyorum.

    Göndermeler ve alıntılar ise tam yerine oturuyordu. Kısacası, genç bir ustanın hünerli ellerinde şekil alan tatlı ve buruk bir hikayeydi bunu. Seni daha çok görmek istiyoruz seçkide. Zira kaleminin kuvvetini sadece bu öyküyle bile gösteriyorsun.

    Ellerine, yüreğine sağlık.

  4. Of Of OF! Kesinlikle müthişti. Divan edebiyatıyla batı edebiyatını kaynaştırmak diye buna denir işte:d Tüm samimiyetimle söylüyorum ki çok beğendim. Bu arada ben de çok tekrar yaptığım için tekrar yapmanız gözüme batmadı. Nedense tekrarlar daha çok şiirselleştiriyor diye düşünüyor ve her ne kadar sevilmese de ısrarla tekrar yapacağımı belirtiyorum. Bilerek mi yaptınız yoksa düşünmeden mi bilmiyorum; ama yaşasın tekrarlar diyor ve ellerinize sağlık diye ekliyorum…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *