Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hatıra Yolcusu

“Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla.”
Alper Canıgüz – “Oğullar ve Rencide Ruhlar”

1.Taksit

Bir insan için bazı günler iyi, bazı günlerse kötü geçer. Bilinmesi gereken, aslında her günün hem iyi hem kötü olduğudur. Bir insan için iyi geçen bir gün, başka bir insan için kötü geçebilir. Yani tam anlamıyla iyi ya da tam anlamıyla kötü olan bir gün yoktur.

Ama o gün, saatinden saniyesine kadar meşum bir gündü. İhtiyar berberin dükkânından içeri girerken kaldırımda birini görmesi, onu içeri buyur edip iki çay söylemesi, onlar çaylarını içerken dünyanın dönmeye devam etmesi ve herkesin nefes alması; hepsi normal şeyler olmasına rağmen üzerlerinde bir uğursuzluk vardı. İhtiyar berberin de, müşterisinin de anlamlandıramadığı bir sıkıntı vardı her şeyin üzerinde. İkisi de biliyordu bunu ama dillendirmiyorlardı. Bu berber koltuğu, bu taraklar, bu fırçalar, bu aynalar bir şeyler söylüyordu. Sebepsiz bir ağırlık vardı her şeyin üstünde, altında, sağında ve solunda.

“Bilirsin, babanı çok severdim,” dedi ihtiyar berber Hüseyin. “Tekrar başın sağ olsun.”

Çayını önündeki küçük sehpaya bıraktı müşterisi. “Ölü birinden bahsederken geçmiş zamanda konuşmak, ona yapılmış en büyük ayıptır,” dedi sonra. “Bence böyle konuşmamalısın.” Bir süre ciddi bir yüzle durdu, berberin kendisine şaşkınlıkla baktığını görünce bezgin bir gülümse belirdi suratında. “Şaka yapıyorum Hüseyin abi.”

Berber de gülümsedi ama onunki müşterisinin gülümsemesi gibi değil, garipseyen bir gülümsemeydi. Oturduğu sandalyede öne doğru eğilip müşterisine yaklaştı. “Serhat, iyi misin oğlum? Kardeşin nasıl? Ne yapıyor?”

“Sırayla cevap vereyim istersen,” dedi Serhat. Dalga geçiyor gibiydi. “Öncelikle, evet, iyiyim. İkinci soruna gelince, kardeşim olmasını hiç istemediğim kardeşimin ne yaptığıyla ilgili hiçbir fikrim yok. Babamın cenazesinden sonra görmedim onu.”

“Niye görüşmüyorsunuz oğlum? Kardeş değil misiniz siz?”

“Bu soruyu ciddi olarak sormuyorsun umarım Hüseyin abi. Evet, tabii ki kardeşiz.”

Serhat, babası öldüğünde susmuş, birkaç gün boyunca nerdeyse hiç konuşmamıştı. Anneleri çoktan ölmüştü, merhumun iki oğlundan başka kimsesi yoktu. Serhat’ın kardeşi Bülent uzun zamandır görüşmüyordu babasıyla. Serhat onu cenazede görünce tek kelime etmeden üstüne saldırmış, çevredekiler ayırıncaya kadar da biraz yumruklaşmışlardı. Sorulan sorulara cevap vermiyordu Serhat. Belki de sessizliğiyle cevaplıyordu.

Babasının ölümünden bu yana ilk kez bugün konuşmuştu ve tavrı biraz garipti. Her şeyle dalga geçiyor ama hiç gülmüyordu. Gülümseme vardı az çok ama bu da biraz sonra ölecek olan bir adama aitti sanki. Hem babasının ölümünün üstünden sadece iki hafta geçmesine rağmen babasının berber dükkânına saç kestirmeye gelmesi de tuhaftı. Kısacası, ihtiyar berber Hüseyin çocukluk arkadaşının oğlu için çok endişeleniyordu.

Yaklaşık on dakika daha konuştular. Bu konuşma boyunca Serhat hep aynı türden yanıtlar verdi, Hüseyin hep aynı türden yaklaşımlarda bulundu.

“Neyse abi. Benim biraz işim var,” dedi Serhat. “Saçımı kestirip gideceğim hemen.”

Hüseyin ayaklandı. “Hadi geç bakalım koltuğa.”

Serhat, yan yana dizilmiş üç berber koltuğundan ortadakine oturdu. Berber hazırlıklarını yaptı, saç kesimine başlamadan önce sordu: “Niye kendin kesmedin saçını?”

Serhat derin bir nefes alıp verdi. “Bilmiyorum abi.”

2.Taksit

Berber Hüseyin saç kesimine başladığında, Serhat da düşünmeye başladı. Berber koltukları, yeryüzünde insanın düşünebileceği en iyi yerlerden biridir. Düşünmekten başka -berberle muhabbet etmek dışında tabii- yapabileceğiniz bir şey yoktur çünkü. Sadece öylece oturur, saç kesiminin bitmesini beklersiniz.

Babasının ölümünü düşünüyordu Serhat. İki odalı evinde kalp krizinden ölmüştü adam. Yatağında. Yanında kimse yoktu. Ertesi sabah kapıyı çalan kapıcı içerden cevap alamayınca telaşlanmıştı. Yaşlı adamın, evinden asla çıkmayacağını biliyordu. Bir süre beklemiş, ardından kendisinde bulunan anahtarla içeri girmiş, elli yıllık berber Şükrü Bey’in ölüsünü bulmuştu. Haber tüm apartmana yayıldıktan sonra aranmıştı Serhat. Sonradan öğrendiğine göre, bazı apartman sakinleri ölüm haberinin telefonda verilemeyeceğini düşünmüşler ama sonunda birden söylemenin daha uygun olacağına karar vermişlerdi. Serhat telefonu aldığında evindeydi, uyuyordu. Babasının ölüm haberini taşıyan telefonla uyanmıştı. Ahizeden gelen ses cızırtılıydı. Konuşma çok kısa sürmüştü. Serhat önce heyecana kapılmış, konuşmanın sonlarına doğru bu heyecan yerini pişmanlıkla karışık bir hüzne bırakmıştı. Hisleri ağzına doğru kabarmıştı sanki, oradan taşacaklardı. Telefonu kapattığında sakin olmaya çalıştı ama olamıyordu. Yatağın içinde duramayıp ayağa kalktı. Kıpırdamadan duramıyordu, içinde rahat vermeyen bir enerji vardı. Yatağının başucunda duran telefonu ne yaptığını bilmeden eline aldı, hareketinin saçmalığını fark edince de yerine koydu. Biraz sonra yatağını toplarken buldu kendini. Tekrar kendine gelmeye çalıştı. Sonunda sakin olmayı başardığını düşünüyordu ki, aynı enerjiyi yine hissedip telefona doğru yürüdü. Aleti kaptığı gibi duvara fırlattı. Az önce ağzından taşmak üzere olan hisleri şimdi gözlerinden taşıyordu. Ağladığını fark etmesi çok uzun sürdü. Çok uzun.

Üzerini giyinmesi, yüzünü yıkamadan evden çıkması, bindiği taksiye yanlışlıkla kendi evinin adresini vermesi bilmeden yaptığı şeylerdi. Yol boyunca içinde, babasının ölmediğine dair bir umut vardı hep. Bu habere neden bu kadar şaşırdığını bilmiyordu. Son zamanlarda hastanelerden çıkmaz olmuştu adam zaten. Doktorlar da pek umutlu konuşmuyorlardı. Adamın sağlıklı bir yaşama başlaması için artık çok geçti. Birçok şey için artık çok geçti.

Serhat taksiden indiğinde önce yanlış apartmana girdi. Bunu beş dakika içinde anlayınca dışarı çıkıp doğru apartmana girdi. O binada oturan herkesin kapısı açıktı zaten. Herkes konuşuyor, sesler binanın içinde yankılanıyordu. Serhat’ı tanıyanlar üzüntüyle baktılar yüzüne. Babasının bulunduğu kata çıkana kadar kimse onunla konuşmaya çalışmadı. Şükrü Bey’in ölüsünü bulan kapıcı, Serhat’la birlikte girdi içeri.

Babasının yatağına ilerlerken, Serhat’ın içindeki umut hâlâ sönmemişti. Yatağın dibinde durup babasının yüzüne uzun uzun baktı, bir şeyleri anlamaya çalışıyordu. Sonunda kapıcıya dönüp, “Öldüğüne emin misiniz?” diye sordu. Babasının ölüp ölmediğini kendince kesinleştirmeye çalışıyordu.

Kapıcı, sanki dokunduğu bir ölü değil de sıradan bir nesneymişçesine, elini adamın bileğine koydu. “Nabzı atmıyor,” dedi Serhat’a bakarak. Adamın sorduğu soruya şaşırmıştı ama belli etmiyordu.

Serhat bir süre öylece durdu. Kendi babasının nabzına bile bakamayan bir insandı işte o. Korkak, çıkarcı, sırf babasının yanından taşınmış olmak için babasının yanından taşınıp başka bir eve geçen bir adam. Dünyanın en rezil adamı… Bu dünyanın büyüttüğü en kötü evlât.

Serhat önce hafiften sarsılmaya, sonra da ağlamaya başladı. Dairenin kapısının önündeki insanların tüylerini ürperten bir çığlıkla kapıcının kollarına devrildiğinde içindeki hüznü artık kaldıramıyordu. Babası ölmüştü. Onu büyüten adam, ölmüştü. Apartman sakinlerinden birkaçı da onun çıkardığı seslere dayanamayıp ağlamaya başladılar. Bağırarak içindeki hüznü atmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Gözyaşlarını elleriyle iki yanağına da yaydı. Babası ölmüştü, umut artık yoktu. Artık babası da yoktu.

Kendine geldikten sonra cenaze işleriyle ilgilenmişti Serhat. Hafiften sisli ve yağmurlu bir günde düzenlenen cenaze törenindeki kalabalığın büyük çoğunluğunu babasının arkadaşları oluşturuyordu. Elli yıllık berberlik hayatında çok dost edinmiş olmalıydı adam. Onların dışında akrabaları ve birkaç tane de kendi arkadaşı vardı cenazede.

Serhat, o kalabalığın içinde belli belirsiz görmüştü onu. Önce ihtimal vermemişti ama dikkatli bakınca şüphesi kesinliğe kavuşmuştu. Buradaydı. Buraya hangi yüzle gelebildiğini yarım saniye bile düşünmeden onun üzerine doğru yürümeye başladı.

Bülent, abisinin kendisine doğru geldiğini fark ettiğinde geç kalmıştı. Serhat’ın yumruğu yüzüne inerken onu doğru düzgün görebilmiş bile değildi. Serhat art arda vurmaya devam edince, o da kendisini korumak için birkaç yumruk savurdu. Etraftakiler araya girmese, Serhat bunu sabaha kadar sürdürürdü herhalde.

Kavgadan sonra Bülent söylenerek cenazeyi terk etmiş, Serhat ise hiç konuşmamıştı. Biraz sonra ölü gömülmüş, cenaze sona ermişti.

Babası çok uğraşmasına rağmen Bülent liseden sonra okumamıştı. Evlenmiş, boşanmış, farklı bir şehre taşınmış ve bulduğu her işe girip çıkmıştı. Babasını bayramlarda arıyordu sadece, abisini ise hiç aramıyordu. Çocukluk günlerinden bu yana ikisinin arasında bir gerilim vardı zaten hep. Belki biraz klişe bir kıskançlıktı ama Serhat’ın her alanda kendisinden daha iyi olması Bülent’in çok zoruna giderdi. Tabii bu gergin ilişkide tek suçlu Bülent değildi, Serhat da suçluydu. Bülent’e hep önemsiz, küçük bir varlık gibi yaklaşmıştı.

Babası son yıllarda Bülent’ten sürekli İstanbul’a gelmesini istiyordu. Yakında öleceğini biliyordu adam ve belki de son bir kez oğlunu görmek istiyordu. Bu da klişe ama haklı bir istekti tabii. Ama Bülent gelemeyeceğini söylüyordu, işleri olduğunu anlatıyordu. Serhat da bir kez -babası için tabii- arayıp buraya gelmesi söylemişti. Sertçe. O böyle deyince, Bülent de işi inada bindirmişti tabii ki. Gelmemişti.

Cenazede kardeşini yumruklamasının bir sebebi de buydu. Babası oğlunu son bir kez göremeden ölmüştü çünkü. İkinci sebebi ise kendine itiraf etmek istemiyordu. Babalarını yalnız bırakmak konusunda Bülent’le aralarında hiçbir fark yoktu. Bülent başka bir şehre gitmişti babasını düşünmeden, Serhat da başka bir eve taşınmıştı. İkisi de aynıydı, fark yoktu. Serhat neden taşındığını sonraki günlerde çok düşünmüş ve “sırf taşınmış olmak için taşındığından” başka bir sonuca ulaşamamıştı. Aslında babasının evinde oturabilirdi. Hem böylesi daha iyi olurdu. Ama o, artık yaşının geldiğini söyleyerek, başka bir eve taşınmıştı. Bunun kesinlikle mantıklı bir açıklaması yoktu. Bazen insanlar, bir şeyi sırf yapılması gerektiğini düşündükleri için yaparlar. Aslında buna gerek yoktur, sadece yapmak gerektiğini sanırlar. O da böyle sanmıştı.

Ve şimdi pişmandı. Çok pişmandı.

Duygular insanı öldürmese bile çok acı çektiriyordu, anlamıştı. Hissettiği pişmanlık ona öyle bir acı veriyordu ki, beyni uyuşuyordu. Eğer o evden taşınmış olmasaydı, yani babasının kalp krizi geçirdiği sabah evde olsaydı, babasının şu an hâlâ yaşıyor olabileceğini aklından çıkaramıyordu. Eğer orada olsaydı belki de babasının kriz geçirdiğini fark edecek ve zamanında bir şeyler yapabilecekti. Ama orada değildi, babası yalnızdı. Tek başına, kendisinden başka kimsenin olmadığı bir evde ölmüştü. Çocukları yanında değildi, hiç kimse yanında değildi.

Annesi bundan yirmi sene kadar önce, Serhat daha sekiz yaşındayken ölmüştü. Kaza. Balkonda çamaşır asarken ayağı kaymıştı kadının, aşağıya düşmüştü. Ölmek için sadece büyük değil, küçük sebepler de yetiyordu. Kadının böyle saçma bir neden yüzünden ölümüne çok bozulmuştu Şükrü Bey. Neye kızdığını kendisi de bilmiyordu. Belki hayata, belki Tanrı’ya, belki de karısına. O günden sonra daha sessiz ve haliyle daha sıkıcı bir adam olmuştu. Çok sevdiği bir şey kaybeden her insan gibi…

Serhat, babasının ölümüne neden bu kadar üzüldüğü sebeplendirmeye çalışmıştı cenazede. Bunu düşünmek ancak cenazede aklına gelebilmişti. Babasına çok bağlı olduğu ya da onu çok sevdiği falan söylenemezdi. O adam sadece babasıydı, başka hiçbir şey değil. Belki de onu bu kadar üzen şey hissettiği pişmanlıktı. Bilmiyordu, galiba öğrenemeyecekti de.

Serhat, babasının dükkânına hayatında ilk kez saç kestirmek amacıyla geliyordu. Tabii küçüklüğünde falan gelmişti ama babası ona saç kesmeyi öğrettiğinden beri ya kendisi kesiyordu saçlarını ya da evde babasına kestiriyordu. Bugünse hayatında ilk kez babasından başka biri kesiyordu saçını. Neden kendisinin kesmediğini bilmiyordu. Belki üşenmişti. Ama eğer üşenmiş olsaydı saçını o gün kesmez, yarına ertelerdi. O zaman neden gelmişti buraya? Bilmiyordu. Birçok şeyi bilmediği gibi bunu da bilmiyordu.

Babası annesi öldükten sonra pek ilgilenememişti çocuklarıyla. Adamın toparlanması çok uzun sürmüştü. Aylar sonra elinde bir oyuncakla kapıdan içeri girdiğinde yüzü gülüyordu. Berber dükkânını uzun zamandır açmıyordu. Çocuklara evde teyzeleri bakıyordu. Babası oyuncağı Serhat’ın eline verip parmağını havaya…

Çocukken bir keresinde Serhat’ın parmağını kırmıştı Bülent. Kavga etmişlerdi, ne yüzünden olduğunu hatırlamıyordu. Herhalde…

Herhalde sebebini bilmeden kendisine kızmıştı babası. Karısının ölümünü engelleyemediği, yalnız kaldığı için. Ama bunun ne yararı olabilirdi ki? Nafile bir öfke, dağılmış bir baba…

Serhat lisede olduğu zamanlarda bir gün eve gelip para sakladığı çekmecesinin eskisine göre daha dağınık olduğunu fark ettiğinde anlamıştı. Doğruca Bülent’e gidip hesap sormuştu. Parasının çalınmasına kızmıyordu, fazla bir şey değildi zaten. Onu deli eden şey, çocuğun inkâr etmesiydi. Gözlerinin içine baka baka, abisinin bunu bildiğini bile bile…

Bile bile kırmıştı işte annesinin resmini. Başka bir izahı yoktu bu olayın. Erkenden ölüp onları…

Onlar? Üç erkeğin bir kadın tarafından yalnız bırakılışı?

(Serhat düşüncelerini tek bir yerde toplayamıyordu. Berber dükkânının aynasına gözlerini sabitlemiş, aklında uçuşan düşünceleri avlıyordu. Sonsuz sayıda vagonu olan bir tren dolanıyordu aklında. Her vagonda bir hatıra vardı. Önce bir şey hatırlıyor, daha sonra o hatırladığı şeydeki bir ayrıntı başka bir anıyı canlandırıyordu. Gözleri sonuna kadar açılmıştı, belki de canı yanıyordu.)

“Neden ölür insanlar öldükten sonra bir yerlere giderler mi elimde olsa kimsenin ölmesini istemezdim belki Bülent ölebilirdi suçluyum işte bu yüzden iyi bir insan değilsin sen oğlum kötüsün işte galiba hep yalnızdım ben baksana bu yaşıma geldim hâlâ evlenebilmiş değilim doğru dürüst bir arkadaşım olduğu da söylenemez annem ölünce yalnızlığa alıştım galiba o günden sonra da benim için sorun olmadı hiç o kızda vardı bir gariplik anlamıştım ama yanına gidememiştim tanıyordum sanki masaya oturuşu garsona seslenişi falan bir garipti on dakika falan kesişmiştik galiba bilmiyorum belki de sadece birkaç saniye sürmüştü yanına gelmemi ister gibiydi gidememiştim utanmıştım kız kalkmıştı gitmişti çok pişman olmuştum pas atması gerekirdi şerefsiz herifin atmış olsaydı almıştık maçı gıcıktı bana atmamıştı Bülent’in arkadaşıydı o yüzden atmamıştı ne yapacağım şimdi ben aslında hayatım hâlâ aynı ama babam ölünce bir şeyler değişti sanki yapamıyorum olmayacak ne yapacağım bir şey yapıyor muydum ki ne boş bir hayat sürmüşüm ben böyle canım çok sıkılıyor ölmek istiyorum gerçekten istiyor muyum istemiyorumdur herhalde yok canım o hocayı dövecektim işte o gün nasılsa ceza alacaktım atsaydım kafayı olmazdı bir şey kısa boylu bir şeydi elimde kalırdı her türlü yapmamıştım bendeki bu pişmanlıklar da bitmiyor anasını satayım.”

Hatıralar bir an yok oldu. Onların bıraktığı boşluğa bir ışık doldu, o ışığın içinde son bir düşünce yankılandı:

“Ölmek istiyorum galiba.”

Sonra birden büyük bir patlama oldu Serhat’ın kafasında. Tuzla buz olan düşünce parçaları sahibine ihanet içindeydi, Serhat’ın zihninin her yerine saplanmaya başladı. Zihni kanadı, aklı acı çekti. Düşüncelerin hain saplanışı sona erene kadar çok şey hatırlandı. Artık o hatıra parçalarını bir araya getirmek için çok çalışması gerekecekti.

Zihnindeki acı hafif sızlamalara dönüşünce gözleri kapandı.

3.Taksit

Berber Hüseyin, Serhat’ın kafasının öne doğru düştüğünü gördüğünde şaşırdı. Elindeki makasla tarağı tezgâhın üstüne bıraktı, müşterisinin kafasını ellerinin arasına aldı. Çocuk gözlerini açmıyordu. Birkaç tokat attı sağ yanağına, “Serhat,” diye seslendi. Cevap yoktu. Berber Hüseyin’in şaşkınlığı korkuya dönüşürken ne yapması gerektiğini düşündü. Bir süre daha çocuğu uyandırmaya çalıştıktan sonra nabzına baktı, daha sonra ambulansı aradı. O sırada çevredeki diğer esnaflar da sırayla girmeye başladılar dükkâna. İçlerinden birinin aklına kolonya geldi. Serhat’ın bileklerine sürülen kolonya sonuç vermedi. Ambulans geldiğinde çocuğun nabzının atmadığı fark edildi. Serhat ölmüştü, geç kalınmıştı. Babası öldükten iki hafta sonra oğlu da ölmüştü. Berber Hüseyin kafasını üzüntüyle öne eğdi.

Orada bulunanlardan hiçbiri Serhat’ın hâlâ yaşadığını bilmiyordu tabii ki. Sadece mekân değiştirmişti. Gerçek dünyadan zihnindeki dünyaya… Pek acı vermeyen, Artık aklın serhaddinde yaşıyordu Serhat. Tüm bedensel faaliyetleri durmuş, tümüyle zihnine kapanmıştı. Bazen insan öyle çok düşünür ki, vücut artık bu düşünceleri kaldıramaz ve ruh, vücudun diğer bölgelerinden çekilip sadece beyne yerleşir. Böylece insan artık daha çok düşünebilir, hatıralarını daha iyi hatırlayabilir.

Bundan sonra orada yaşayacaktı Serhat.

Aklında.

SON

 

“Kim bilir belki bir gün tamamen oraya yerleşir, hayatımın geri kalanını aklın serhaddinde mutlu bir mülteci olarak sürdürürdüm.”
Alper Canıgüz – “Oğullar ve Rencide Ruhlar”

Hatıra Yolcusu” için 8 Yorum Var

  1. Öykünün sonu beklemediğim bir şekilde bitti, beni şaşırttı. Ancak öyküyü okurken zorlandığımı söyleyebilirim. Öyküde çok fazla olay, düşünce, anı art arda anlatılıyor; bu durum beni zorladı. Kurgu biraz karmaşık olmuş gibi geldi, tam yerli yerine oturmamış, farklı anlatım teknikleri de bu karmaşayı artırmış.

    Eline, kalemine, emeğine kuvvet.

    1. Öncelikle, senden yorum almak çok güzel. Karmaşa meselesi ise benim kasten yaptığım bir şeydi. Amacım Serhat’ın bir düşünce karambolünde kaybolmasını sağlamak, ucundan anlatılıp gerisi yarım bırakılmış anılarla bir keşmekeş yaratmaktı. Bir insanın düşüncelerini estetik hale getirmeye uğraşmadan, neredeyse olduğu gibi vermek. Okuyucunun okuma aşamasında zorlanmasına ise bir şey diyemeyeceğim, haklı olabilirsin. 🙂

      Teşekkürler.

      1. Anladım. O zaman istediğini yapmışsın. Yapmak istediğinde başarılı olmuşsun. Ben teşekkür ederim. 🙂

  2. İşin aslı, herkesin içinde bulunabileceği bir üzüntü ve yalnızlık durumunu gözler önüne sermek. Bunun sebeplerini irdelemek. Her şeyin bir sebebi vardır, yaşadığımız milyonlarca saniye içinde bunu göremiyoruz, eğer edebiyat olmasa, hiç göremeyiz sanırım.

    Bunun farkında olan yazar adayları görmek çok hoşuma gidiyor. Karakter yaratma başarınızı takdir ediyorum. Cümlelerinizin de gelişmesi dileğiyle.

    Ellerinize sağlık, nice yazılara.

    (berber koltukları dünyanın en gerilimli sinema salonlarıdır)

    1. Çok teşekkürler, beğenmenize sevindim.

      Cümlelerinizin de gelişmesi dileğiyle, gibi bir şey yazmışsınız sanırım. Şey, nasıl desem… Buradaki cümleler pek benim tarzım değil aslında. Öykünün konusu gereği böyle bir üslup, böyle bir cümle kurma şekli bulmuştum. Yazım aşamasında da öykünün üslubunun, diğer yazdıklarıma göre, biraz daha sade olduğunu düşünmüştüm zaten. Normalde böyle yazmak pek adetim değildir.

      Tekrar teşekkür ediyorum. Ve berber koltukları, ilham perisine inanan bir yazar için, dünyanın en yaratıcı mekanıdır aynı zamanda.

  3. Selamlar Gurur;

    İnsan psikolojisini iyi yansıtan güzel bir hikayeydi. Berber koltuğu fikrinden yola çıkman da ayrı bir güzeldi. Fakat bazı yerlerde çok fazla kelime tekrarına düşmüşsün. O da sanırım öyküyü yetiştirme çabasından dolayı olmuş. Bunu haricinde gayet iyiydi.

    Ellerine sağlık…

Gurur Güneş için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *