Öykü

Hepimizin Hediyesi

Boykananın hanesine davet edildim. Heyecandan şafakla uyandım. Çocukları anama götürmeliydim. Anamın damından içeri geçerken fark ettim O da davet edilmiş olmalı. En gözde takılarını takmış, saçlarını yağlıyordu. Yinede şansımı denemeliydim. Öpmek için ellerine sarıldım. Ellerine kınalar vurmuştu. Mis gibi kokuyordu anam.

Çocuklarını bana komaya geldiysen, ayıp edersin, boykana beni de çağırdı. Bak bunu senin doğumunda vermişti bana, dedi. Boynunda kırmızı camdan bir kolyeyi dudaklarına götürüp öptü. Kucağımda biri, diğer beş çocuğum boy boydular. Artık boykananın sessizlik istediğini biliyorduk. Hakkıydı da tam yirmi bir çocuk doğurmuştu. Ben, en son torunuydum. Altıncı çocuğum karnımdaydı boykanadan bir doğum hediyesi almaya davet edilmiştim.

Damda bir gürültü kopunca çocuklar çatıya koştular. Buradan bütün Çatalhöyük’ü görebilirdiniz. Damlarımız bizim her şeyimizdir. Çocuklar burada oynar. Şöllenlerimiz, ağutlarımız damlarımızdadır. Bekleriz damlarda, en çok bekleriz. Herkes dama çıkmıştı, bir ay önce ava giden avcılar dönüyordu. Benim kocamda onların arasındaydı. Davullar, ziller, şarkılar dans başlamak üzereydi.

Babam yaşasaydı, merdivenden başını uzatır mavi gözlerini kısarak “sabah şamatası” derdi buna. Sabah şamatalarını oldum olası sevdim ben. İşte kocamda gelen avcılar arsındaydı. Ne güzel bir gün dedim. Güneş hepimize yakındı. Ilık bir esinti hepimizin kokusunu neşesini birbirimize taşıyordu. Kocam iyice büyüyüp gerilen karnıma yanaştı. Sarıldık.

Yorgundu. Hanemize çekildik. Damdaki şamata hâlâ devam ediyordu. Anlatacak çok şey var dedi. Boykananın geldiği yanardağın yakınlarındaki ormanlara kadar iz sürmüşlerdi. Sığırları anlattı. Üç gün sonra bir sürü gelecekti. Artık kıtlık yaşamayacağız, dedi. Bende evimin duvarlarına sığır başları asabilecektim. Bu gün kutlu bir gün dedim. Kendi babasının gömülü olduğu sekide uzanmıştı. Çatalhöyük’te biz ölülerimizden ayrılmayız. Anasının ördüğü battaniyeyle örtüm kocamı uyumuştu.

Boykananın damında Çatalhöyük’ün bütün anaları toplaşmıştı. Herkes en güzel dokumalardan seçilmiş elbiselerine bürünmüştü. Takılarının sesi ve süründükleri yağların kokusu merdiven başından duyuluyordu. Analar beni görünce açıldılar, yol verdiler. Ellerini öptüm tek tek, merdiveni tuttum yaşlılar aşağı inmeye başladı. Toprak gibi verimli kadınlardı bunlar, benden önce, sürülmüş tarlalar gibi kutsanmış kadınlar.

Boykananın karşısında saygıyla diz çöktü her bir kadın. O, geniş kalçası, dizine kadar inen memeleriyle sırtını verdiği tahtında doğruldu. Eliyle, gel, dedi bana. Gidip karşısında diz çöktüm. Uzun zamandır böyle yakından görmüyordum Onu. Tombul parmakları, boğumlu bilekleri hâlâ güçlü bir kadın olduğunu gösteriyordu. Yüzünün bembeyaz cildinde kurtulduğu her zor doğumdan sonra bir yıldız çizdirmişti.

Tahtın arkasındaki kabartmada iki leopar birbirine doğru hamle yapıyordu, havada çarpışıp boğuşacak gibiydiler. Korktum. Hiç leopar görmemiştim. Ocağın duvarında analarımızın el izleri vardı. Kırmızı boya çanağını önüme uzattı. Kadınlardan bir uğultu yükseldi. Önce kendi annem başladı melodiye, sonra kadınlar tıpkı fısıltının çoğalması gibi, nehrin yatağından taşması gibi, bir yanardağın fırlattığı volkan bombalarının bir köyü kavurması gibi şiddetini artırarak, oldukları yerde dönmeye melodiyi çoğaltmaya başladılar. Elimi boyaya batırıp ocağın üstüne bastırdım. Buradaydım artık.Zamanın zincirine bir işaret koymuştum.

Boykana arkasında duran örtüyü açtı. Bunu daha önce hiç görmemiştik. Kadınlar sustu. Boykana arkasında duran Hasan Dağını anlattı. Bunları masal gibi dinleyerek büyümüştük. Babası ve kardeşleriyle dağın ateşinden günlerce kaçmışlar. O buraya geldiğinde küçük bir kızmış. Bu ovada tek bir hane yokken her yer balçıkken yerleşmişler. Yanardağdan kaçan başka insanlarda buraya bu su kıyısına gelmiş. “Bu su, bizi durdurdu” dedi. “Bu orman, ağaçlar bizi sakladı. Toprak, zamanında yarılan her tohum ,hepimizin hediyesidir.Bizi bu hayatta tuttu” dedi. Yaklaş dedi bana tahtına yaklaştım. Karnımı kucakladı. Okşadı, süt taşan memelerimi avucuna aldı. Yokladı, sağ göğsümü sağdı ,bir damla sütü parmağına aldı. Yaladı. Gülümsedi. Siyah volkancamından yapılmış bir kolye taktı boynuma. Kadınlar tekrar uğultuyla melodilerine başladı.

Benim için oyulmuş bir havan sundu bana. İçinde ovada yetişen her tohumun olduğu bir torba uzattı. Sol göğsümü sağdım. İki damla sütümü ağzına sürdüm. Boykana başımı, omuzlarımı karnımı okşadı. Kucakladım onu. Yumuşacıktı. Doğumun tüm korkusu yüreğimden kalktı. Çocuğumun başı çatıma indi. Artık doğurana kadar burada onunla ve kendi anamla yatacaktım. Şimdiden hafiflemiştim.

Hepimizin Hediyesi” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Eser,

    İlk önce neden Hepimizin Hikayesi dediğini çözemedim, okuduktan sonra tekrar başa dönmem gerekti. Belki biz okurların işini kolaylaştımak istersin. Örneğin Kadının annesi ile ilk konuştuğu ve Boykana’ya atıfta bulunduğun yerleri büyük-küçük harfler, konuşma balonları gibi bir kez daha gözden geçirmen faydalı olabilir, gibi geliyor.

    Bunun dışında Hasan Dağı-Çatalhöyük-YAnlış anlamadıysan bereken tanrıçası Kibele-Doğa ile uyum içinde yaşanan zamanlar ve hala toprakla bağın kaybetmemiş bir yapı oldukça ilgi uyandırıcıydı.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!