Öykü

Hicabi Çelebinin İdrak-i Gayri Kaabil Seyahati

Dışarıdan gelen sesleri duyduğunda adam yattığı yerden hızla kalktı. Bütün gün çalışmışlar, haftalardır üzerinde çalıştıkları projenin sonuna gelmişlerdi ve akşam yemeğine kadar biraz uyuyacaklardı. Ertesi günü eğer bir aksilik olmazsa denemelerini gerçekleştireceklerdi. Bu nedenle yardımcıları mükellef bir akşam yemeği hazırlıyorlardı. Gürültüler, bağırışlar öfkeli seslere dönüşmüştü, bu hiç de hayra alamet değildi. Neler olduğunu anlamak için pencereye yöneldiğinde hemen karşı duvarın kenarındaki yatakta yatan arkadaşı da kalkmıştı. Dışarı çıktıklarında gördükleri manzaraya şaşırmışlardı ama gürültünün ana sebebinin Hicabi olduğunu anladıklarında da şaşkınlıkları geçmişti.

Hicabi iyiydi, hoştu ama ufak tefek olduğuna aldırmadan çapkınlık yapardı. Aynı muhitte büyüdükleri, aynı medreseye gittikleri arkadaşlarının huyunu suyunu gayet iyi biliyorlardı. Huylu huyundan vazgeçmemiş Payitaht’tan yüzlerce fersah uzaklıktaki bu yerde de boş durmamıştı anlaşılan. Kendilerine hızla yaklaşan arkadaşlarını gördüler önce. “Hasan, Ahmet, kardeşlerim kurtarın beni” dedi nefes nefese. Kafasını çevirip geldiği yere baktı. Uzakta, bulundukları tepeye çıkan yokuşta ellerinde kazma sapları, yabalar, kalın odunlarla yaklaşan gurubu görünce yoluna devam etti. Kalabalık yaklaştı, yaklaştı. Öfkeli oldukları her hallerinden belliydi. Ellerindeki hızla sallayıp duruyorlardı. Hicabi’nin canlarını çok yaktığı belliydi.

Daha uzun boylu olan Lagari Hasan elini kaldırdı, kalabalığı durdurdu. Adamlar burnundan soluyarak durduğunda en önde duran iki kişi konuşmaya başladı. Öfkeli kelimelerin ve kelimelerden daha çok açıklayıcı davranışların anlamını biliyorlardı. Gerilerden gelen ve kendilerine yardım etmesi için tuttukları yaşlıca ustalardan biri, elini tuttuğu Ufak tefek esmer kızı öne çıkardı.

“Arkadaşınızın bu kızın namusunu kirlettiğini söylüyorlar.” Adamın kız dediği yaşı evlenme çağını aşmış zayıf, kuru biriydi. Bu haliyle güzel sayılmayı bırak çirkin bile denilebilirdi. “O ırz düşmanı ya bu kızla evlenecek ya da bu adamlar derisini yüzeceklermiş.” Ustanın arkasında sözlerini tamamlamasını bekleyenlerden biri bir adım daha öne çıktı. İri yarı adamın elinde kocaman bir satır vardı.

“Bakın, kuleyi diktik. Çalışmalar bitti, yarın sabah son kontrolleri yaptıktan sonra fişeğimizi ateşleyeceğiz.” Aklına gelmiş gibi “Senin köylülerinin bizleri soymasına ellerindeki kurtlu erzağı fahiş fiyatla bize satmalarına bir şey dememiştik ama.” Sözlerinin etkili olduğunu görünce memnun olmuştu. “Haftalardır bizlerden yevmiyelerinizi alırken iyi insanlardık değil mi?” Usta az önce söylediklerinden utanmış, iki arada bir derede kalmıştı. “Allah razı olsun ama o iş başka namus işi başka” diyebildi alçak bir tonda. Hasan Çelebi “Neyse bu ayrı konu, yakın bir vakitte bu diyardan gideceğiz” demek üzereydi ki kalabalık tekrar söylenmeye naralar atmaya başladı. İçlerinden biri kılık kıyafetine bakarsanız ağa ya da beylerinden biriydi, öksürdü.

“Beyim çok ekmeğinizi yedik. Biz sizlerden memnunuz ama bu arkadaşınızdan illallah ettik.” Sözlerini bitirmemişti ki kara sakallı biri söze girdi.

“Neden öyle diyorsun muhtar. Bu adamların yukarıda melaikeleri rahatsız etmelerine daha ne kadar müsaade edeceğiz. İsa Nebi rahatsız edilir mi hiç. Allahü Tealanın gücüne gitmez mi bu adamların yaptıkları” Lagari konuşan adamın yüzüne baktı. İslambol’da da Edirne’de de bu tiplerden vardı. Allahtan Muhtar araya girdi. “Mevzuumuz bu değil İmam efendi. Mevzuumuz şu delikanlının yaptıkları”

“Ben sana dedim bu adamı çağırmayalım diye” Hezarfen’in sesi diğerlerini bastıracak kadar yüksek tondaydı. “Bu adam, adam olmayacak” Hezarfen öfkesini kusuyordu sanki. Lagari Hasan şimdi arkadaşını yatıştırmak zorundaydı. “Herifin yetenekli olduğunu biliyorsun. Geldiğinden bu yana bize faydası olduğunu işlerini hızlandırdığını inkar etmezsin değil mi?” Evet, Hicabi hesap kitap biliyordu ve el mahareti de iyiydi daha önemlisi pratik çözümler üretiyordu ama bu çapkınlık hastalığı başlarına bir hayli dert açmıştı.

Ekibin başı olan Hasan Çelebi, zaman kazanmak, ortalığı yatıştırmak istiyordu. Muhtara dönerek, “Yarın Kazaya inip onu kendi ellerimle Kadı hazretlerine vereceğim. O yargılasın ve ne gerekiyorsa yapsın.” Arkadaşı destekledi sözlerini “Şeriatın kestiği parmak acımaz” Kalabalık yumuşayacak gibiydi. “Kadı efendi, evlenecekler derse o adamı kendi ellerimle evlendireceğim.

“Nah evlendirirsin. Değil Alaiye’nin kadısı iki cihan bir araya gelse beni evlendiremezler. Bir kere baktım, yüzüne kazara bir kere gülümsedim diye o kaknem kızı bana yamamaya çalışıyorlar.” Ses arkadan ve yukarıdan geliyordu. Geri dönüp bakışlarını yukarıya kaldırdıklarında Hicabi Çelebi’yi haftalardır üzerinde çalıştıkları dev fişeğin üzerinde buldular. Bu eser Süleymaniye camiinin minareleri kadar yüksek ve Murad Hanın kızının doğumunda üzerine binip ateşlediği fişekten kat be kat büyüktü. Adam kollarına da Hezarfenin yaptığı kartal kanatlarını takmıştı.

“Buralarda çok sıkıldım, memlekete döneceğim, Mahalleyi özledim, validemi özledim, Payitahtı özledim.” Aşağıya bakarak seslendi “Bücür ateşle fitilleri” dedi. Kocaman bir minareyi andıran kulenin destek ayaklarında bir gölge gördüler. Hicabi çelebinin yanından ayrılmayan sürekli koruyup gözettiği çocuğun elinde isli alevle yanan bir küçük çıra vardı. Kalabalıkta Hezarfen ve Lagari de yaklaşmaya çalıştılar kuleye doğru. Dur etme diyemeden çocuk fitilleri ateşledi ve çabucak kaçtı. Sekiz fitil yani sekiz destek ayağına bağlanmış alev şeriti hızla yol almaya başladı. “Lagari, Hezarfen, sizleri Allaha ısmarladım. Ben İsa nebi ile konuşmaya gidiyorum. Sonra sizinle Payıtahta görüşürüz” dedi.

Önce alevlerin sesini duydular. Lagari kalabalığa dönerek “Canını seven kaçsın” dedi. Kalabalık çil yavrusu gibi dağılmıştı. Birkaç saniye sonrasında kuleye destek olsun diye eklenen ayaklardaki barutlar alev aldı. Fişek yerinden doğrulmaya çalışan dev gibi şöyle bir titredi. Dengesi bozulur gibi olsa da hafifçe kıpırdandı. Onca sesin arasın yukarıdan gelen kahkahayı duydular bir an. Gıcırtılar arttı ve heyula gibi görünen kule yerden yükselmeye başladı. Bir iki saniye sonra hızlandı hızlandı. Kalabalık ne olduğunu anlayamadan yukarıya mavi gökyüzünün kalbine doğru gitti. Kulenin olduğu yerde ot çalı ne varsa yanıp kül olmuştu. Alevler iyice uzaklaşmıştı ki bir patlama oldu. Lagarinin gözleri sevinçle parladı bir an. Hemen yanında duran ve şaşkınlığı hala geçmemiş olan arkadaşına sarıldı. Planladığı gerçekleşmiş fişeğinin alt bölümü yakıtı bittikten sonra yanan bağ iplerinden kurtulmasıyla geride kalmıştı. Bir an alevlerin yeniden parladığını zar zor gördüler. Şimdi sadece üst bölümü yol alıyordu kulenin. Neler olup bittiğini anlamayan köylüler, salavatlar, kelimeyi şahadetler getiriyordu. Lagari ne yapacağını bilememişti. Seviniyordu çünkü fişeği istediği gibi ateşlenmiş ve gökyüzünde kaybolasıya kadar yükselmişti. Üzülüyordu şimdi Hicabinin oturduğu yerde kendisi olmalı bu tecrübeyi kendisi yaşamalıydı.

Adam kaçmanın çaresi olarak bu yolu bulmuştu ama geri döndüğünde Lagarinin kendisine neler edeceğini düşünmek bile istemiyordu. Allahtan günlerce üzerinde çalıştığı kağıtlar ellerindeydi ve aynı fişeği istediği zaman bir kere daha belki de daha iyisini yapabilirdi. Önce hoşuna gitti, kuş gibi yükseliyordu. Yer, adamlar, haftalardır çalıştığı kulübeler, uzaklaşıyordu hızla. Birkaç saniye sonra hızı iyice arttı ve sadece tepeleri ve ovaları görmeye başladı. Uzakta deniz parıldıyordu mavi mavi. Birden bir sarsıntı oldu. Hemen altındaki kulenin destek kolları ve alt kısmı kopmuş düşmeye başlamıştı. İkinci aşamadaki barut dolu macunlar sarsılarak ateşlenmişti. Yükselmesi devam ediyordu ama ortalık kararmaya başlamıştı. Görüşü bulanıklaşıyor kulakları hiç olmadığı kadar uğulduyordu. Üstelik nefes alamayacak duruma gelmişti. Ağzını açıp kapatıyordu ama ciğerlerine hava gelmiyordu. Belli ki hava bitmişti. Gözleri yerinden fırlayacak gibi kocaman olmuşlardı. Kalbinin gümbürtüsü tüm gökyüzünde yankılanıyordu sanki. Ve soğuk; sanki karlı dağların başında anadan üryan kalmıştı. Artık yükselmesi dursun diye dualar etmeye başlamıştı. “Ey yüce Rabbim biz haddimizi aştık… Sen bizleri bağışla” Demek ki Tanrı katına yaklaştıkça zorluklarda artıyordu. İşte Hicabi Çelebinin son hatırladıkları bunlardı. Sonra başı öne düştü, bayılmıştı.

Akşamın alacasının çökmeye başladığı saatlerdi. Ana yolun ilerisinde denizin hafif koya dönüştüğü yerde üç beş arkadaş toplanmış şarap içiyorlardı. Biri nemli toprağa yatmış dirsek keyfi yapıyor diğerleri de ya bağdaş kurmuş veya bir ağaç gövdesine dayanarak bir yandan orta yerde duran şişeden yudumlar alıyorlar, diğer yandan da havadan sudan ve kadınlardan konuşuyorlardı. Biri eliyle laciverde boyanan gökyüzünü göstererek, “uçağa bakın ne kadar alçaktan uçuyor” dedi. Esrik gözler elin gösterdiği karanlık yöne çevrildi. Uzakta deniz yönünde bir gölge vardı ve hızla alçalıyordu. Diğerleri bir an baktıktan sonra konuşmalarına döndüler, İki üç saniye sonra yerde yatan adam yerinde doğruldu ve telaşlı bir sesle

“Ağalar bu bir uçak değil kocaman bir kartal üstelik bu yöne doğru geliyor” dedi. Uzaklarda ak kanatlarıyla parıldayan varlık kendilerine doğru yaklaşıyordu. Bir diğeri

“Düşüyor” diye bağırınca birden üzerlerine soğuk su dökülmüş gibi ayıldılar. Kuş, kartal ya da her neyse kanatları açık bir şekilde alçaldı alçaldı. Karaya ulaşmadan kıyının birkaç metre ilerisinde denize düştü. O dakikaya kadar çakırkeyif olan adamlar birden ayılmışlardı. Uzandıkları küçük düzlükten yamacı hızla indiler. Kartal kanatları beş on metre ileride suyun üzerindeydi. İçlerinden en genç olanı hızla suya daldı. Birkaç kulaç sonra tanımlayamadıkları nesneye ulaşmıştı. Zorlanarak kıyıya kadar çekti. Diğerlerinin yardımıyla yosunla kaplı kıyıya varmıştı. .

“Düşkün bir melek mi acep” dedi biri korku dolu sesiyle. “Uzaylılar” dedi diğeri. Hiç konuşmayan beriki “Lan oğlum bu üç harflilerden biri olmasın sakın” Dudakları Nas suresini okumaya başlamıştı. Yüzündeki ifade meraktan korkuya dönmeye başlamıştı. Diğeri “Hadi be abi” dedi. “Uzaylılar ancak filmlerde olur, sonra diğerine dönerek “Kartal kanadı olan üç harfli nerede görülmüş ki. Bu olsa olsa bir sirk cambazıdır.” diye sözlerini tamamladı.

“Saçmalama Hasan, bu saatte sirk nerede ki cambazı buralara düşsün.” Düşünceli bir şekilde başını sallıyordu. Adamlar birbirleri arasında konuşurlarken bir inilti duydular. Korku ile birkaç adım geri kaçtı. Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemeyecek durumdaydılar. O arada az önce denizden çıkarıp sırt üstü yere uzattıkları ve adamlardan birinin kartala benzettiği tüylü gölge kıpırdandı. Uzun bir uykudan uyanmış gibi gerindi. Adamların yüreği korku içerisindeydi. Nasıl bir belaya bulaşmışlardı. Islak kazazede kollarına bağlanmış tüylü kanatlardan kurtuldu. Akşam keyfi yapmaya çalışanlar ne yapacakları konusunda kararsızdılar. Gurubun en yaşlı olanı uzaktan seslendi

“Ey yabancı kimsin, İn misin Cin misin?” Karanlıktaki gölge öylece dikiliyordu bir kaç metre uzaklarında. Yerinden doğrularak “Ben Payıtaht’tan Hicabi Çelebi, siz kimsiniz… Burası neresi…”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Hicabi Çelebinin İdrak-i Gayri Kaabil Seyahati” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Güzel, akıcı bir öyküydü. Ahmet Çelebi değil de bir başkasının gözünden uçuşu anlatmak öyküye farklı bir hava katmış. Olayların gelişimi konusunda biraz daha detay okumak isterdim. Karakterlerin tepkilerini doğal ve samimi buldum. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Teşekkür ederim okuduğunuz ve eleştirdiğiniz için. Aslında daha tahmin ettiğiniz gibi çok daha uzundu ama anlam bütünlüğünü kaybetmeden kısaltmaya çalıştım. Tekrar teşekkürler

  3. Pardus dedi ki: dedi ki:

    Öykünün başlarında farklı bir evrende geçen bir Osmanlı öyküsü - bir çeşit steampunk - okuyacağımı düşünerek koltuğa yerleştim. Ama öykünün sonunu da hiç öyle beklemiyordum. Öykü biter bitmez hayalgücüm devreye girdi ve ‘’ Hicabi Çelebinin İdrak-i Gayri Kaabil Seyahati 2 ‘’ nin fragmanını izlettirdi bana. Özetle bence akıcı, okurken gözde canlanan hoş bir hikaye olmuş. Ben beğendim. :slight_smile:

  4. Teşekkür ederim… :rofl:Bana dünyaları bağışladınız. Benim temel sorunum -sanırım bir kaç yüz tane var- kısaltamamak… Ana kaynak olarak yazdığımı bir görseniz kaçardınız… Şaka bir yana çapkın, hovarda Hicabi’yi dünyasına geri göndermeyi düşünüyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!