Öykü

IV

-I-

Konuşma yapacağı yüksek tavanlı geniş salonda kendisini dinlemeye gelen insanların yüzlerini inceledi ilk olarak. Ön sıralarda üniversite koridorlarından tanıdığı simâlar vardı. Bazı öğretim görevlileri ve öğrenciler… Boş koltukları takip ederek ortalarda oturan dağılmış ufak gruplara baktı. Vakit geçirmek için gelmiş öğrenciler olabilirler, diye geçirdi içinden, kendisi için sahneye koyulmuş ahşap masanın arkasındaki sandalyesinden. Salonun en arka kısmında yüzleri seçilemeyen siluetleri de sayarsak iki yüz kişilik salonda yirmi kişi ya vardı ya da yoktu onu dinlemeye gelmiş.

Doç. Dr. Barış Ok, araştırmalarının sonuçları hakkında bir konuşma yapmaya karar verdiğinde, okul yönetimine ciddi bir katılım öngördüğünü söyleyip büyük konferans salonu talep etmişti ama yanılmıştı. Konuşmanın başlamasına dakikalar kala, ilgi beklenmeyecek derecede sınırlı kalmıştı. Bu durumun moralini bozmasına izin vermeyecekti Barış Ok. Çalışmalarının sonuçları belki bugün için bir anlam ifade etmeyecekti ama zamanı geldiğinde ve söylediklerinin gerçekleşmeye başlamasıyla durumun ciddiyeti herkesin dikkatini çekecekti.

Konuşmasına başlamadan önce, bu felaketi ortaya çıkartan ve yaklaşmakta olan kâbusu tüm insanlığa duyuran kişi olmanın ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Ağırlık, tek başına taşıyabileceğinden çok daha fazlaydı. İnsanlığın başına geleceklerden haberdar olma zamanı gelmişti.

Masadaki pet şişeden yanında duran bardağa biraz su boşalttı ve boğazını temizlemek için bir yudum aldı. Sağ işaret parmağının kıvrak bir hareketi ile gözlüğünü yerine oturttu ve masanın üzerine dizdiği notlara son bir kez göz gezdirdi. Topluluk önünde konuşmaktan nefret ettiğini kendine hatırlatıp gözlerini dinleyicilere doğru çevirdi.

“Herkese merhaba,” diye başladı sözlerine, önüne konan mikrofondan sesinin nasıl çıkacağına dair duyduğu güvensizlikle birlikte. Boş salonda yankılanan tanımakta güçlük çektiği sesini ayarlayarak devam etti. “Saat üç olduğuna göre başlayabiliriz sanırım. Öncelikle katıldığınız için çok teşekkür ederim. Bugün size bahsedeceğim araştırmanın karamsar ve iç bunaltıcı olduğunu biliyorum. Belki de bu yüzden kimse gelmek istemedi. Ama artık birinin kral çıplak demesi gerekiyor. Pislikleri halının altına ata ata, gözümüzün önündeki gerçeğin hiçbir zaman gün yüzü göremeyeceğini sandık. Aslında bilerek ya da bilmeyerek tek yaptığımız onunla yüzleşmeyi geciktirmek oldu. Peki neden böyle yaptık? Çünkü bu gerçekle nasıl yüzleşeceğimizi bilmiyorduk. Tarih boyunca bilemedik. Ama ben çalışmalarım sonucunda çözüm olabileceğini umduğum bir sonuca ulaştım. Evet arkadaşlar, dünyanın sonu geliyor. Tarih boyunca yapılan tüm teolojik, felsefi ve bilimsel araştırmaların bizi sürüklediği kıyamete doğru sürükleniyoruz. Hazırlıksızız ve bunlar daha iyi günlerimiz.”

Barış Ok’un konuşması sırasında salondan çıt çıkmıyordu. Önce sorunun tespiti sonrası yapılan araştırmalara değindi. Teolojinin ve felsefenin damarlarında dolaştı. İncil’den, Kuran’dan referanslar verdi. Semavi dinlerin kitaplarının gerçekliğini sorgulamadığını, doğru önermelerle bakıldığında içine gizlenmiş mesajlardan söz etti. Dinî kitapların inananlarına tanrının onlara izlemelerini istediği doğru yolu gösterdiği kadar, geleceğe dair önemli ipuçları barındırdığından bahsetti.

“Hatırlarsanız bundan on yıl kadar önce küresel ısınmanın dünya sıcaklık ortalamasını yükseltmesinin, kutupların erimesinin yeni bir buzul çağına işaret ettiğinden bahsediyor, kötüye gidişi durdurabilmek için alınması gereken önlemleri tartışıyorduk. Toplu balık ölümleri bununla ilişkilendirilmişti. Hatta sıklaşan şiddetli depremler bile küresel ısınmaya bağlanıyordu. O günlerde Roma’da yapılan bir kazı çalışması sırasında keşfedilen Leonardo Da Vinci’nin daha önce bilinmeyen çalışmalarına ait notlardan, ünlü bilim adamının dünyanın sonu konusuna duyduğu takıntıyı ve kıyamet üzerine yaptığı çalışmaları ortaya çıkartmıştık, hatırlayın lütfen. Daha önce kendisinin kıyamet üzerine bu kadar derin bir çalışma içinde olduğunu bilmiyorduk. Aynı şekilde birkaç yıl öncesine kadar Albert Einstein’ın dahiyane Genel Görelilik Teorisi’nin anlaşılamamış ve bugüne kadar otaya çıkartılmamış bir amacı olduğu hakkında komplo teorileri duymaya başladık. Bunları gördükçe şunu düşündüm, sanki bize öğretilen tarih, gerçeği saklamak için uydurulmuş bir kılıftan ibaret. Peki neydi bu gerçek? Neydi dönemlerinin en zeki insanlarının hayatlarını adadıkları bu sorun?”

Konunun giderek açılması ve farklı bir eksene kayması dinleyicilerin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Hiçbiri gözlerini Barış’tan ayıramıyordu. Söyledikleri birbirine bağlı, mantık çerçevesinde önermelerdi. Konuşmacının nereye varmak istediğini merakla bekliyorlardı.

Barış sandalyeden kalktı ve mikrofonu eline alarak konuşmaya ayakta devam etti. O sırada salonun en arkasındaki sıralarda Barış sözüne başlamadan önce ayrı oturan iki siluetin yan yana gelmiş olduklarına dikkat etmemişti.

“Biraz yavaşlayalım burada. Kafanız karışmış olabilir. ‘Ne demek istiyor bu adam?’ diye sorabilirsiniz kendi içinizde. Sabredin, sadede geliyorum.

Dünya üzerinde daha önce tanık olunmamış bir soykırım yaşandı. Hayır, İkinci Dünya Savaşı’ndan değil, dinozorların yok oluşundan bahsediyorum. Bugün bile tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Bilimsel ve paleontolojik çalışmalar net bir cevapta birleşemiyor. Meteor düştü ve hepsi gitti hipotezi, basit ve sorgulanamaz bir biçimde orada duruyor. Peki soruyorum size, dinozorlar yok olmamış olsa dünyadaki yaşam, ekosistemin iflas etmesi sonucu sona erecekti desem ne düşünürdünüz?”

Dinleyicilerinin bu soruya kendi vicdani ve hümanist cevaplarını vermeleri için bir süre bekledikten sonra kaldığı yerden devam etti Doç. Dr. Barış Ok.

“Demek istediğim şu, insanoğlu bazı gerçekleri öğrendikçe, olacakları öngörmeye başladıkça, bu gerçeği saklama ve kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye başladı. Tarih artık yaşananların değil, yaşanmış sanılması istenen olayların yazılı olduğu bir bakkal defterine döndü. Yoksa siz hâlâ Japonya’ya atılan atom bombalarının tek amacının Japon askerlerini öldürmek olduğunu mu sanıyorsunuz? Piramitlerin yalnızca firavunlar için yapılmış mezarlar olduğunu mu sanıyorsunuz? Depremlerin nedeninin tanrıların gazabı olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

Sorduğu soruların bireyi düşünmeye sevk eden ve hatta endişelendiren cevapları olduğunu biliyordu. Zaman zaman sahnede işaret parmağını çenesinde tutarak, düşünceli bir şekilde yürüyor ve katılımcıların bu düşünce akıntısına dahil olmasını sağlamaya çalışıyordu.

“Toparlarsak dostlarım, dünyada hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bilmediğimiz ve anlamadığımız çok şey var. İnsanoğlu, dünyanın sona ereceği gerçeğini öğrendiğinden, başına gelecekleri tahmin etmeye ve araştırmaya başladığından beri var gücüyle bu gerçeği tüm insanlıktan saklamaya çabalıyor. Perde arkasında ise bunu yavaşlatmanın ve hatta mümkünse durdurmanın yollarını arıyor. En zekilerimiz, en bilgililerimiz buna uğraştı. Newton’lar, Einstein’lar, hepsi…

Yeryüzünün en güçlü canlıları dinozorları bir çırpıda ortadan kaldıran evrenin düzensizliğe doğru kayma arzusu, sıranın bize geldiğini fısıldıyor. Ama korkmamalıyız. Geçmişten beri gelen tüm çalışmaların meyvelerini yavaş yavaş alıyoruz.

Değerli arkadaşlar, size şunu söylemek için bu konuşmayı düzenledim; dünyanın sonu geliyor. Ne zaman olacağını bilmiyoruz ama nasıl olacağını biliyoruz: Açlık, sefalet, savaş, kan ve ölümle… Fakat bir kurtuluş yolu var. Dinozorların kendilerini feda ederek dünyayı kurtardığı gibi insanoğlu da üzerine düşeni yerine getirirse, kıyamet ötelenebilir. Bugünün teknolojisi buna izin vermiyor olabilir ama adım gibi eminim, gelecekte bir yolunu bulacağız.”

Duyduklarının yeterli olduğu sonucuna varan en arka sıradaki iki siluet yerlerinden kalktı ve sahneye doğru emin adımlarla yürümeye başladılar. Siyah takımları içinde gizli servis ajanları gibi görünen ikilinin tek bir hedefi vardı: Doç. Dr. Barış Ok’u sahneden indirmek ve en kısa sürede onu buradan çıkartmak.

-II-

Rab, “Ne yaptın?” dedi, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın lâneti altındasın. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.”

“Kiril, hadi!”

Üzeri yaldız işleme dolu kızıl kitabı kapatıp yeleğimin sol üst cebine sokuşturuyorum, yedek şarjörün hemen arkasına. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm figür Binbaşı Oleg, tüm heybetiyle platformun birkaç adım gerisinde duruyor. Ayağa kalkıp ekipmanımı kontrol ediyorum, her şey tamam.

“Tolya?!” diyor Binbaşı, “Tamam mısınız?” sol omzunun üzerinden bana bakıyor, “Kiril?”

“Her şey hazır komutanım!”

Koruyucu gözlüğün altından dahi hissedebiliyorum buz mavisi gözlerinin soğukluğunu. Çeçenistan’da, Osetya’da, Ukrayna’da hapsettiği ruhlar yakarıyor içlerinde özgürlükleri için. Yüzlerce can almış ve hayat kurtarmış elleriyle göğsümden belime inen paraşüt kemerini tutup şöyle birkaç kez kendine çekiyor, güvenliğinden emin olduktan omzuma vurup tamam diyor.

Ekipman tüpü, platformun kızağı üzerinde sabit bir şekilde duruyor. Hafifçe bellerimizi kırıp ellerimizi tüpe yaslıyoruz.

“OTUZ SANİYE!” diye gürlüyor Binbaşı, sesi uçağın motorunu bastırıyor, öyle ki kulaklıktan değil dışarıdan duyuyorum sesini.

“Yükseklik ayarlarınızı üç yüz metreye çekin, paraşütler komutumla birlikte açılacak!”

Yükseklik ayarını üç yüz metreye çekiyorum kolumdaki sensörden.

“Sorunsuz bir uçuş olacak. Pek rüzgâr yok, nemse yüzde doksanda seyrediyor,” diyor Yüzbaşı.

“YİRMİ SANİYE! TOLYA, PLATFORM!”

Metal gıcırtısıyla platform aşağıya doğru açılmaya başlıyor. Gecenin karanlığı doluyor uçağın içine.

“Oksijen tamam!” diyoruz üsten asa doğru.

“Kırmızı yanıyor! Yeşilde atlayış pozisyonuna geç!”

“ON SANİYE!”

Vladivostok’ta geçen çocukluğum aklıma geliyor bulutları görünce. Donmuş salıncakları kaynar suyla çözer, kıçımızı donduran oturaklarda alabildiğine hızlanana kadar sallanırdık. Ulaşabildiğimiz en üst hıza ulaşınca da salıncak tırmanışa geçerken kendimizi boşluğa bırakırdık. Böyle uçardık çocukken. Kısa sürerdi, ama güzeldi. Hatta Dima bir seferinde salıncaktan fırladıktan sonra buza kafalama iniş yapıp kaşını açmıştı. Eldivenlerinin avuç kısmıysa soğuktan salıncak zincirine yapıştığı için hâlâ zinciri kavradığı yerdeydi. Kaşını açtığı için ayrı, eldivenlerini yırttığı için ayrı dayak yemişti annesinden.

“BEŞ SANİYE! YEŞİL YANIYOR!”

Eş zamanlı olarak dizlerimizi kırıp yavaş yavaş tüpü ittirmeye başlıyoruz.

“Üç!”

İlk adımlar atılıyor.

“İki!”

Tüp ivmelenmeye başlıyor.

“Bir!”

Platformun ucundayız ve tüp bizden önce uçuşa geçiyor.

“Atla!”

Ve uçuş başlıyor. Bu kaçıncı atlayışım hatırlamıyorum, çünkü hatırlanmaya değer bir yönü yok şu an için. Kırım’ı hatırlıyorum ama, bütün detaylarıyla hem de. Gökyüzünden öylesine büyüleyici gözüküyordu ki iniş yaptığım cehennem hafızamdaki o güzelliği yok edememişti.

“Teğmen, gözün tüpte!” diye komut veriyor hemen sağ altımda uçan Binbaşı, bense ay ışığının yüzeyini parlattığı Peipus Gölü’ne kaçamak bakışlar atıyorum, çünkü bu hatırlanmaya değer bir detay. Yükseklik sensörünün rakamları inanılmaz bir hızda sıfıra doğru yaklaşıyor, tıpkı bizim gibi. Beş yüz metreye indiğimizde Binbaşı hazır olun diyor. Elim paraşüt kolunda, gözlerim tüpte, komut bekliyorum.

“Şimdi!” diyor ve paraşüt kolları çekiliyor eş zamanlı olarak. Kumaş önce büyük bir gürültüyle açılıyor, sonrasında kendini rüzgârın dingin sesine bırakıyor. Karanlığın korumasında süzülmeye başlıyoruz.

“İniş noktasından altmış metre kuzeye düştü tüp,” diyor Yüzbaşı. “Tolya, tüp sende. Teğmen, benimlesin,” diye cevap veriyor Binbaşı.

Takribi elli saniye sürüyor inmemiz, Yüzbaşı Anatoli’nin dediği gibi sorunsuz bir iniş oluyor. Herkes güvende, her şey tamam. Sırtıma bağlı vintorezi çözüp etrafa bakınmaya başlıyorum.

“Yüzbaşı, kaç dakika?” diye soruyor Binbaşı.

“Kırk saniye komutanım,” diye cevaplıyor Anatoli. Tam olarak otuz yedi saniye sonra da yanımıza geliyor ekipmanlarla birlikte. Sinyal karıştırıcı, yüksek frekans telsiz, GLONASS uydu GPS cihazı, üç adet termografik monitör ve Binbaşı Oleg’in kullanacağı Sagittarius tablet bilgisayar.

“Çök!” diye komut veriyor Binbaşı ve dizlerimizi bir zamanlar vatandaşı olduğumuz toprağa koyuyoruz, “Beresje kasabasının dört yüz elli metre kuzeyindeyiz. Yüksek tempo hızda iki dakika yürüdükten sonra güneybatımızdaki yükseltide konuşlanacağız,” diyor ve tabletten tepeyi gösteriyor, ekrana vurduğu işaret parmağı tok bir ses çıkartıyor. “Askerî istihbaratın sağladığı bilgiye göre bu köy, iki yüz elli kilometre yarı çapta gözetleme yapan bir tesis. Elde edilen verilerse tahmin edeceğiniz üzere direkt olarak NATO’ya gidiyor. Yani burası, ülkemizin kuzeybatı sınırında uçan kuşa kadar tespit eden bir çıban. Ve birkaç dakika içinde bu çıbana neşteri vuruyoruz. Cerrahi vuruş için hedefi işaretleyeceğiz, füzenin hedefine ulaştığını teyit ettikten sonra da geldiğimiz yoldan kuzeye gideceğiz, göle. Önceden yerleştirilen hücumbotla karşıya geçtikten sonra Rus anakarasındayız. Sorusu olan?”

Ne Yüzbaşı’dan, ne de benden bir ses çıkıyor.

“Anlaşıldı,” diyor güven veren sesiyle ve ekliyor: “Unutmayın, Spetsnaz’ın en iyileri olduğunuz için buradasınız.”

Harekete geçiyoruz. Üçgen formasyonda ilerlerken herkes belirli bir yöne bakıyor, hızlarımızsa sabit, tıpkı bir kurt sürüsü gibi. Tahmin edilen sürede ulaşıyoruz Binbaşı Oleg’in gösterdiği yükseltiye, sağ yumruğunu havaya kaldırıyor ve duruyoruz. “Teğmen!” diyor, “İşaretlemeyi sen yapacaksın.” Yüzbaşı Anatoli çantasından çıkardığı sinyal karıştırıcıyı ayaklarının üzerine oturtup ayarlamaya başlıyor. O esnada Binbaşı ise GLONASS ile doğrulama yapmakla meşgûl. Kasaba açık bir şekilde görüşümde. Tüfeğimi sırtıma asarak dizlerimin üstüne çöküyorum önce, sonrasındaysa toprakla bütünleşiyorum. Önce gözlükleri, sonrasındaysa termografik monitörü çıkartıyorum gözlerimden. En ufak bir hareket hissetmiyorum çevremde, yaprak dahi kıpırdamıyor.

“Yüzbaşı, her şey hazır mı?” diye soruyor Binbaşı, Anatoli kafasını sallıyor. Bana dönüyor ve “Teğmen?” diyor hırıltılı ses tonuyla, baş parmağımla onay veriyorum. BKS model dürbünle kasabayı işaretliyorum ve Binbaşı’dan gelecek komutu bekliyorum. “Tamam,” diyor, “koordinatları gönderiyorum.”

Ölüm kadar sessiz bir şekilde yaşanacakları beklemeye başlıyor herkes. Kulaklarımı test etmek amacıyla pür dikkat göklerden gelecek bir uğultuyu bekliyorum ama hiçbir şey duyamıyorum. Kafamı göğe doğru kaldırıyorum, bir tane yıldız dahi yok. Ve sonrasında sessizlik ile karanlığı yırtan bir patlama yaşanıyor. Yirmi mach hızda hareket eden balistik füze hedefine kavuşuyor. Devasa gaz bulutları tüm griliğiyle birbiriyle yarış hâlinde göğe yükselirken, kan kırmızı alevlerse gecenin karanlığıyla muazzam bir uyumla dans ediyor. Sarıldığım toprak korkudan titreyen bir köpek yavrusu gibi sallanıyor. Kasabadan esen ters rüzgârın sıcaklığı bedenimi yalarken yutkunma zorlanıyorum. Görev başarıyla tamamlandı. Patlamanın uğultusu henüz dinmemişken arkamdan sesler duyuyorum, tüfeğin metalinin üniformaya sürtünmesiyle çıkan sesler. Kaçamak bir bakış atıyorum omzum üzerinden. Binbaşı Oleg telsizi kurcalıyor, kısa bir statikten sonra da konuşmaya başlıyor.

“Şafak, Kurt konuşuyor! Tamam.”

“Kurt, Şafak dinlemede, tamam.”

“Sipariş yerine ulaştı, eve dönüyoruz, tamam.”

“Beklemede kal Kurt, tamam.”

Yattığım yerden doğrulup Yüzbaşı Anatoli’nin yanına geçiyorum. Kaskını çıkartmış, üzerinde oturuyor. Çatık kaşlarıyla telsizden gelecek sesi bekliyor. Binbaşı Oleg ise hareketli gözlere sahip bir heykel gibi. Dikkatimi çeken şeyse karanlıkta dahi küçücük olan göz bebekleri.

“Kurt, burası Şafak, tamam.”

“Kurt dinlemede Şafak, tamam.”

“Yanlış istihbarat Kurt. Güncel istihbarat tesisin Aravu’da olduğuna işaret ediyor. Eve dönebilirsiniz, tamam.”

“Anlaşıldı Şafak, tamam.”

Yüzbaşı derin bir of çekiyor. Alnındaki teri avcunun içiyle sildikten sonra dudaklarından koca bir hasiktir dökülüyor.

“Komutanım,” diyorum cırcır böceklerinin gürültüsü arasında, “peki ya Beresje?”

“Muhtemelen bir sivil kasabasıydı,” diye cevaplıyor soğuk bir ses tonuyla, “eve dönüyoruz, toplanın!”

Göle doğru yürürken soluduğum hava zehirliyor sanki beni, maskemi hızla yüzümden çekiyorum. Burun deliklerimden içeri giren soğuk hava, sıcak bir sobanın üzerine atılan su damlaları gibi. Yüzümün sağı yanıyor hafiften, kafamı çevirdiğimde gölü ve onun üzerinden beni selâmlayan güneşi görüyorum. Gölün kenarında bir at var, uysal bir şekilde su içiyor. Adımlarımızı hissetmiş olacak ki huzursuzlukla bize dönüyor. Yeni doğan güneşin kızıllığı bütünüyle üzerinde, öfkeyle kişneyerek şaha kalkıyor.

-III-

Terazi tarttı ve adalet baskın geldi.

Gökyüzü koyu griydi.

Havada bozuk makine yağlarının, mazotun, kaç zamandır su görmemiş insan bedenlerinin ve yağmurun dahi yıkayamadığı taşmış lağımların kokusu asılıydı; ama bunu pek azı umursuyordu. Meydanı dolduran kalabalığın uğultusu mekanik gıcırtılara karışıyor, sokakları sarıyor, devasa apartman pencerelerinin ardından dahi işitiliyordu; sükûnet sanki buralarda asla var olmamıştı ve var olmayacaktı.

Kalabalığın arasında bir kadın ayaklar altında ezilmiş çocuğuna ağlıyordu. Yaşlı bir adam protein yumurtası için öldüresiye dövülmüştü ve onu umursayan yoktu. Meydanın ortasında, büyükçe bir kaidenin üzerinde, azametle yükselen beyaz takımlı heykelin önünde silahlı adamlarca çembere alınmış bir grup, insanlara günlük öğünlerini dağıtmaya çabalıyordu.

“Artık bu şeyleri yemek istemiyorum,’’ dedi Arnie fısıltıyla.

“Bana verir misin?’’ Hideyo’nun kendine dikilen gözlerine karşılık verdi ve bir an elindeki yumurtaya baktı, sonra da onu kızın kucağına bırakıp doğruldu.

“Peki sen aç mı olacaksın?’’ diye sordu kız bozuk İngilizcesiyle.

Arnie yürüdü. Artık geceyle gündüz çıplak gözle ayırt edilemiyordu; gökyüzü sanki kindar bir tanrının eliyle çizilmiş gibi duran koyu is bulutlarıyla kaplıydı. Etraf, binaların duvarlarına gömülü devâsa ekranlarla, araçların ve makinaların mat farlarıyla ve sokak lambalarının yapay ışığıyla aydınlanıyordu. Arnie, yumurtalarını alıp tekrar sokaklara dağılan insanların arasında kendine yol açarak ilerliyordu. Nereye gidiyordu? Bilmiyordu. “Artık buna katlanamıyorum,’’ diye haykıran bir adamın sesi kulaklarına vardı ama bunun gerçek bir çığlık mı yoksa beyninin içinde yankılanan bir sanrı mı olduğundan dâhi emin değildi.

Başı ağrıyordu. Her an düşecekmiş gibi hissediyor, bedenine nereden peyda olduğunu bilmediği esriklik onu sendeletiyordu. Başka bir sokağa döndü. Boştu. Dilinde acı bir tat vardı; gırtlağına kanlı bir balgam gibi takılmış gam, göğsünden sökemediği hatıraları bir bir şekle sokuyor, bacaklarına dolanıyor, topuklarına batıyordu. Kaldırım kenarında benzi soluk bir kız çocuğu ölüyordu. Çocuk her zamanki gibi kan kusmuştu ama bu kez acı haddinden fazlaydı. Arnie, kızın başında çaresizce iki dizi üstüne çökmüş adamı görebiliyordu. Çocuğunun kulağına “İyileşeceksin,’’ diye fısıldamıştı Arnie, ölümünden birkaç saniye evveldi.

Sol eli titriyordu. “Artık yürümek istemiyorum,’’ diye haykırdı ama dudakları kımıldamadı.

“Dur o zaman,’’ dedi yumuşak bir ses.

Karşısında bir kadın vardı, kollarını her zamanki gibi Arnie’nin boynuna doladı. Elleri makine parçalarının pasını sökmeye çabalamaktan sertleşmiş, nasır bağlamıştı. Kadın yüzünü Arnie’nin sakalına sürttü ve kulağına “Yoruldun,’’ diye fısıldadı: “Neden hâlâ yürüyorsun?’’

Arnie kadının kolları arasından kayıp iki dizi üstüne çöktü, başını gökyüzüne dikti. Bir damla yaş çenesinden sarkıp kaldırım taşına düştü ve düşen damlanın sesi Arnie’nin kulaklarını yırtarcasına yankı buldu. “Neden hâlâ yürüyorum?’’ diye inledi, dişlerini sıkarak.

Ceketinin iç cebinde bir tabanca taşıyordu. Eski bir aletti; kabzası küf bağlamış, tetiği sertleşmişti. Mermilerini, yumurtalarına göz dikenler üzerinde kullanmıştı ama bir tanesi hâlâ oradaydı. Tek bir tane…

Eli ceketinin cebine gitti ve eski tabancayı çıkardı. Gözlerini kapayıp silahı alnına dayadı. Karısı Emilly sol elini nasırlı avuçlarının arasına almıştı. Arnie, kirli havayı ciğerlerine çekip titreyen parmağını tetiğe koydu.

O an “İnancın var mı?’’ diye soran bir ses işitti.

Gözlerini araladığında karşısında kara bir aygırın sırtında, yüzünü ve bedenini en az aygır kadar kara kumaşların altına saklanmış bir insan vardı. Arnie karşısındakinin yalnızca gözlerini görebiliyordu. Koyu, kangren rengi gözler.

Arnie, başına dayadığı tabancayı usulca çekip karşısındaki hayvana gözlerini dikti ve “Bu şeylerden hâlâ var mı?’’ diye sordu.

“Sorumu yanıtlamadın,’’ dedi aygırın sırtındaki.

“İnanç mı?’’ dedi Arnie gözlerini kadına dikerek. Çehresine histerik bir tebessüm yayıldı.

“İnanç,’’ diye onayladı kadın: “Sana yürümek için bir sebep verebilirim Arnie.’’

Arnie karşısındaki gözleri kuşkuyla süzerken doğruldu. “Sen…’’ diye fısıldadı: “Nasıl bilebilirsin?’’

“Benimle gel,’’ dedi kadın: “Kaybettiklerini geri alacaksın.’’

Binlerce kişi vardı.

Gitgide artıyorlardı. Yemek kokuları herkesi bu kasabaya çekiyordu. Kıtlıkta kara bir aygırın sırtında gelip insanlara gerçek yiyecekler sunan kadına peygamber gözüyle bakıyorlardı. Ve şimdi o kadın bir meydanda yine atının sırtındaydı ama bu sefer insanlarına söyleyecekleri vardı.

“Terazi tarttı,’’ diye söze girdi. “Ve adalet baskın geldi.’’ Görüntüsü, sesi yüzlerce ekranda yankı buluyordu:

“Ey inananlar! Kıyamet artık hiç olmadığı kadar yakın. Bunu bakacak bir çift gözü olan herkes görebilir. Artık dünyanın nefesi daralıyor, yağmurları kanlı, toprağı ölü. Ben, buna engel olmak için değil aksine bunu hızlandırmak için gönderildim. Babamız çocuklarına kıyamıyor.

“Sözlerimi iyi dinleyin! Çoğunuz unuttunuz, yâhut inkâr ettiniz, yâhut yalanladınız. Önemi yok. Ben hatırlatmak için gönderildim. Size sunduğum nimetlere bakın ve orada babamızı görün.

“Birçoğunuz günâha battı, dudaklarına, gözlerine, sözlerine haram değdi. Böyle bir dünyada aksi mümkün mü? Babamız anlıyor. Ben sizi helâk etmek için değil, saplandığınız bataklıktan çekip çıkarmak için gönderildim.

“Ey inananlar! Sizler ötelenenler değil seçilenlersiniz. Kıyamet sizlerle mümkün olacak ve o zaman acınız son bulacak. Burada bir-iki tas aşla cenneti bulduğunuzu sanarak yanılgıya düşmeyin. Ben sizi oyalamak için değil size aslolanı müjdelemek için gönderildim.

“İşitin ve itaat edin! Babamız bağışlayandır, can verendir ama o canı alandır da. Şüpheye düşmeyin. Bundan evvel ne olduğunuzun önemi yok. Bundan sonra ne olacağınızsa size kalmış. Ben size olabileceğiniz kişiyi sunmak için gönderildim.

“Ey inanmayı seçenler! Sizler seçildiniz, sevinin. Babamız sonsuz verendir. Cennet ayaklarınıza ipekten halılar gibi serilecek. Kayıplarınızı, sâhip olduklarınızı, sâhip olmayı umduklarınızı ve ummadıklarınızı, ve de asla umamayacaklarınızı orada bulacaksınız. Dünyanın yalanına kanmayın. Artık gitme zamanı. Babamız sizi karşılamak için sabırsızlanıyor. Ben sizi ona götürmek için gönderildim.

“İşitin ve itaat edin Adem’in çocukları! Ellerinizden ölenler ve sizler cennetle müjdelendiniz. Silahlarınızdan çıkan kurşunlarla cennete koşun. Bu, dünyada yaşayan son insan kalana dek sürsün. Sakın ola şüpheye düşmeyin!’’

Atından indi. Aygırın heybesinden bir tüfek çıkardı ve gökyüzüne kaldırdı silahı. “Bu yolu size ben açacağım,’’ diye haykırdı: “Unutmayın, aldığınız can kadar ödüllendirileceksiniz! Şimdi koşun ve ateşinizle dünya kavrulsun.’’

-IV-

Kapı büyük bir gürültüyle açılınca içeridekiler o yöne bakıyorlar. Kapıda bir kadın duruyor. Uzun boylu alımlı ve güçlü. O içeri girince uğultular kesiliyor. Adı Asya. Otuzlu yaşlarında. Ancak daha yaşlı duruyor. Burası karantina odalarından yalnızca bir tanesi. Odaya bakınıyor. Gözleriyle aradığı kişiyi bulunca o yana doğru seri adımlarla yürüyor. Adamın yanına geldiğinde dizlerinin üzerine çöküp, avuçlarıyla adamın elini kavrıyor.

“Beni görmek istemişsin Karl?” diyor Asya yaşlı adamın gözlerine sevgiyle bakarak. Gülümsemek için zorluyor kendini. Güçlü olması gerektiğini biliyor. Zayıf görünmemesi gerektiğini de.

“Sana bir şey vermek istedim… Orada…” diyor adam, eliyle duvarda asılı duran çantayı göstererek. Asya yavaşça kalkıyor yerinden. Çantayı alıp geliyor. İçinden çıkan kitabı adama gösteriyor. Kızıl renkli yaldız işlemeli kitabın sayfalarını karıştırıyor.

“Nedir bu?”

“Tanrının kelamı… Çok eski bir kitap. Yıllar önce bulmuştum bunu. Eskinin insanlarına ait bir anı…”

“Duymuştum…” diyor Asya kitabı kapatarak. “Eski dinler, inançlar… O zaman yaşayan insanlar şimdi burada olsalardı, dinlerinin ya da Tanrı’larının bir işe yaramadığını görürlerdi. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa; bizi yalnız bıraktığını anlarlardı.”

Asya adama dönüyor. Teni soluk yeşile kaçan bir renge dönüşmüş. Hastalık iyice ilerlemiş bütün bedenine yayılmış. O an, Asya adamın gözlerinin içine bakıyor. Gözlerinin beyazı yavaş yavaş yeşile dönmeye başlamış. Bu hastalığın son evresi demek. Yaşlı adam ölecek. Vakti dolmuş. Adam Asya’nın gözlerine dikiyor gözlerini. Elleriyle Asya’nın ellerini sıkıyor kalan son gücüyle.

“Bana söz ver…” diyor adam güçlükle. “Onu bulacağına ve onu geberteceğine söz ver…” Asya yaşlı adama şefkatle bakıyor. Başıyla onaylıyor. Yavaşça eğilip adamın ellerini öpüyor. Başını kaldırıp yaşlı adama baktığında bir çift yeşil gözün boş boş tavana baktığını görüyor. Asya saygıyla adamın ellerini göğsünün üzerine bırakıyor. Kirli battaniyeyle adamın tüm bedenini örtüp, kitabı alıp ayaklanıyor. Gözlerinden dışarı taşmak üzere olan yaşlar esaretinden kurtulmadan kendini odadan dışarı atıyor ve kapı büyük bir gürültüyle ardından kapanıyor. Asya ellerinde tuttuğu ve gözünden düşen yaşlarla ıslanan kitaba bakıyor:

“Onu bulacağım…”

* * *

Yolculuğun başlamasından bu yana bir yıl geçmişti. Asya ile birlikte tam on iki kişi çıkmışlardı yola. Hepsi de iyi askerler, güçlü savaşçılardı. Ancak hastalık hepsini kemirip yok etmişti. Geriye bir tek Asya kalmıştı ve yolculuğun son noktasına ulaşmıştı. Eski uygarlığın kalıntılarının bulunduğu, yıkık binaları sarıp sarmalayan koca bir ormanın tam ortasındaydı. Önünde; eski azametinden geriye sadece gölgesi kalmış, büyük, takım elbiseli gözlüklü bir adamın heykeli dikiliyordu. Yılların acımasızca parçaladığı heykelin yüzünün sağ tarafı iyice dökülmüş heykelde acı bir ifade oluşturmuştu. Sağ eli ortasından kırılmış ve birkaç metre uzağa düşmüştü. Yaşlı adamın verdiği kitaptaki bütün ip uçları burayı, bu ormanı gösteriyordu. Yolun sonuydu. Ancak burada hiçbir şey yoktu. Asya hayal kırıklığı ile dolu bakışlarını elindeki kitaba çevirdi:

“Özür dilerim Karl!… Onu bulamadım. Başaramadım.”

Dizlerinin üzerine çöktü. Umutsuzluk koca bir aygır gibi tepesine çökmüştü. Hayatı boyunca yaşadığı en büyük çaresizlik onu sarmalamıştı. Asya yapılacak başka bir şey olmadığını anladığında çoktan akşam olmuş, kara bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Geriye dönemezdi. Dönsem bile onları bulabilir miyim? Muhtemelen ölmüşlerdir. Geriye bir şey kalmamıştır.

Düşüncelerini dağıtan sesle arkasına dönüp silahını doğrulttu. Heykelin altındaki kaidenin ortasında bir açıklık vardı. Asya temkinli adımlarla açıklığa yaklaştı. Derince bir kuyu ve kuyudan aşağı inen merdivenleri görünce afalladı. Çantasından feneri kaptı, silahını omzuna geçirdi ve feneri aşağıya inen dipsiz çukura doğrulttu. Merdivenlerden aşağıya inerken son kez gökyüzüne baktı. Sonra da kendini karanlığın kollarına bıraktı.

Gözlerini açtığında uzanmış halde bir sedyeye bağlanmış buldu kendini. Loş ışıkla aydınlanmış odanın içinde birilerini seçmeye çalışıyordu. Ağzı, elleri, ayakları şerit bantlarla sedyeye tutturulmuştu.

Hasta kendine geldi. Protokol sonlandırılıyor.

Asya duyduğu sesle birlikte yüreğinde beliren telaşı dizginlemeye çalışıyordu. Artık biliyordu. O’nu bulmuştu. Asya’nın bağlı olduğu sedye sessizce hareket etmeye başladı. Ağzını kapatan bant yüzünden kafasını oynatamasa da üzerinde durduğu şeyin havada süzüldüğünden emindi. Arkasındaki kapı tıslayarak açıldı. Işıklarla donatılmış taş koridordan geçtikten sonra genişçe bir odada buldu kendini. Odanın her yanı monitörlerle kaplıydı ve her monitörde görüntüler akıp duruyordu. Bir tanesi sürekli tek bir yeri gösteriyordu. Heykel. Diğerlerinde akan görüntüleri gördüğünde Asya’nın şaşkınlığı daha da arttı. İnsanlar. Hepsi tepeden gözetleniyordu. İnsan toplulukları, yıkık şehirler, eski medeniyetin kalıntıları ve ormanlar. Her yerde türeyen ve çoğalıp yayılan ormanlar.

“Çok ilginç öyle değil mi?”

Asya gelen sesin olduğu yere döndü. Uçan küçük bir dron dışında hiçbir şey yoktu. Dron iyice yakınına geldi ve sonra yere doğru koni şeklinde uzanan yeşil renkli bir ışık hüzmesi oluştu. Hüzmenin içinden genç bir insana ait bir silüet belirdi. Sonra giderek şekillendi ve sonunda bir insan bedenine büründü.

“Doğa gerçekten çok ilginç. Her ne kadar yok olmanın eşiğine gelse de bir yolunu bulup sonunda hep galip geliyor.” dedi gülümseyerek.

“Ah özür dilerim…” dedi ve bir anda Asya’yı bağlı tutan şeritler çözüldü. Asya şaşkın gözlerle karşısında bir hayalet gibi duran genç adama baktı. Elini adamın bedenine dokunmak için uzattı ancak eli boşluktaki havadan başka bir şey kavrayamadı.

“Kimsin sen?”

Adam gülümsedi. Sonra monitörlere doğru ilerledi. Asya şaşkın gözlerde adamı takip etti. Adam Asya’nın sorusunu yineledi.

“Kimim ben… Kimim? Biliyor musun? İnsanlık var olduğu andan bugüne kadar hep bu soruyu sordu kendine; bu sorunun cevabını aradı… Çalıların içinde emeklemeyi bırakıp ayaklarının üzerine dikildiğinde de bu soruyu sordu kendine; başını kaldırıp yıldızları ilk kez gördüğünde de. Ay’ı, Güneş’i ilk kez fark ettiğinde bu sorunun cevabını aradı. Ateşle ilk tanıştığında ya da ilk kez topluluk halinde yaşamaya başladığında… Medeniyetler kurup medeniyetler yıktığında da bu soruyu sordu, çağlar açıp çağlar kapattığında da…” Adam sustu. Asya’nın gözlerine baktı. Sonra da üzgün bir ifadeyle sözlerine devam etti:

“… İnsanoğlu bu sorunun cevabı için yaşattı, öldürdü, yok etti. Öyle büyük bir açlıktı ki bu sonunda kendi kendini yok eden bir yaratığa dönüştü. Aranızdan bazıları bu konuda insanları uyardı. Ama dinlemediler. Görmediler. Duymadılar. Duymak istemediler. Kendi varlıklarını her şeyin üstünde tuttular. Altmış-yetmiş yıllık ömürlerinde kendilerini ölümsüz Tarılar sandılar. Ancak senin de gördüğün üzere insan denen yaratığın Dünya için zerre önemi yok. O hayatta kalmaya devam ediyor, İnsanlık ise yok olmaya…” Adam sustu. Gözlerini Asya’ya dikti. Asya o gözlerde bir şey fark etti. Hiç görmediği bir şey. Tüylerini diken diken eden bir şey.

“Sendin…” dedi Asya fısıltıyla,”… Hastalığı yayan sendin… İnsanları öldüren sendin!”

“İnsanlar kendilerini öldürdüler.” dedi genç adam samimiyetle. “Ben sadece üzerime düşen görevi yapıyorum. Fazlası değil.”

“Bundan zevk alıyorsun öyle değil mi? Hastalığı sen saldın! Ne yapacaksın? Son bebeğe kadar herkesi öldürecek misin?” dedi Asya. Karşısında duran ‘şey’ her ne ise onu yok etmesi gerektiğini biliyordu. Ve şimdi de eğer bunu yapamazsa insanların başına gelecek olanı da biliyordu. Hastalığın çaresi yoktu. Yapılacak tek şey hastalığın kaynağını bulmak ve onu yok etmekti. Adam gözlerini aşağı devirdi.

“Son bebek… Dünya üzerinde doğan son bebekler on iki yıl önce dünyaya geldiler. Ben bu gazı saldıktan bir yıl sonra dünyada hiç bebek doğmadı…” Adam sustu. Bakışlarını Asya’ya çevirdi. Düşünmesi ve anlaması için ona süre tanıdı ve devam etti:

“Bunu fark etmemiş olamazsınız. Kadınlarınız hamile kalmayı bıraktı. Erkeklerinizin tohumları kurudu. Ne kadar denerseniz deneyin çocuğunuz olmadı. Olmayacak da. Zayıf olanlarınız öldü. Güçlüler ise hayatta kalmaya devam etti. Kısırlaştırılarak.”

Asya duyduğu sözlerin etkisi ile donup kaldı. Geçmiş, bir film şeridi gibi saniyeler içinde gözlerinin önünden akıp geçti. Adamın neyi kastettiğini pekâlâ biliyordu.

“Neden!” diyerek bir çığlık kopardı Asya ve dizlerinin üzerine çöktü. Anlamıştı. Yıllar önce hamile kaldığında neden düşük yaptığını, çocuğunu neden doğuramadığını anlamıştı. Gözlerinden düşen yaşlara aldırmadan hıçkırıkları boğazına takıla takıla ağladı. Adam haklıydı. Bunu fark etmişleri. Ama inanmamışlardı. İnanmak istememişlerdi. Çünkü buna inanmak kabullenmekti. Yok oluşu kabullenmek. Sonsuza kadar…

Adam kaldığı yerden konuşmaya devam etti:

“Neden!? Bu sorunun cevabı yine sizde saklı. Geçmişinizde.” Adam Asya’ya baktı. Kadının çaresizliğini anlıyordu. Ama yapabileceği bir şey yoktu.

“Siz defalarca bu yıkımın ucundan döndünüz zaten. Sürekli üreyip çoğalan, kendine ve çevresindeki her şeye zarar veren kanser hücreleri gibiydiniz. Asıl hastalık sizdiniz. İnsanoğlu bu dünyanın başına gelen en büyük felaketti. Evren, Doğa, Tanrı adına ne derseniz diyin size yeteri kadar fırsat sunuldu ancak hepsini heba ettiniz. Adım adım kendi yok oluşunuzu hazırladınız. Bu; senin şahsınla alakalı değil, çok daha büyük bir planın küçücük ve son adımı. Ve ben de o son adımın atılmasından sorumluyum.” Adam, kadına dinlediklerini sindirmesi için süre tanıdı. Asya bakışlarını adama çevirdi:

“Nesin sen?”

“İnsan değilim… Eğer sorduğun buysa.”

Asya karşısında soluk yeşil renkte, bir hayalet gibi dikilen genç adama baktı, “Şimdi ne olacak?” dedi. Artık bir çözüm yoktu. Son, adım adım geliyordu ve bunu durdurabilecek hiçbir şey yoktu.

“Buraya yapmak için geldiğin şeyi yapacaksın,” dedi adam. “Beni yok edeceksin!” dedi eliyle platformun üzerindeki büyük soluk renkli butonu göstererek. Asya dönüp adamın gösterdiği yere baktı. Ayağa kalkıp yavaşça butona yaklaştı.

“Ben amacımı gerçekleştirdim. Artık varlığımın bir önemi kalmadı. Dünya üzerindeki insan nüfusu birkaç yıl sonra tükenecek. İnsanların devri sona erecek… Sonsuza kadar.”

Asya monitörlerde akıp duran görüntülere baktı. İnsanlara, ormanlara, yıkılan ancak tekrar var olan dünyaya. Çaresizlik içinde adama çevirdi gözlerini.

“Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek öyle değil mi?” Adam başını iki yana salladı. Asya başını eğip butona baktı. Sonra gözlerini kapattı ve butona bastı.

İmha protokolü başlatıldı… İmha protokolü başlatıldı… Geri sayıma otuz saniye…

Adam, Asya’ya baktı: “Artık gitsen iyi olacak.”

“Nereye? Gidecek bir yer yok ki.”

Adam başını sallayarak onayladı. Asya adamın bakışlarında bir şey gördü. Dilinin ucundaydı. Hatırlayamıyordu.

İmha protokolü devreye girdi… Geri sayım başlatıldı… 10… 9… 8… 7…

Asya gözlerini adamdan ayıramadı… Bakışlarındaki anlamı bulmalıydı…

 6… 5… 4… 3…

Bu tıpkı şey gibiydi…

2… 1…

Şefkat…

0

IV” için 26 Yorum Var

  1. Merhabalar

    Baştan sona ilgi içinde okudum. Bölümlerin hepsi özenle yazılmış belli. Sanki Dan Brown romanlarından birini okuyor gibi heyecanlı hissettim. Daha uzun olsaydı da asla hayır demezdim. Dolu, etkileyici, gerçekçi, tekinsiz bir öyküydü. Atmosfer, diyaloglar, olayların gelişimi yerli yerinde olmuş. Uyumunuz da ilgi çekiciydi. Az çok kimin hangi kısmı yazdığını tahmin edebiliyorum ama söylemeyeceğim. :smiley: Genel olarak çok beğendim. Tebrik ediyorum sizleri.

  2. Çağatay, Osman, Ufuk ve Umut merhaba.

    Bu ne yahu, Şampiyonlar Ligi gibi olmuş! Bravo diyeyim önce şöyle en hasından.

    Sonra, ellerinize sağlık. Dört yazarın ortaya bir öykü çıkartabilmesi dahi başarı iken siz üzerine bir de nitelikli bir iş çıkartmayı başarmışsınız. Bu dört adamdan daha fazlasını bekler, daha azını beklemezdim zaten.

    Öyküye gelecek olursam herhangi bir olumsuz eleştirim olmadığını söyleyerek başlayabilirim. Herkes üslubunca ve başarıyla ele almış kendi bölümünü. Beğendim. Ancak eğer bilmeseydim dahi bu öykünün bir kişi tarafından yazıldığını düşünmezdim. Bu konuda Tuğrul’dan ayrılıyorum anlayacağınız. Bence Umut ve Osman’ın genel olarak bakıldığında yakın bir tarzları olduğunu söyleyebilirim ama öyküde 4 farklı üslup vardı. Bu hikaye özelinde içeriğin bir kişinin elinden çıkmış gibi olması hoş olmayabilirdi diye düşünüyorum.

    Hemen tahminimi de şuraya bırakayım ve diğer öykülere doğru şey edeyim. Bu arada Duygu da aklındaki sıralamayı yazsın bence, kapışalım. Ne dersiniz? :smiley:
    I - Ufuk
    II - Çağatay
    III - Osman
    IV - Umut

  3. Merhabalar,

    Eserinizdeki mahşer, dört basamağını hızla ve korkuyla tırmandığımız sonsuza varan bir merdiven gibiydi. Her kısımda karşılaşacağımız atlıyı bilmemize rağmen tehlikenin nasıl geleceğini sezemiyor olmak merak faktörünü zirvede tuttu. Yorumu dörde bölerek usulünce yapmak istiyorum fakat bütüne baktığımızda da gerçekten başarılı bir öykü olduğunu belirtmem gerekmekte. Geçmişten geleceğe uyum içinde sürüp giden bir metindi. Kalemlerinize sağlık!

    I
    “Bize öğretilen tarih, gerçeği saklamak için uydurulmuş bir kılıftan ibaret.”

    Bu tümcenin ana dayanak olarak alınması gerçekten güzel bir hamleydi. Kurulu düzenin içinde savaşların dahi tarih kitaplarında farklı anlatıldığını biliyoruz. Lakin burada geçmişi farklı yorumlamaya iten örneklerle gelince habercinin inandırıcılığı katlanmıştı. Dinazorların neslinin tükenişine gerçekten bu şekilde bakmamıştım daha önce. Konuşmacıya dair detaylar (gözlük, rahatsızlık hissi vb.) ince düşünülmüştü.

    II
    Ustaca kurgulanmış akışın içerisinde, sona dair fark ettiğimiz uyarı tabelaları önemsizleşti. Bir nevi kalem gözümüzü bağlayarak bizi hüsrana sürükledi diyebilirim. Savaşa dair ne varsa her daim zarar görenin gücü yönetenler değil ondan yoksun kişiler olduğunu tekrar hatırlamak; aslında bunu bile bile yazarın tuzağına düşmek eserin yeteneğiydi. Sondaki kızıla bulanan at silüeti kapanışı güzel kılmıştı.

    III
    Kasvetli bir distopyada ne keşfedebiliriz diye düşündüm başlangıçta. Akıcı bir anlatımla bu evrene çekilmekteydik. Şikayetim yoktu fakat kara atlı geldiğinde her şey değişti. Kıtlık teması, terazi, inanç derken beklenen an geldi. Salgının kendisi delilik ve şiddetten ibaretti; en çok da yitirilmiş insanlıktan… Bu noktaya evrilen kurgu beni bir hayli şaşırttı. Aynı anda kızıl atlıya da destek veren orijinal bir kıyamdı.

    IV
    Ölüm, garantici bir sona doğru dört nala koşmaktaydı. Ve belki de tasvir edilen çoğu mahşer alametinden daha yavaş farkındalığı yüksek tutan bir metottu bu. Kayıplarla mücadele ederken kendi sonunu beklemek: Kıyametin yavaşlatılmış versiyonu; çifte azap garantili! Yüzleşmenin ayyuka çıkışıyla yapılan kapanış öykü için uyumlu bir son olmuştu. Ölümün soluk yeşil renginin hastalığın göze vuruşuna denk düşmesi de özgün bir yaklaşımdı.

  4. Tuğrul, Duygu, Cem ve Ezgi, hepinize çok teşekkürler vakit ayırıp okuduğunuz ve eserle ilgili görüşlerinizi bizlerle paylaştığınız için. Toptan birkaç bir şey yazayım haddimi aşmadan.

    Ufuk’un teklifiyle bir araya geldik biz, güzel de oldu açıkçası. Osman, Umut, Ufuk, hepsi çalışması zahmetsiz, bundan daha önemlisi çok keyifli insanlar, kalemlerini övmeye girmiyorum dahi, boyum kısa kalır yanlarında. Ufak paslaşmalar, düzeltmeler, uyarılar, öneriler, birçok şey havada uçuştu, bu şekilde böyle bir eser çıktı ortaya.

    Kendi adıma konuşuyorum; benim için en önemli şey, yazdığım eserin içime sinmesidir. Ve IV gerçekten içime sindi. Okuyucunun her katmanda farklı bir tat alacağı pasta gibi düşündüm bu öyküyü ki farklı üslûplara sahip olmamız burada çok iş gördü. İlerleyen zamanlarda bi’ “making-of” patlatabilirim detayları hatırladığım kadarıyla.

    Sıralamayla ilgili şimdilik bir şey demeyeyim, heyecanı kaçmasın. Lâkin kişisel fikrime göre kimin neyi yazdığını ayıklamak çok kolay :nerd_face:

  5. Elif dedi ki: dedi ki:

    Herkese merhaba, kalabalıklara sesleniyorum hissine kapıldım.
    Ben de az çok tahmin ediyorum, bence de II Çağatay ve III Osman ama diğerleri değişebilir. :male_detective:️ Ben kendim hariç üç kişiyle öykü yazabilir miydim, pek sanmıyorum. O yüzden öyküden önce iş birliğinizi sevdim. Öykü de çok akıcı ve tek kalemden çıkmış gibiydi. Ben bu tema hakkında çok heyecanlıydım hep, bu da en değişik çalışma olmuş temaya dair. Ellerinize sağlık seçkinin dört atlısı :stuck_out_tongue: