Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kaderin Düşüşü

ilham alınan eser

ZAMAN ÇARKI

Zaman Çarkı döner ve Çağlar gelir geçer, efsaneye dönüşen anılar bırakır. Efsaneler solarak mite dönüşür, onu doğuran çağ yeniden geldiğinde mit bile uzun zaman önce unutulmuş olur. Bazılarının Üçüncü Çağ dediği, henüz gelmemiş ve uzun zaman önce geçmiş bir Çağ’da, Caralain Otlağı denen büyük ovada bir rüzgar yükseldi. Rüzgar başlangıç değildi. Zaman Çarkı’nın dönüşünde başlangıçlar ve bitişler yoktur. Ama bu, bir başlangıçtı.

Oturduğu yerden ayağa kalkan Rand, karşısındaki duvarda asılı olan Kılıç Olmayan Kılıç’a, Callandor’a uzandı. Yüzüne bakan herhangi biri endişeli olduğunu rahatlıkla anlayabilirdi. Pimi çekilmiş bir bomba gibiydi adeta, ne Mat yaklaşabilmişti yanına, ne de Perrin. Ve şimdi Rand’ın ayaklanması başta ikisi olmak üzere Egwene, Elayne, Nynaeve ve Moiraine’ı da hem şaşırtmış hem de hareketlendirmişti.

Hepsi pür dikkat Rand’ı izlemekteydi. Rand’ın ağzından çıkacak olan kelimelere odaklanmışlardı büyük bir dikkatle. Çıt çıkmıyordu. Etrafa sessizlik hakimdi. Bu sessizliği Rand’ın bozmasını bekliyordu her biri, aksi bir durumu düşünmek bile istemiyorlardı.

Rand, Callandor’u eline aldı. Sanki ilk defa görüyormuşçasına şaşkın bakışlarla kılıcı süzmeye başladı. Bir müddet sonra kafasını kaldırdı ve karşısında kendisine bakmakta olan altı kişi gördü. İki ta’veren ve dört Aes Sedai.

“Ben bir çiftçiyim,” diye söze başladı Rand. “Yani çiftçiydim. Emond Meydanı’nda. Ah, Işık! Sıradan bir hayatım ve yalnızca kendimle ilgili sorumluluklarım vardı. En büyük derdim acaba domatesler sulandı mı sulanmadı mı ikilemine düşmekti. Peki ya şimdi?”

Sorusuna cevap beklermiş gibi karşısında duran kişilere baktı. Perrin’e, Mat’e, Egwene’e ve diğerlerine. Biraz önceki sessizlik kendini tüm şiddetiyle yineledi ve bir kez daha sessizliği yaran isim Rand oldu.

“Şimdi… Işık, ben kimim? Şimdi ise Yenidendoğan Ejder olduğum söyleniyor. Bunu ben istemedim. Seçme fırsatım olsaydı bile böyle bir kaderi seçmek istemezdim. İnsanlığın geleceği benim ellerimde.” Callandor’u havaya kaldırarak daha yüksek bir sesle konuşmasına devam etti.

“Emond Meydanı’ndaki Rand artık yok! Yenidendoğan Ejder olmanın tüm sorumluluklarını sırtında taşıyan Rand var artık. Desen’e dokunma vakti gelmiştir. Rand al’Thor yaşadığı müddetçe Zaman Çarkı dönmeye devam edecektir. Aksi halde Çark yara alacaktır ve dünyanın kaderi ebediyen değişecektir.”

Rand sustu. Arkasını döndü ve az önce kalkmış olduğu tahta döşemeye tekrar oturdu. Callandor elinde tüm ihtişamıyla parlamaktaydı. Kılıcı, kabzası yere değecek şekilde duvara yasladı. “Işık, neden konuşmuyorlar?”

“Benim Yenidendoğan Ejder olduğumu inkar edenler de var, bu gerçeği hepimiz biliyoruz, inkar edemeyiz. Tar Valon’da, Arafel’de, Caemlyn’de, Tarabon’da ve daha birçok şehirde ortaya çıkan sahte ejderler halkı galeyana getirmekteler. İnsanlar büyük bir bilgi kirliliğine maruz kalıyorlar. Kötü günlerdeyiz. Kötü. Bu kötü günleri geride bırakmamız gerekiyor. Bastırılan tüm sahte ejder vakalarında onlarca, yüzlerce insan ölmekte, akan kanı bir an önce durdurmalıyız. Bir an önce!”

Son cümleyi adeta kükrercesine söylemişti Rand. Egwene ürkmüştü. Rand’ı ilk defa bu kadar sinirli şekilde görüyordu ve bu durum kendisini kötü hissetmesine sebebiyet veriyordu. “Sakin ol, Rand, lütfen. Işık! Ağzımı açmamalıydım.” Egwene’in sesi çok cılız çıkmıştı. Odada bulunan herkesin bakışları bir anda Egwene’e kaymıştı. Rand’ın bile. Egwene’nin yüzü kızardı. İçten içe kendini yediği belli olmaktaydı, bunu da en iyi Aes Sedailer bilirdi. Kadınların halinden yalnızca kadınlar anlar, derdi her seferinde Moiraine. Yüzünü yere doğru eğmiş bir vaziyette bu sözü düşünüyordu Egwene. Ta ki Perrin’in sesi boş odada yankılanana dek.

“Yalnızca üç sahte ejder kaldı Rand. Artık önümüzü çok daha net bir şekilde görebileceğiz. Eğer planımızda herhangi bir aksaklık çıkmazsa bugün sahte ejderlerin sayısı ikiye düşecek. Güçlü ol. Bizler senin yanındayız. Mat ve ben, bizler birer ta’vereniz, unuttun mu? Desen’e dokunmak üzere, dünyanın kaderini değiştirebilecek olan güce sahip kişileriz. Bizleri hafife alma dostum. Bu işi, bugün hep birlikte başaracağız.”

Sözlerini bitiren Perrin’in altın sarısı gözleri odanın içerisindeki dört Aes Sedai’nin üzerinde tek tek gezindi. Her biri kendisiyle aynı fikirde olduğunu belirtircesine kafalarını aşağı yukarı sallamaktaydılar. Mat ise hayallere dalmıştı yine. “Işık, aklı zar oyununca kalmış olmalı!”

“Mat?”

“Ha, evet, elbette,” diye homurdandı Mat, son konuşulanları dinlemediği nasıl da belli oluyordu. Perrin bu konuda Mat’le zar atsa mutlaka kendisinin kazanacağını düşündü. Gülümsedi.

“O halde gidelim,” dedi konuşulanları en başından beri büyük bir dikkatle dinleyen Nynaeve.

“Evet, gidelim,” dedi Rand, iki ta’veren ve Aes Sedailer’in odayı terk etmesinin ardından.

“Işık, bana yardım et! Beni koru, Işık!”

* * *

“Biraz dinlensek hiç fena olmaz,” dedi Egwene yüksek bir sesle. Elayne ile birlikte grubun en arkasında atlarını sürmekteydiler. “Az kaldı, dinlenerek vakit kaybedemeyiz,” diye yanıt verdi Perrin demircilere özel kaslı kollarıyla atının eyerini düzeltmeye çalışırken.

Rand konuşulanları duymasına rağmen herhangi bir tepki vermedi, tıpkı diğerleri gibi. Aynı tempoda atını sürmeye devam ediyordu. Aklından onlarca ve belki de yüzlerce düşüncenin film şeridi gibi geçtiğine şüphe yoktu. Yenidendoğan Ejder olduğunu öğrendiği günden beri yavaş yavaş çökmüştü. Yüzü gülmez olmuştu. Sırtındaki ağır yükü daha fazla taşıyamayacağından korkuyordu herkes.

Yolculuğa çıkmadan önce söylediği cesur sözleri de içten ve gerçekten istediği için söylemediği bariz bir şekilde belliydi. Bu herkesin ortak düşüncesi olmasına rağmen kimse Rand’ın sözünü kesmek istememişti.

“Sahte ejderi bulduğumuzda, onun gerçek ejder olduğunu sanıp, ona hizmet edenlere karşı nasıl bir strateji uygulayacağız? diye bir soru sordu ortaya Elayne, kimsenin söze karışmasını beklemediği bir anda. “Yani demek o ki, muhtemelen azınlık olan taraf biz olacağız. Gerçekten onlara karşı gelebilecek miyiz?”

Elayne’nin bu sözleri Moiraine’ı gülümsetti. Ama bu gülümsemeyi kimsenin gördüğü söylenemezdi.

“Haklarından geleceğiz, buna kimsenin şüphesi olmasın,” dedi Perrin ve ardından sözlerini kahkahalarla güçlendirdi. “Hele de yanımızda sizin gibi güzel ve alımlı Aes Sedailer varken. Şans bizden yana, kim ne derse desin.” Tekrar bir kahkaha tufanına start vermişti ki Mat’in kulak tırmalayıcı sesi kahkahasını böldü ve grup üyelerinin kulaklarında çınladı.

“Bu kadar emin olmamalısın Perrin Aybara.” Sesine otoriter bir tını hakimdi ve Mat’e yakışmayacak biçimde bir ciddiyet vardı yüzünde. Perrin bu söze bozulmuş olacak ki karşı bir cevap verme gereksinimi duymadı.

Bir süre sessiz bir şekilde sürdüler atlarını. Rüzgar her geçen dakika biraz daha hissedilir olmaya başlıyor ve kafileyi olumsuz yönde etkiliyordu. Hızları hatırı sayılır bir miktarda azalmıştı. Bulutlar gökyüzünde bir toplantı yapıyormuşçasına bir araya toplanmışlardı. Sıradan bir yaz gününde, bu saatte gökyüzünün açık ve bulutsuz olması gerekirken şu an için tam tersi bir durum söz konusuydu. Ve yine sıradan bir yaz gününde, havanın kararmasına epey bir zaman olması gerekirken, tam şu anda gökyüzü kararmaya başlamıştı bile.

“Yolculuk için yanlış bir zaman seçmişiz gibi görünüyor,” dedi Rand ve ardından ekledi, “bir mağara bulursak eğer, az sonra başlayacak olan şiddetli yağmura maruz kalmamış oluruz.

Bu cümlenin üzerine grup üyelerinin hiç birinden ses çıkmadı. Fakat herkesin zihnindeki düşünceler bir an için yer değiştirmişti. “Bir mağara bulma” düşüncesi her birinin zihnindeki hayali ringin şampiyonu olarak ilk sıraya yerleşmişti. Ve şimdi Rand dahil hepsinin gözleri bir mağara bulma ümidiyle çevrelerindeki geniş alanı batıl bir huşu içinde taramaktaydı.

* * *

Yağmurun geleceğini Rand al’Thor ön görmüştü ve bu yüzdendir ki şimdi ıslanmayacakları bir yerde, emniyetli bir mağaradaydılar.

Moiraine başta olmak üzere Aes Sedailer mağarada bulunmaktan hoşnut değillerdi. Ve bunu dışa yansıtmamak adına da herhangi bir çaba sarf etmiyorlardı. Kendi aralarında yüksek sesli sohbet ediyorlardı. Perrin, Mat ve Rand da Aes Sedailerin sağ çarprazında, mağaranın hemen girişinde oturuyorlardı. Onların da içerisinde bulundukları durumdan memnun olmadıkları söylenebilirdi lakin Aes Sedailerin aksine tek bir çıt dahi çıkmıyordu üçünden de. Sessizce yağmurun dinmesini bekliyorlardı veya dinmesini umuyorlardı.

Mağaranın girişi çakan şimşeklerin etkisiyle yaklaşık on saniyede bir aydınlanıyordu. Bir belirip bir kaybolan bu ışık, Işık’ın bir lütfu olmalıydı herhalde.

Daha sonra bir şey oldu. Ardından birkaç şey daha oldu.

Önce çakan şimşekler dindi. Sonra rüzgarın şiddeti azaldı. Ve son olarak yağmur etkisini yitirdi. Birkaç dakika sonra ise bu üç doğa olayından eser kalmadı.

Ortam ölüm sessizliğine büründü.

Bu sessizlik uzun sürmedi. Sessizliğin bitişini bir kütültü müjdeledi. Kulakları sağır edebilecek denli şiddetli bir kütültüydü bu. Bir süre sonra o da son buldu. Aes Sedailer ve ta’verenler neye uğradıklarını şaşırmışlardı adeta. Bu ilginç olaylar silsilesinin bittiğine kanaat getirerek mağaradan çıktılar.

Ama yanılmışlardı.

Gökyüzünde, havayı yararak büyük bir hızla aşağı doğru düşmekte olan devasa bir ışık huzmesi gördüler.

Huzme, bir güneş misali etkili bir ışık yayarak geceyi gündüze çevirdi. Bir yıldız mı kayıyordu? Ama neden aşağı doğru kaysındı ki? Bir meteor mu düşüyordu yoksa? Kimse bilmiyordu. Bilinen tek gerçek birkaç saniye içinde ışık huzmesinin yeryüzüne düşecek olmasıydı. Sonrası ise büyük bir muamma.

Beklenen oldu ve devasa ışık huzmesi, az önce çıkmış oldukları mağaranın önünde uzanan uçsuz bucaksız ve belki de sahipsiz bir ovaya düştü. Hoş, bu ovada toprak sahibi olan çiftçiler var idiyse bile, bu dakikadan sonra bu toprağı işleyemeyeceklerinin farkına varacaklardı birkaç gün içinde.

Herkesin bir anda gözleri kamaştı. Elleriyle gözlerine siper ederek devasa ışık topuna bakmaya çalışıyorlardı ama nafile. Yayılan ışık büyükçe bir alanı etkisi altına almıştı. Kimse cesaret edip de konuşamamıştı.

Bir ses duyuldu. Sesin şiddeti dağları bile yerinden oynatacak denli şiddetliydi. Konuşmadan önce boğazını temizleyen bir insanı andıran homurtu duyuldu ilk başta. Sonra konuştu. Neyin veya kimin konuştuğu hakkında bir bilgi sahibi değillerdi. Ama konuşan bir şey vardı ortada. Bir şey. Gizemli bir şeyden yükselen gizemli bir ses.

“ZAMAN ÇARKI İŞLEVSELLİĞİNİ YİTİRMİŞTİR. ÇARK, DESEN’E DOKUNMAYACAKTIR ARTIK. YAŞAYAN HER CANLI KADERİNİ KENDİ TAYİN EDEBİLME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİP OLACAKTIR. BUNDAN BÖYLE HER ÇAĞ’DA YENİDEN DOĞAN ‘YENİDENDOĞAN EJDER’ VE ONUN KADERİNE BAĞLI OLARAK YAŞAYAN TÜM CANLILARIN KADERLERİNİN BELİRLENMESİ GİBİ BİR DURUM SÖZ KONUSU OLMAYACAKTIR. SİZLER, BU SÖZLERİMİ DİĞER CANLILARA ULAŞTIRMAKLA YÜKÜMLÜ OLAN VE HİÇBİR ZAMAN BENİM VARLIĞIMDAN ŞÜPHE DUYMAYAN, BENİ SORGULAMAYA KALKIŞMAYAN SEVGİLİ KULLARIMSINIZ. BEN SİZİN TANRI’NIZIM. BEN, SİZİN IŞIK’INIZIM. IŞIK SİZİNLE!”

Ve ışık huzmesi aynı şekilde geldiği yönden gökyüzüne doğru yükseldi. Birkaç dakika sonra da tamamen kayboldu. Bir süre gündüzü yaşayan gece tekrar eski formuna kavuştu. Vahiy istenildiği yere ulaşmıştı.

Rand al Thor, Matrim Cauthon, Perrin Aybara, Egwene al’Vere, Nynaeve al’Meara, Moiraine Damodred ve Elayne Trakand, her birinin ruhu bir süreliğine hipnotize olmuştu.

Şaşkınlıkları hat safhadaydı.

Hiç biri konuşmadı.

Kaderin Düşüşü” için 3 Yorum Var

  1. Oldukça değişik ve yazması cesaret isteyen bir hikaye olmuş. Zaman Çarkı’ndan bahsediyoruz sonuçta, devasa bir seri ve sen bu serinin konusunu bu hikayeyle bir anda yok etmişsin, kolay bir iş değil. Ancak benim amacım burada konuyu değil senin üslubunu eleştirmek.

    Genel itibariyle senin kendine has, ağır bir anlatım biçimin var. Bu da birebir olmasa bile Jordan’ın anlatım biçimiyle uyuşuyor, bu yüzden Zaman Çarkı’nı okuyan okur, bu hikayeyi okurken çok sıkıntı çekmiyor.

    Ancak izin verirsen şu cümleye değinmek istiyorum. Belki de tüm hikaye boyunca gözüme çarpan tek şey bu oldu. “Benim Yenidendoğan Ejder olduğumu inkar edenler de var, bu gerçeği hepimiz biliyoruz, inkar edemeyiz.” İki kere art arda “inkar etmek” sözcük grubunun kullanımı okuyucuyu rahatsız ediyor benim düşünceme göre. Bunun dışında hiçbir şey yok, imla kurallarına ne kadar dikkat ettiğini de biliyorum zaten.

    Kalemine sağlık Denaro 🙂

  2. Selamlar.
    Gerçekten oldukça güzel bir öykü olmuş. Anlatım tarzın da gayet iyi ama en önemli ve güzel yerinde kesmen kötü olmuş. Aslında oldukça değişik bir uzun soluklunun başlangıcı olabilirmiş. Yine de ellerine sağlık….

  3. Ufuk Cem Çakır ve cankutpotter, zamanınızı ayırıp okuyup/yorumladığınız için teşekkür ediyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *