Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kadınsı Şüpheler

Minare merdiveni gibi döne döne çıkan dik basamakları, ilk iki katta koşarak sonraki iki katta giderek ağırlaşan tempo ile tırmandı kadın. Beşinci kat, pilinin tükendiği yer oluyordu çoğunlukla. Hem nefeslenmek hem de az sonra sönecek ışığı yeniden yakmak için durakladı. Her katta bir daire olan diklemesine küçük bir apartman; yedi katlı, garip merdivenli, asansörsüz, komik bir apartman!

Işık söndüğünde aidat vermesi gerektiğini ve tam da yöneticinin kapısı önünde durduğunu hatırladı. Otomata yeniden basarken dairenin ziline de dokundu yavaşça. Adamın para istemek ya da başka bahaneyle evine gelmesinden hoşlanmıyordu. Kapı açılana kadar çantasından otuz milyon çıkarmayı başardı.

“Merhaba Nermin Hanım, buyrun.” Açılan kapıdan, ancak bir kişinin sığabildiği sahanlığa hücum eden kokudan dehşete düştü ilkin. Sonra büyük bir gayretle toparlanıp, sırıtmayı başardı.

“İyi akşamlar. Aidatı verecektim”. Elindeki bir yirmilik bir de onluktan oluşan katlanmamış banknotları sanki kendisine kalkan olacaklarmış gibi kolunun yettiği yere kadar uzatmıştı.

“Zahmet etmeseydiniz, ben şey’ederdim. Buyrun içeri gelin. Balık çorbası yapıyordum.”

“Hayır, teşekkür ederim. Siz bunu alın lütfen.”

“Durun o zaman makbuzunuzu vereyim.” Yorgun bir pire gibi zıplayarak salona yöneldi adam. Kadın ayağının altındaki inşaat artıklarının daha yeni ayrımına vardı. Bir aydır böyle pisti buralar. Gelip geçerken içerden inşaat seslerini de duymuştu birkaç kez. Özellikle dişçi aletine benzer o şey, matkap sesi! “Feci!” diye söylendi. Kokudan bayılacak duruma gelmişti. Gözlerini yumup o anda Ortaköy’de sahilde oturduğunu, deniz kokuları ve martı çığlıkları arasında çayını yudumladığını düşlemeye çalıştı.

“İşte buyrun, makbuzunuz. Ama böyle olmadı kapıdan…”

Kadın bu sesle zıpladı ve korkunç kokuya, şu ana döndü. Başı tamamen açılmış, emekli, ufak tefek adamın çipil gözlerinin içindeki parlak ışıltıya baktı.

“Tamam, tamam sağ olun, iyi akşamlar”

“Size de Nermin Hanım. Haaa önceki kiracıdan kalan borçları ben ev sahibinize söyledim, siz hiç dert etmeyin”

-Etmiyordum zaten!-

“A çok teşekkürler, hoşça kalın.” Otomatın ışığı üçüncü kez söndüğünden daracık kapı aralığında tehlikeli bir karanlıkta kaldılar bir an. Işığı yakarken kendini basamaklara attı kadın ve bir daha başını çevirip bakmadan, yedinci, yani en üst kattaki çatı katının, taşındığında taktırdığı çelik kapısının önüne kadar koşarak çıktı. Işık bir kez daha sönmeden eline hazırlamış olduğu anahtarı kilide takmayı başardı. İçeri girip kapıyı ardından kapattığında rahat bir nefes aldı. Antrenin ışığını açıp, emniyet kilidini taktı. Gerçi bu gece sevgilisi gelecekti ama olsun, alışkanlık oluşturmaya ve emniyet kilidini evdeyken hep kapalı bulundurmaya gayret ediyordu.

Duş almaya hazırlanırken, “Bunlar hep küçük yerden buraya göçmekle ilgili,” diye söylendi. Az önceki sebepsiz tedirginliğini aklileştirmeye çabalıyordu. Uzun yıllar İstanbul’dan ayrı kalmış, Anadolu’daki küçük taşra kentlerinin güvenli, bildik havasına alışmıştı.

Tek tük edinmeye başladığı arkadaşları evin yüksekliği nedeniyle kendini ziyarete pek yeltenmiyorlardı, hoş o da bunu pek dert etmiyordu. Yalnız kalmaya, deri değiştirmeye ihtiyacı olduğu bir dönemdi.

Bir oda, küçük bir salon ve tek kişilik mutfağı ile derli toplu, sevimli bir evdi. Gerçi evi tutmaya geldiğinde içindeki eşyalar ile görüntüsü; ufak çaplı bir korku filmi sahnesi gibiydi ama emlakçı ne yapmış ne etmiş buranın kaçırılmaz bir fırsat olduğuna onu ikna etmişti. Yatak odasının penceresi boğaz köprüsüne haa tabii biraz da boğaza bakıyordu, ucundan!

Evi eşyalı tutmuş olmasına rağmen mevcut durumuyla orada bir gün bile kalamayacağını anlaması için evde yarım saat geçirmesi yetmişti. Bu kârlı (!) alışverişine fazlaca söylenmeden evi boyattı, halı kaplattı ve bütün eşyaları değiştirdi. Allah’tan İstanbul’a geleli ikinci el denilen bir sistem keşfetmişti. Ev sahibinin ağzı kulaklarındaydı tabii, muhtemelen sahip olduğu diğer evlere de Nermin gibi minik bir taşra kuşunun konmasını dilemekteydi.

Elektrikli su ısıtma cihazı bol ve sıcak bir su sağlayamadığından, banyo çıkışları kadın için pek mutlu olamıyordu. Oysa kıvırcık, gür saçlarının hakkı şöyle kol gibi akan bir su olmalıydı.

Aceleyle giyinip saçlarını kuruttu, bir yandan gözü saatteydi. Artık neredeyse kış gelmişti ve günler göz açıp kapayana dek geceye dönüveriyordu.

Kapının zili çaldığında yiyecek birkaç lokma bir şey hazırlamayı başarmıştı. Aşağı kapının otomatına bastı ve hemen banyoya koşup saçlarını, nasıl göründüğünü kısaca kontrol etti. Ellerini yıkayıp, parfüm sıktı.

“Merhabaaa.”

“Selam canım, hoş geldin.”

“Hımmm mis gibi de kokmuşuz?”

“Evet az önce banyodan çıktım, bak hala yaş bunlar.” Siyah bir ormanı andıran kıvırcık saçları ona doğru silkeledi.

“Kurutsaydın ama, sonra da boynum boynum diye sızlanıyorsun.”

“E bu kurutmuş halim,” diye kıkırdadı. Salona geçip pek de rahat olmayan kanepeye oturdular, dip dibe.

Yemek hazırdı ama ancak bir saat sonra acıktıklarının farkına vardılar. Adam geldiği anda minik dolaba yerleştirmiş olduğu beyaz şarabı açtı. Yemek masası yoktu. Büyükçe sehpayı hazırlamak birkaç dakikadan fazla zaman almadı.

Tek çeşitlik sebze yemeği ve salata tek hamlede bitiverdi. Soğuk şarap iyi gelmişti ve fonda Teoman’ın İstanbul’da Sonbahar parçası çalıyordu. Aslında CD ikinci dönüşüne başlamıştı.

Kadının aklına akşamki koku geldi sebepsiz yere, farkına varmadan yüzünü buruşturdu.

“Ne oldu?”

“Hiiiç… Niye?”

“Yüzünden tüm İstanbul’un sisi geçti birdenbire.”

“Öyle mi? Senden de bi’şey kaçmıyor.”

“Eee öyledir. Anlat bakalım.”

“Yaa anlatacak bir şey yok, gerçekten.”

“Hadi, yorma beni boşuna… Bu kadınlar böyledir işte; konuş dersin konuşmazlar, konuşma dersin susmazlar.”

“Evet iki kere iki de dört ediyor hatta!”

Güldüler…

“Yaa akşam eve çıkarken yöneticiye uğradım, aidat vermek için…”

“Eee?”

“Hoşlanmıyorum… O adamdan da, evinden de!”

“Neden ki? Asılıyor mu?”

“Yooo… Yani standart erkek tavrından fazlası var denemez”

“Neymiş peki standardımız?”

“Yaa şimdi konu o değil.”

“Peki, neden hoşlanmıyorsun o zaman?”

“Tam olarak bilemiyorum, evi çok pis kokuyor, pis tanımlayamaz, öyle böyle değil. Bir de tükenmeyen inşaatı var, kırk beş metrekare evde ne yapıyorsa artık! Emekli olmuş adam.”

“E pes yani, bunun için mi hoşlanmıyorsun zavallı adamdan. Siz kadınları anlamak mümkün değil. Bırak koksun dursun adam, sana ne?”

Kadın gücenik gözlerle baktı bu hafifseme tavrına.

“Yani sana göre, bir tek adamın bana asılması, hoşlanmama duygumu haklı çıkarabilir, öyle mi?”

Adam yerinden kalkıp kanepeye, kadının yanına geçerken, onu da sıkıca kendine doğru çekti,

“Tatlım yapma böyle ama, yani öne sürdüğün sebeplerin hiçbir akılcı tarafı yok, bunu sen de biliyorsun.”

Hafif bir silkinişle kendini adamın kollarından kurtardı, neşesi iyice kaçmıştı,

“Her şeyin akılla açıklanması gerekiyor mu? Ya da duyguların ille bir sebebe bağlanması şart mı? Ben de bunu anlamıyorum. Sen hiç sebepsiz yere bir duyguyla dolmaz mısın?”

“Hayır, her zaman bir sebebi vardır.” Gülüyordu

“İyi ya o zaman, ne tartışıyoruz ki biz. Kapatalım bu konuyu.” Yerinden kalkıp tabakları toplamaya davrandı.

“Ama uzatıyorsun yani.”

“Hayır uzatmıyorum, tersine kapatıyorum. Hadi televizyonu aç, bakalım güzel bir film var mı?” dedi gülümsemeyi başararak. Bulaşık tabakları mutfağa taşıdı, büyük bir meyve tabağı hazırladı. Yazdan arta kalan rengârenk meyveler tabağın içinde bir sanat eseri gibi duruyordu.

“Sobayı yakmamı ister misin? Akşamları serinliyor ne de olsa.”

“İyi olur canım, dur ben yakarım.”

Doğalgaz sobasının çakmağına bastı

“E yanmadı!”

“Şalteri açmadın ki”

“Her seferinde kapatıyor musun?”

“Yoo… Ben bu hafta hiç yakmadım sobayı. Güneş alıyor burası, biliyorsun, henüz gerek bile duymuyorum.” Yine bir şey hatırladı, tam ağzını açacakken vazgeçip dikkatini televizyona verdi. Aslında aklına gelen; sabahlara kadar borulardan gelen acayip seslerdi. Böyle eski evlerde sık rastlanan bir şey olmalıydı. En azından kadın kendini böyle avutuyordu.

Şarabın güzel, gevşeten etkisi, romantik bir filmle birleşerek geceyi her zamanki performansına yükseltti. Uyuduklarında saat dördü çoktan geçmişti.

Ertesi gece bir arkadaşının doğum günü partisine katılan kadın eve saat ikide geldi. Dış kapıyı açmaya uğraşırken arkasından gelen sesle irkildi.

“Buralarda muhtar Ahmet Bey’in evi varmış…”

Adamı yalnızca bir an gördü ve yanına yaklaşmasını beklemeden kendini içeri atıp demir kapıyı şiddetle kapattı. Muhtemelen bir sarhoştan fazlası değildi ama kadın, gecenin ilerlemiş saatinde olası bir riski göze almak istememişti. Şiddetle kapanan demir kapı apartmanın içinde neredeyse küçük bir patlama etkisi kadar ses yaratmıştı. Buna feci şekilde pişman oldu. Bu saatte insanları yataklarından zıplatmak tam bir rezaletti.

Her defasında bitmeyecek gibi görünen dik merdivenleri hızla tırmanmaya başladı. Işık sönmeden bir seferde yukarı ulaşmak istiyordu. Ne var ki üçüncü katla dördüncü kat arasında bir sürpriz onu bekliyordu. Tam üç basamak yukarısında iri, koyu kahverenginde bir fareyle göz göze geldiler. Her ikisi de kıpırdamaya cesaret edemiyorlardı. Neredeyse otuz saniye donup kalan Nermin çareyi, kenara çekilip yolu boşaltmakta buldu. İyice duvara yapışıp bekledi. Fare önceliğin kendine verildiğini anladı ya da her neyse, hızla atılıp kadının yanından jet gibi geçti ve aşağılarda gözden kayboldu.

Kadın, bu vartayı da atlattık gibisinden derin bir nefes alarak yoluna devam etti. Bu merdiven yolculukları kendinde sıklıkla garip bir düşünceye yol açıyordu. Sanki bu merdiven, bilinciyle bilinçaltı arasında bir köprüymüş gibi geliyordu ona. Ve her aklına gelişinde fikrin saçmalığına gülüyordu. Zaten evine “kartal yuvası” diyordu; dünyadan, her şeyden uzakta, bağımsız bir bölüm!

Fareyle yaşadıkları özel anlar zaman kaybettirdiği için ışık beşle altıncı kat arasında söndü. Kadının korktuğu da buydu zaten. Karanlıkta yürümek ona hep zor gelmişti. Bulunduğu noktada çakılıp kaldı, aklıyla aşağıya mı yukarıya mı daha yakın olduğunu tartmaya çalışıyordu. Sonunda aşağıya daha yakın olduğuna karar verip, dikkatlice ve milim milim yoklayarak üç basamak indi. Işığın fosforlu düğmesini görmüştü. Biraz rahatlayarak bir basamak daha indi.

Tam o anda karanlığın içinde, o daracık yerde yüzüne bir rüzgâr çarptı. Bunun sebebini algılaması da yine talihsiz birkaç saniye yitirmesine yol açmıştı. Karanlığın içinden güçlü bir el öndeki sol bileğine yapışarak şiddetle çekti. Kadın bu çekişin etkisiyle son basamağı adeta uçarak indi ve kendini feci bir kokunun içinde, kapana sıkışmış buldu. Kapı arkasından yavaşça ve itinayla kapanmıştı; ama o artık durumu anlama kıvamındaydı.

Kadınsı Şüpheler” için 2 Yorum Var

  1. Epey sürükleyici ve güzel bir öykü. Seviyorum böyle farklı konuları, hele bir de bun şekilde sürükleyici anlatıldıysa. Tabi keşke sonu biraz daha uzun olsaydı dedim. Yine de tahmin edebiliyorum neler olduğunu. Bu tarz şüpheler bir kadın olmasam da bende de var, benzer düşüncelerden kaynaklanıyor demek ki 🙂

    Ellerinize sağlık.

  2. İŞte bu tarz öyküleri çok seviyorum 🙂 Korku desen var, gerilim desen var; tam kıvamında.

    Ellerinize sağlık çok güzel bir hikaye olmuş.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *