Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kalenderî

“Benim dediğin bu toprak, bu sağnak yağmur
Dolanır, dolanır, tutar elinden; durulur bulanır çamur”
Nada – Gılgamış

Susuz, çorak ve neredeyse anlamsız bir hayat… Gözerimi boyunca ve her yönde doğruca yapılan bütün yolculuklarda karşılaşılacak yegane şeylerdir bunlar. Çölün sunabildiği varoluş şekilleri, kuru toprağının çaldığı şeyleri ve cansız atmosferinin verdiği işkencesi… Bütün bakışların görebildiği tek gerçeklik gibi…

Yanılan bakışlar onlar. Hiç birisi bu tüm sinir hücrelerini kavurup işlevsiz bırakan sarı düzlükte saklanan serabı algılayamazlar. Onu görebilmek için çok özenle bakmak lazım; Düş’e dalmak ve çölün sunduğu olanakların dışındaki gerçekliğe çıkmak lazım. Kişisel görülerin ötesinde ama mucizelerin daimi etkisinde hareket edildiğinde gizem fark edilecektir. Zaten, O da kendisini açık edecektir.

Şimdiki gibi. Bu seslenişin izindeki bizlerin az ileride göreceği sanat eseri…

Çölün yüreğine saplanmış bir yaşam meyvesi sanki. Parlıyor, Güneş’in körcesine ilerleyen ışıklarını dize getirip kendisine işlememelerini sağlıyor. Bir tür vaha; imkansızlığın şekillendirdiği mimari harika… Tüm ışıltısına rağmen bu uzaklıktan bile görülebiliyor duvarlarına tırmanan yaşam zerreleri. Sanki bütün bu kum taneleri çöldeki ıssızlığa acımış, kenarlarda toplanarak merkezi burası olan bir huni yapmış; sanki diyardaki tüm canlılığı buraya akıtmış. Damla damla toplamış, renk renk bu duvarlara cuvamış. Bir kale önümüzdeki. Her şeyin aynılığını ve anlamsızlığını koruyan, ondan bütün değerlerini çalıp diyarı ıssız bırakan. Kat kat uzanan kuleleri duvarlarıyla yarışıyor, dizi dizi dağılan kum tepelerini çook gerilerde bırakıyor.

Bu noktadan sonra yapılabilecek yegane anlamlı şeyi yapıyor ve onun merakımızı selamlayan pırıltılarının doğrultusunda ilerliyoruz. Ayaklarımızın altındaki kumlar bizi çekiştiriyor, geçip geldiğimiz diyarlardan beri taşıdığımız hikayeleri dinlemek istiyor gibi görünüyor. Sadece yağmura susamış değil bu topraklar, aynı zamanda öykülere ve yaşama da aç kalmışlar. Hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey olmadan geçirilmekte olan manasız sonsuzluklar…

Kaleye yaklaşırken onu çepeçevre saran çölde gizemli çizgiler fark edilmekte. Bakışlarımızın odağına alınmak için yalvarıyorlar, sağa sola yalpalayarak dev yapıya doğru yaklaşıyorlar bu umutsuz sarı denizde. Ona değil bize umut oluyorlar; ona değil bize göz kırpıyorlar. Kara kara küçük noktalar… Taleplerine göz kısıyoruz ve sadece onlara bakıyoruz. Bilinmezlikten gelen insanlar bunlar. Tasavvur edilemez yolların tozlarını kumlara karıştırıyorlar. Bizim gibi; sahi, biz nereden çıktık ki?..

Herhangi bir cevap bulabilmek için görülebilecek bir şeylere bakınıyoruz. Ardımıza, önümüze ve hep ötelere… Fakat kendimiz dışında hiç bir şey bulamıyoruz. Biz ve bu yapının merkezi… Cevapları kendi kendimizden saklarken birbirimize sunmak üzere kaleye daha da çok yaklaşıyoruz. Orada her şey çözülecek, çölü her bir kum tanesini avuçlarcasına saran bu anlamsızlık da çözünecek. Onu tutan herhangi bir şey olmalı; yoksa, akışkan tepelerin hepsi kendilerini boşluğun içine bırakırdı. Tıpkı bu kale gibi. Değersizliğin bayâ rastlandığı bayağılık havuzunun tüm baskısına karşın, onu sağlam ve canlı duvarlarının içerisine taşırmayan gizemli mimarinin kendisi. O da bir şeylerden sakınıyor adeta; kendisini bir çukura kapatmış, Güneş’ten saklanılamayan bu diyardaki ışıltıları kendisinden uzaklara doğru saptırmış. Kendisini kullanarak yaşıyor. Yoksa… Ziyaretçilerini ne yapıyor?

Düşüncelerim tüm araziye böylece dağılıp bir şeyler bulmaya çalışırken bedenim arazi boyunca ilerleyip o harikalar alametine erişmişti bile. İlkin, surların kendilerine yönelen kapılarına sığışmaya çalışan mültecilerin kakofonisi geldi üzerime. Tek tek nağmeleri onları seslendirenlerin öykülerini bir bir ifşa edecekken, anlağımıza yaptıkları yığıntı bütün bedenimize yapıştı kaldı. Üzerimizde dolanan bu bilinç kusuntusu sayesinde bizi de kendilerinden yaparak şaşkınlığın ve ürkek nidaların risalesi olmamız sağlandı. Şimdi, surlardaki gedikten bizim için kusursuzca konuşlanmış olanının içinden geçerken kale arazisine kıstırılmış havadan çeşitli kokular alıyoruz. Yaşamın çürüyüşü var bu karışımın içinde. Ölme sürecindeki herhangi bir gövdenin minik kıpırdanmaları değil sadece, aralarında akan ölümün gölgesini de içermekte. Bir his, bir nefes olarak aramızda dolanıyorlar ve belki de aramıza katılıyorlar.

Kalenin her bir yanına oyulmuş kapılardan içeriye doluşan insanlar gibi kokmuyoruz, üzerimize sinmiş bir tür dehşetin burcu burcu uçuşan aromasını taşıyoruz. Biz, ırak diyarlardan gelenler, kendi hikayelerimizi de pişimizden sürüklemeseydik burası hala böyle kokar mıydı acaba. Farklı yolculuklar ama benzer duygular… Yolların acımasızlığını pekala yansıtıyorlar.

Başka bir acımasız daha belli ediyor kendisini. Duvarların iç taraflarında, hunharca yayılmış fakat güneşten canlılık değil kuruluk almış bir sarmaşık dolanmakta. Onun her gözeneğine nüfuz etmeye çalışıyor gibi görülüyor, içine işlerken kendisiyle birlikte pul pul döküyor. Nahoş ve soluk renkli meyvelerinin tadı bu uzaklıktan bile ağzıma dalga dalga yerleşiyor.

Avlu bizi çepeçevre sararken meraklı gezginler dışında hiç bir şey göremiyoruz, onun yüreğindeyiz fakat yüreğin görevini şu anda biz üstleniyoruz. Ne surlar ne de surların koynundaki çeşit çeşit kapılar var. Ezelden beri burada, meyusiyet çölü düşlemlemesinin ortasında dikiliyoruz sanki. Bekleyişimizde o kabus dolu, kavurucu coğrafyadan bir şeyler var. Umutsuzluk… Belki, ama daha çok yekparelik gibi… Herkes o küçük kum taneleri gibi dizi dizi bekleşiyor ve bir şeylerin olmaya başlamasını umut ediyor. Herhangi bir değişiklik, bu insan çölüne amacını anımsatacak bir etkinlik… Bu istendikliğin enerjisi kafalardan ayrılan soluklara binip atmosferi şekillendiriyor şimdi.

Etrafa bakınırken algımıza girip duran bir kesitin farkındalığı işliyor içimize. Boşluktaki tek bir nokta gibi çekiyor bakışları ve kendisine ayırıyor bütün bir anı. Onula ilgilenmek, daha fazlasını görmek istiyoruz ama gördüğümüz kadarıyla tüm bu kalabalıktan ayrışmaktan da korkuyoruz. Herkes etrafına bakınmaya devam ederken bizim göz yuvarlağımız da o tarafa yönelmeyi sürdürüyor.

Karşı konulamaz bir çekişi var. Koca çölün bilinmez yordamlarında ilerlerken bilinçsizce bu kaleye yönelmemizin aksine, sınırından geçtiğimiz gibi, bir farkındalık zihnimize yerleşti. Duvarların içerisinde her şey bir diğerine uzanıyor, onunla birlikte ve ona rağmen tanımlanıyordu. Bir tür bilgi fırtınası… Gerçekliğin tüm yırtıcılığıyla suratımıza çarpıyor ve bayık hallerimizden bizi muntazamlıkla ayırıyordu. Onun zorbalıkla zihnimize tutuşturduğu parıltıyla ilgileniyoruz şimdi.

Biraz ötemizde… Kalabalığın henüz erişmediği yerde… Avlunun alametifarikası bizi çağırıyor kendi güzelliğiyle birlikte. Pürüzsüz taştan bir insan figürü… Selamlıyor, yargılıyor, hoşnutsuzca içe kapanıyor; kibirli, öfkeli, çekici… Hakkında ne söylenmeli?.. Surları donatan çeşit çeşit bitkilerin farkında, kendi farkını da sunuyor onlara. Bu ne ihtişam!.. Gözlerini üzerimize dikmiş bakıyor durgunca; bizi daha yakından görmek için yamacına çağırıyor adeta.

Zorlukla mı ilerledik bilmiyoruz; kendimizi onun huzurunda fakat bitkin halde buluyoruz. Kudret, dehşet, korku… Hepsi onun donuk yüzünden geçiyordu o anda. Şimdiyse keder, sevgi ve hiddet vuku buluyor o suratta. Yine de, tepemizde dikilirken her şeye kadir bir vakarla sunuyor tüm kadimliğini bir anda. Her anda.

Elimizi uzatmalı ve onun karşı konulamaz akışına katılmalıyız, pürüzsüzlüğünden dökülen soluk gerçekliklere binerek bin diyara dağılmalıyız.

Uzanıyor parmaklarımız ve son duyusunu da kullanıyor buradaki tüm hayatımız. Onu hissetmek… Yürek gibi atan, sıcacık… Çöl güneşinin daimi yakıcılığından farklı, kendisine has spektrumda dalgalanan bir sıcacıklık onunkisi. Parmak uçlarımızdan içimize doğru geçtiği de düşünülürse: Bizimkisi!..

Bunca güç, bunca hissiyatın ayrıntıları içimizde kabarmaya başladığı halde, hiç birisi uzun süre tutunamadı bizde. Kusursuz silüetin ötesinde bir ses duyulmaya başladı. O sesin sisli fısıltıları arasından yaşlıca birisi çıkmaya davrandı. Az önce yaptığımız şey, bu minik yaramazlık olmasaydı en önde olamazdık. Fakat, biliyoruz ki, gruptan da biraz ayrı kaldık.

Belki de bu yüzden onun sözleri içimizi çekiştirmekle yetinmedi ve bizi peşinden sürüklerken anlam dünyamızın neliğine de nüfuz etti. Yaşlı birisi ki sözleri pekala dinlenmeli.

%=%

Başlangıcı nasıl tanımlarsınız? Ya da, şekillenişi?.. Varlığa gelişi; ve, elbette; varlıktan çekilişi? Şu anda, burada, bir şeyler olmakta, değil mi? Sizi oluşturan parçaların nereden ve nasıl geldiğini bilmeden ne olduğunuzu, ne olmakta olduğunuzu kavrayabilir misiniz ki?..

Size başlangıcı anlatacağım. Sizinkini değil elbette, her şeyinkini… Nelerin geçip giderken hangi nişanelere hangi motifleri nakşettiğini…

Dinleyin! Duyuyor musunuz? Rüzgarın sesini; yer yüzünün bu engin nefesini?.. Topraktaki uğuldamayı peki?.. Ya da, yüreklerinizdeki alevin hevesli bekleyişini? Peki, bunlar birbirine karışırsa ne olur? Her birisi bir diğerine uzanırsa; rüzgar o alevi harlarsa ve taşıdığı binbir kokuyla huşunuzu kazanırsa?.. Yeryüzü ayaklarınızın altından çekilmez mi?

Varlık’ın fısıltılarını dinleyin sevgili insanlar. Onun daima dokumakta olduğu öyküyü dinleyin.

Her şeyin başladığı noktada ve tüm ihtişamıyla dalgalanan ulu okyanus, bütün varlık alemini kendisine ayırırcasına uzanmakta. Göğe adeta meydan okuyor ve tüm heybetini onun altına seriveriyor. Parçalarını oradan oraya akıtırken başlatıcı ilke olmanın tüm gururuyla çalkalanıyor. Onun saygısını kazanmak isteyen gökyüzü, dev dalgaların arasına gönderdiği elçilerinin bu güzellik karşısında hayretle ulumasına seyirci kalmak zorunda. Yine de, biliyor ki, gizemli şeyler dönüyor oralarda.

Bu, nümayişkar mavi kütlenin gökyüzüne kadar sıçrattığı berrak kıvılcımları, sadece okyanusun kendisi tarafından ele geçirilebilen bu coşku damlacıkları saklıyor devinimin mihraklarını. Hayat o tanecikler arasında barınıyor; gözeneklerinde nice yaşamlar çevriliyor. Kutsal doğumun yegane mağaraları…

Bütün alemin arkhesinin bu küçük nedimeleri bir an durulduklarında, kendilerinden çok daha büyük akranlarını açık ediyorlar ardlarında. Dev girdabın hudutları beliriyor; okyanusun sıçrayan zerreciklerine nispet edercesine kendi yavrularını etrafında şekillendiriyor. Bi dolu kıvrım kıvrım ufaklık, ana girdabın çevresinde, kendi boyutlarına yaraşan kısacık ömürlerince yaşayıp gidiyor. Sonsuz yaşamın sonsuz sayıdaki yuvasında, okyanusu dolduran sonsuz damlaların arasında olduğu gibi, yüzeydeki bu çöküntünün de ortasındaki boşluğa bir şeyler sıkışıveriyor.

İç çekercesine, gezegenin katı yüzeyine doğru alçalan bu olgu, gökyüzündeki atmosferi de peşinden sürüklüyordu. Tüm süreç boyunca; sudaki burgaçlar oluşmaya başladığında… Dönüyor, dolaşıyor, iç çeken gürültüsü ile havayı kışkırtıyordu.

Şimdiyse, uzayın boşluğuna terk edilen uçarılığın zifiri bakışlarıyla birlikte, bu alacakaranlık vaktinde, hava da katılıyor etkileşiminin duygusal şekillenişine. Yükseklerde salınmanın sahte vakarı, yerini hiddete bırakıyor. Tüm göğü dolduracak kadar büyük öfkenin yöneldiği yerde bu yönelişin kaynağı da görülebilmekte:

Okyanusun gururlu kükreyişi… Kendi başına yayılamayan; kolaylıkla manüple ettiği Hava’nın çığlıklarında vuku bulan seslenişi… Azametin mavi gazları o haykırışlarda kendisini gördü ve gördüklerinde de acizliği yüzüne tükürdü. İşte, bütün bir öfkenin temeli bu noktada atılıverdi; fırtınanın gözünde bir çılgınlık yükseldi.

Cinnete henüz kapılmamış esintiler bile kaçacak yer aramak için dönüp durdukça bu hengamenin içine çekilmiş oluyor. Girdabın kıskacının içinde ama onu aşacak şekilde bir kargaşa yerleşiyor göğün yüreğine. Karanlık semanın ötesinden ayrılıyor, inmeye başlıyor yer yüzüne. Kendi üzerine katlanan ve katlandıkça cüretkarlaşan bir hortum şeklinde!

Önceleri girdapta şekillenen çevrim, şimdiyse bu girdapta dirimlenmekte. Erişmeye başladığı yeni bedeniyle şöyle bir esnemeye ve sınırlarını keşfetmeye girişmekte. Gövdesinden tek bir bacağını uzatıyor işte, yeryüzünde yürümeye hazırlanıyor bu hareketiyle.

Güneş’in sevecen ama ısrarlı bakışları ivedilikle engellenmeye başlıyor; tüm gökyüzü bulutlarca karanlığa cuvanıyor. Birazdan olacakları görmemeli, hiddetin birikimini bilse de olumsallığını asla keşfetmemeli. Bu güzel, keyif verici sıcaklık yuvarlağı için hikaye bu noktada sona erdi.

Hiddetin debelenmesi esnasında hortumun kolları bilinçsizce, etrafta savruluyor, diyardan kopardıklarını kara bulanıklıklar halinde kendisine katarak Hava’da çekip çeviriyor. Tam da bu noktada, fırtınanın başka şeylerle etkileşime girdiği anda bir farkındalığın oturduğunu görüyoruz onun savurganlığına. Bir sistematik, iç işleyişinde çok gerçekçi bir dinamik… Hiddet şiddete evriliyor o noktada, Hava bayılıyor bu yıkma gücü olayına.

Fırtınanın gözüne bakıldığında, onun hoşuna gidenler görülebilir neliğinin merkez noktasında. Çocuksu çoşkusu mesela; umursamaz atılganlığı; yönetilemez ve yönlendirilemez varlığı… Parçalamanın, katılığın özüne nüfuz edip ona sahip olmanın şehvetli farkındalığı… Nelere sebep olduğunu hissediyor elbette. Hissediyor, çünkü, kendisine ayırdığı şeylerle devamlı sohbet ediyor. Islık çalarak içinde dolanmalarını o mel’un gözünden seyrederken sahte tezahüratlarla gaza geliyor, dolduruyor içini dışını.

Zamanla, kendi zevki için köleleştirdiği parçalarla bir sıkıntı yaşamakta. Henüz fark edilememiş bir sıkıntı bu, ne kendisi ne de etkisi için. Kendi içinde bir şeyleri döndürüyor ama bunu yapmak için kendisini de döndürmek zorunda. Gezegenin yüzeyi boyunca dolanıyor, dolanıyor…

Kendi savurganlığının ölçütünü dört bir yana haykırırken bir misyoner gibi, yüreğindeki birikime köle olduğunu göremedi ki… Hepsini tek seferde süpürme hevesiyle okyanustan ayrılıp taa ana karanın ortasına gelmişti. Dört bir yandan, bin bir kokuyla sarıldığını da o an fark etmişti. Yaptığı şey dizgeli bir cinayetti!

Kokuların içine ufak ufak sinmeye başladığını nihayetinde hissediyor elbette. Onu sardıklarını, parçalarını oluşturduklarını, aralarına alıp yatıştırdıklarını… Neden buna izin veriyor; neden yozlaşmaya karşı direnmiyor? Cevapları Toprak’ın yüreğinde yatıyor: Şefkat… O, Hava’ya şefkat sunuyor.

Etkin olanı bir anda yumuşatan, edilgen elementler yaratan muhteşem cazibesiyle hortumu dinginleştiriyor bu katiyette. O’ysa buradan, beyaz bulutların masumluk abideleri olduğu noktadan yayılmayı değil, Toprak’a sarılmayı dilemekte. Şaşkınlıktan spontane dilinde konuşmaya başlamış Hava, bu katı kütlenin neresine erişeceğini bilemeyince hemencicik minik esintilere bölünmeyi denemekte.

Kendiliğinden şekillenen duygular, itkiler ve hırs olmaya tenezül etmeyen garip harmanlamalar… Toprak, bu naif edimlerin değerini görüyor ve neredeyse ona aynı anda karşılık veriyor: İçine ince ince işleyen ve bin parçasıyla her bir köşesine erişen rüzgarları partner ediniyor. Böylece başlıyor destansı bir dans ve dönüşümden oluşan bir harika sekans.

Ormanlarda yapraklar, ovalarda boz kırlar; çöllerin üzerinde ince kum fırtınaları var. Bu da bizi etkileşimin bir diğer özerklik noktasına getiriyor; Hava’yla birlikte hareket eden Toprak unsurlarından çıkartıp, O’nun koynuna bırakıyor.

Şefkat… İlişikliğin temel ilkesi olan hakikat. O ki kainattaki bütün güçleri birbirine bağlıyor, her yerine uzanmaya çalışırken kendisini alabildiğine açıyor. Huzurun özünden oluşan bir yatak, bütünleşmenin varlığa geldiği bir uzam sunuyor. Bu bonkörce dağıtılan sevgiye kendini bırakmak yersiz mi? Onun seni sarmasına, varlığının da ötesine, geçmişe mıhlanmış anılarına bile işlemesine izin vermek?.. Fakat şefkat, evrendeki diğer her şey gibi, kavranabilir değil mi? Onu yaşayan kişi şefkatin tözünü hissetmez mi? Tüm bilinebilirliği onu sınırlıyor, şefkat bile yayıldıkça incelmek zorunda kalıyor.

Yozlaşma ve yıpranma. Şefkati dağıtırken, sevdiceğiyle dans etmesi üzere azat edilen her yaprakta, yavaş yavaş azalma; tükenme; nihayetinde, bitme.

Toprak’a da bu oluyor. Şefkatini dağıttıkça, ruhu, erozyona uğruyor. Gezegende gezdikçe tüm yapraklar dökülmeye, bütün çalılar ahenkle raks etmeye, her bir kum tanesi diğerlerini unutulmuş nedenlerle terk etkeye başlıyor. Alışıldıklık, diyarın örtüsü oluyor böylece. Toprak ise nadasa bırakılıyor kendi umursamazlığı içinde.

Özellikle burada, Toprak’ın metanetinin cefakarca ortalığa saçıldığı çöl kumları arasında… Göğsündeki eksikliği gidermek için şefkatin yağlı yollarında kaya kaya hedefine ulaşmaya çalıştıkça parçalanmış, tane tane dağılıp kendi özünde bir sürü delik açmış: Dokunduğu yüzeyi de yıpratan, kendisi gibi parçalayan bir sürü çizik…

Tüm bu yozlaşmanın arasında, yine de, bir bütün olarak kalmış. Parça parça kum zerreleri, ancak Toprak’ın dirayeti sayesinde, kendisini salıp da yokluğa karışmamış. Şu halde, kumdan tepelerin oluşturduğu sıra sıra çizgileri oluşturuyor bütün çiziklerini.

Bütün yoğunluğuyla çekiştiriyor etrafındaki var olanları kendisine doğru ve kararlıca. Işıldayan gökyüzü altında kızıyor, kızarıyor. Ve kendi kızgınlığıyla, Su’yu buharlaştırıp kendi kendisini infaz ediyor.

Evrendeki hareketin soyutlamasıyla elde edilmiş bütün bu süreçlerde hangi element eksik, fark ettiniz mi? Şeyler arasındaki ilişki. Ateş, elbette. Düşlerin bizzat kendisi… Hayalkar edimlerin biricik özeği.

Her elementteki her-şeyi kaynatır, hareketlendirir; onları varlığa gelebilecek kalıplar için şekillendirir. Böylece, bütün kainatın hepsi Düş ve düşler arasındaki bağıntılardan ibarettir. Onu tüm yaşamınızda hissedebilirsiniz, her yolculuğunuzda deneyimleyebilir, baktığınız her şeyde görebilirsiniz. Dikkatle düşünürseniz, bazılarımızın Ateş’in anaforunu hissetmek için semazen olduğunu pekala bildiğinizi fark edersiniz.

Burada birisi vardı. Aslında, hepiniz bakındınız onun gaipliğine karşı. Semalarda semahın huzurunu aradı, her elementin kendisine has anaforunda dolandı ve nihayetinde buraya vardı. Gördüğünüz bodur ağacın altına, yaprakların döne döne düşüşündeki özelliğin, kütlelerin Hava’yla etkileşimindeki düşlerin arasına uzandı. Bir ilham, Düş’ün herhangi bir parçasına daha yoğunca ulaşmaktı amacı. Ama… Elbette, her şeyi hikayenin içerisindeki geçmişte kaldı.

Müzisyen enstrümanını taşır, bizimki de girdabını… Ateş’in dalgalanıp duran semazen raksını… O bir yazar, düşlere tamamen dalmalı. Bu şekilde bakıldığında, temiz bir metot gibi görünüyor, değil mi? Ağacın altında uzanacak ve döne döne dökülen yaprakların arasındaki iletişimde ilhamın kıpırdanışlarını kollayacaktı. Trans haline giren keşişlerden uzakta; düşüncelerinden yavaş yavaş sıyrılarak algısını kapatan, Hiç’e teslim olan karaltılardan kaçınarak ilerlemeye çalışmaktaydı. Kendi ufkunda, uzanabildiği kadar uzağa… Hiç’ten, kopuşun kendisinden ırak diyarlara…

Evren’e yapılan kocaman bir kucaklama, bağıntıları açacaktı ve algısı her-şey’de tamamlanacaktı. Ne kadar çoğunu algılayıp gerçekliğe karışırsa, Düş’ün girift ağlarının o kadar derinine dolanacaktı.

Fakat, ufku böylesine dar olan birisi Dünya’nın eğimini kavrayabilir miydi? Onun kendiliğinden sunulan bir tepsi gibi dümdüz ilerlemediğini, içerisinde bin ayrı istikamete meylin de barındığını nasıl görebilirdi ki?.. İlhamı hediye sandı; düşlerin paketlenmiş şekilde takdim edileceğini, her şeyin basite indirgenebileceği düşündüğünde yanıldı. Oysa, Hiç ve Düş bütün diyarları sarmalamaktaydı.

Algısını öyle çok açtı, bağıntılar arasına öyle çok daldı ki hiç bir şeyi o hengamede seçememeye başladı. Girdiği yerden değil ama Hiç’ten çıkmıştı. Varlığın esir çemberinin diğer yakasıydı orası.

%=%

İhtiyarın sözleri hepimizi etkisi altına almıştı. Açıkladıklarındaki gerçekleri görmekle kalmamıştık, onların gerçeklikteki karşılıklarına da bakınmaktaydık. Evet, yaprakların gölgeleri arasında sükunetle bekleyen insan figürüne, kendi kendisine demlenirken dokunarak algısına girdiğimiz o şekle…

“Hepinizin de gördüğü gibi, burası ölüyor. Güzelleştirmesi için dikilen bitkiler hayatta kalabilmek için surlara tutunuyor ve ölümlerinin ağırlığıyla tüm mekanı da peşinden sürüklüyor. Cankurtaranını boğan kazazedeler gibi… Kazaya hepimizi dahil ediyor.

Bu insanın da aynısını yaptığını görebilirsiniz. Sonuçta, bizim bulunduğumuz anda, neredeyse her şeyi algılamakta. Bir şekilde anlağına dokunan her şeyi… İçinde saklamakta. Ona uzanan ve zihnine işleyen her bir şeyi… Yine de, hiç birisini seçemiyor elbette; bütün kainatın ilgisine erişememekte.

Bu noktada şu soruyu sormadan edemiyorum: O çemberde bir tür attığında, idrakı açıldığında neleri bilip de tanrısal yargılamasına dahil edecek ve kıyametin açıcılığıyla hangi sırlarımızı herkesin önüne serecek?

Selçuk Gökhan Kalkanoğlu

Büyüyünce yazar olacağına kendini inandırmış bir yavrucak. Öykü, çizgi roman, radyo tiyatrosu ve video oyunu alanlarında şansını deniyor. Yaratıcı sohbetten ve güzellikleri paylaşmaktan da çok hoşlanıyor. Yazılarına http://yordamsiz.blogspot.com/ isimli blogunda ulaşmak mümkün.

Kalenderî” için 2 Yorum Var

  1. Geçen aya nazaran daha akıcı okudum. Fakat senden mi kaynaklanıyor, yoksa ben mi yazılarına alışıyorum, bilemedim.

    Okurken, düzeltme yapmadan yolladığını tahmin ediyorum. Bunun için yanlışları görmezden geldim.

    Hikayenin ilerleyişi harika. Aralardaki uçurumları gayet iyi bağlamışsın.

    Daha önce de söylediğim gibi, genele değil de psikoloji okuruna yazıyorsun. Eğer böyleyse eleştirecek tek birşey bulamadım. Fakat genele de yazma niyeyindeysen, tek bir nokta gözüme çarptı.

    İmgelemelerin oldukça farklı ve kuvvetli. Fakat bir cümlede birden fazla okuyunca tıkanıp kalıyorum. Başa dönüp cümleyi tekrar okuyorum. Fakat bu sırada paragraf aklımdan çıkıyor.

    Bir ay süresi içinde, kelime sayın oldukça yüksek. Yazının yoğunluğunu da göz önünde bulundurursak rakam muntazam.

    1. Yorumun için teşekkürler derim.

      “Geçen aya nazaran daha akıcı okudum. Fakat senden mi kaynaklanıyor, yoksa ben mi yazılarına alışıyorum, bilemedim.”
      Benzer bir bahsi başkalarından da duymuştum daha önce. Her ne kadar zaman içinde daha da kötüleştiğimi düşünsem de belki de öyle değildir. Veya, “kendi dilim”de yazıyorsam eğer, okuyanlar o dili öğrenebilir demektir bu durumun açıklaması? Bilemedim.

      Evet, öykülerimin neredeyse hiç birisinde düzeltme okuması yapma gayretine giremiyorum. Ya bunu yapmak için yeterince zaman bulamıyorum ya da yapmaya başladığımda okumakta olduğum öykümden nefret ediyor ve bırakıyorum. Düzensiz hayatımın öykücülük kariyerime yansıması… Beni de rahatsız ediyor ve açıkçası arka arkaya yazdığım kötü öykülerden sonra bir süre dinlenip hem teknik hem de diğer anlamlarda toparlanmayı düşünüyorum.

      “İmgelemelerin oldukça farklı ve kuvvetli. Fakat bir cümlede birden fazla okuyunca tıkanıp kalıyorum. Başa dönüp cümleyi tekrar okuyorum. Fakat bu sırada paragraf aklımdan çıkıyor.”
      Bilemiyorum :/ belki de alelacele yazmaya çalışmamla ilgilidir? Bu öyküyü aşırı derecede stresli ve kötü bir ortamda, günde sadece yarımşar saat ayırır gibi yaparak toplamda(yazmak için tabletin başına oturma anlamında) 3 günde bitirdim galiba. Cümleleri düzeltip daha kolay anlaşılır kısalığa veya formata büründürmek için imkanım olmuyor gibi.
      Aslında, bahsetmeyi planladığım bir sürü şeyden dolayı öyküyü hiç mi hiç yetiştiremeyeceğimi fark ettiğimde yarıdan sonraki kısımları delicesine bir özetle açımlamaya giriştim. Bahsedeceklerim tamı tamına öyküdekilerdi ama çok daha fazla ayrıntıya ve bağıntıya girecek ve “basitlikteki derinlik” imgesi üzerinden çeşitli bağıntılar kuracaktım.
      Denizin düzlemsel görüntüsünün girdapla birlikte nasıl çöküntüye uğrayabileceği, basit şeylerin içerisindeki derinliği… Böyle şeyleri de anlatmak istemiştim. Olmadı hiç.

      Aslında, bu öyküyü hiç sevmiyorum ve galiba P.A.P.P.U.S’tan sonra en sevmediğim öyküm oldu 🙂 İmkan bulduğumda ve yazmaya yeniden başladığımda ayrıntılarıyla düzeltmeye ve şekillendirmeye çalışacağım kendisini. Keşke daha içime sinebilen bir şey olsaydı.

      Yine de, tüm olumsuz yargılarıma rağmen, güzel bir yargıyla karşılaşıp da kendimle başbaşa kalmamak keyif verici. Yoksa, o “kendim”i yiyip bitirirdim. Yazarların birbirine göz kulak olması gerekir ki hep birlikte yükselebilelim.
      Bu ay hiç bir arkadaşın öyküsünü okuyamadım ama bir şeylere yorum yapan, yazan, uğraşan veya sadece okuyan kişilerin hepsine tek tek teşekkür etmeyi dilerim. Hepimiz sayesinde güzellikler seriliyor diyarın üzerine.

Selçuk Gökhan Kalkanoğlu için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *