Öykü

Karadelik Kitabevi

“Evrende, insanın her arzusunun karşılığı vardır.”

Karadelik Kitabevi’nin vitrininde altın rengi harflerle cama boyanmıştı bu cümle. İlgimi çekmişti, ama kitapçının adı kadar değil. Kim kitapçısına karadelik adını koyardı ki? İlk bakışta bilimkurgu falan gibi şeylere odaklanan bir kitapçı gibi algılanıyordu. Kim ne yapsın ki sadece bilimkurgu satan bir kitapçıyı.

Ama işte anlayamadığım bir cazibesi de vardı kitapçının. Her sabah sokağımdan çıkıp sola döndüğümde önünden geçiyordum. Her geçtiğimde de sanki daha fazla kendine çekiyordu beni. Biraz ilerideki trafik ışıklarından dolmuşa binene kadar da “bir akşam eve giderken uğrayayım” diye geçiriyordum içimden. O cuma sabahı, dolmuşa yürüyüşümü biraz da ağırdan alırken, kitapçının kapısında asılı olan “24 saat açık” yazılı kartı fark ettim. Yirmi dört saat açık bir kitapçı bırakın İstanbul’u, dünyanın herhangi bir yerinde var mıydı acaba? Bu kart, kitapçıya dair bendeki merak kovasını taşıran son damla olmuştu. Yavaş yavaş kendine çekmişti beni karadelik… Ama şimdi gitmeyecektim kitapçıya. Akşam eve dönerken de gitmeyecektim. Mademki yirmi dört saat açıktı, en olmadık vakitte gidecektim o kitapçıya!

Birkaç hafta sonra üç haftalık zorunlu yaz iznime başladığın gün eve giderken yine önünden geçtim kitapçının. Birkaç gün sonra gelir bir şeyler alırım diye düşündüm. O akşam, ertesi sabah erken kalkmayacak olmanın da rahatlığıyla eve gider gitmez hemen salondaki “sonsuz uyku kanepesi” olarak adlandırdığım koltuğa gömülüp bir güzel kestirdim. Uyandığımda saat dokuza geliyordu. Bir şeyler atıştırdım, kahve yaptım ve salona döndüm. Üç haftalık iznimi en sevdiğim yerde, hatta defalarca söylediğim gibi, hayatımın kalanını seve seve geçirebileceğim kitap raflarıyla çevrelenmiş salonumda geçirecektim. Elimde kupamla “bir ara okunacaklar” raflarının karşısına dikildim. Evimde birkaç bin kitap var, ve itiraf ediyorum ki bunların yaklaşık üçte biri “bir ara okunacak”. Hayır, bibliyomaniden muzdarip değilim. Ben de yeni öğrendim, benim derdim o değilmiş. Benim derdime Japonlar bir isim vermiş: tsundoku! Yani gördüğü her kitabı okumak isteme, alma, evine götürme ve daha önce aynı şekilde aldığı kitapların yanına bırakıp uzun süre – çoğunu hiçbir zaman – okumama hastalığı.

İşte bu şekilde biriktirdiğim kitaplarla dolu raflara bakıp bir türlü kitap seçemeyecek birkaç saati geçirdim. Sonunda uzun süredir okumak istediğim bir kitap geldi aklıma: “Hocaefendi’nin Maşrapası”. Bundan yirmi sene önce okumuştum “Hocaefendi’nin Sandukası” isimli romanı. Çok beğenmiştim. Biraz araştırınca bir de devam romanı olduğunu görmüş, hemen gidip almıştım. Yıllar yılı evden eve sürüklediğim tsundoku yığınının temellerini attığım bir dönemdi. Hiç okumamıştım o kitabı. Uzun süre aradım fakat bulamayınca, yazarına göre alfabetik dizdiğim okunmuş kitaplar bölümüne gittim. Sandukayı hemen buldum ama maşrapa yoktu.

İnternetten sipariş etmek için bilgisayarın başına geçtim. Fakat hiçbir kitap sitesinde yoktu bu kitap. Sahaf sitelerinde de yoktu. Hatta yazarın web sitesinde bile adı geçmiyordu. Yirmi sene önce vardı böyle bir kitap, emindim, şimdi internette neden hakkında tek bir cümle bile olmadığını anlayamıyordum ama bulacaktım o kitabı, mutlaka bulacaktım. O anda aklıma geldi Karadelik Kitabevi. Saat gece bir buçuğa geliyordu. İşte istediğim fırsat! Kendileri değil miydi yirmi dört saat açık olduklarını iddia eden? Hem bunu test etmiş olacaktım, hem de istediğim kitaba hemen kavuşup eve döner dönmez okumaya başlayabilecektim – tabii yine bir yirmi sene daha yığının içinde bekletmezsem.

Giyinip çıktım. Kitapçıya doğru ilerlerken açık olacağını hiç tahmin etmiyordum. Ama köşeyi dönüp de dükkanın vitrinini gördüğümde şaşırdım. İçeriden cılız da olsa bir ışık geliyordu. Yaklaştığımda kapıdaki kartta “açık” yazdığını gördüm. Bir an durakladım, ama sonra girmeye karar verdim. Hayatımın en kötü kararıymış, bilmiyordum.

İçeride kitap raflarından başka neredeyse hiçbir şey yoktu. Derinlemesine uzayan alanın en arkalarında bir masada genç bir kadın oturuyordu. Yaklaşınca kafasını okuduğu kitaptan kaldırıp, “İyi geceler,” dedi. Artık hemen hemen tüm kitapçılarda bulunan, kısacık boylu, büyük yuvarlak gözlüklü, mutlaka kedi dövmeli, sıradan olmasına rağmen birkaç filtrenin kombinasyonu sayesinde Instagram’da oldukça güzel gözüken ve böylece hatrı sayılır bir sanal hayran kitlesi edinen, bol bol kahve ve kitap resmi paylaşan kızlardandı. Tam yerini bulmuş diye düşündüm.

— İyi geceler, bir kitap arıyorum ben.

— Tabii, bakalım hemen. Adı nedir?

— Hocaefendi’nin Maşrapası… Emre Kongar’ın…

“Hocaefendi’nin Maşrapası,” diye tekrarladı kız, “hiç duymadım ama bir bakalım var mı öyle bir kitap.” Önündeki bilgisayarda kitabın adını tuşladı, birkaç siteye girdi çıktı, sonunda bana dönerek, “Öyle bir kitap yok,” dedi. Gözlerindeki ışıltıya anlam veremedim ama kitabı bulma konusunda ısrarcıydım.

— Hayır var, ben aslında almıştım yirmi sene kadar önce ama bulamadım kütüphanemde.

— Tüm kitap satış sitelerine baktım. Sahaf sitelerine de baktım. Hatta yazarın web sitesinde bile aradım, yok!

— Biliyorum, aynısını ben de yaptım. Ama eminim böyle bir kitabın var olduğuna!

Kız gülümseyerek bakıyordu bana. “Yok! Öyle bir kitap yok!” dedi artık eni konu gülerek.

— Gerçekten istiyor musun bu kitabı?

— Evet istiyorum, yoksa gecenin bu vakti neden kalkıp geleyim.

— Bedelini ödemeyi kabul ediyor musun?

— Ne biçim soru bu? Elbette!

— Peki. Ne de olsa evrende, insanın her arzusunun karşılığı vardır!

“Haha! O kitap yok, yok işte, yok! Kurtuldum işte sonunda çünkü O KİTAP YOK!” diye sayıklayarak ve delice gülerek arka taraftaki bir kapının ardında kayboldu kız. Her türlü deli beni buluyor diye düşündüm. Bir süre raflara göz gezdirdim, sonra içeri girdiğimde kızın okumakta olduğu kitabın kapağını inceledim. Hiç duymadığım bir yazarın hiç duymadığım bir kitabıydı. O sırada kız geri döndü. Üzerini giyinmiş, sırtına çantasını asmıştı. Aradığım kitap elindeydi.

Maşrapayı masaya bıraktı ve “İyi okumalar.” dedi sevinç içinde, “birileri gelip de olmayan bir kitabı isteyene kadar ebe sensin!” Sonra da dönüp arkasını gitti. Sanki büyülenmiş gibiydim. Hiçbir yerimi oynatamıyor, tek bir kelime söyleyemiyordum. Sadece gözlerimle kızın kapıdan çıkıp gidişini izledim. Başka hiçbir şey yapamadan, mıhlanmış gibi yerimde durdum bir süre. Sabaha karşı, artık vitrinden içeri belli belirsiz gün ışığı dolmaya başlarken yavaş yavaş masaya yöneldiğimi fark ettim. Tamamen kendi iradem dışında masanın etrafından dolandım, sandalyeye oturdum ve Hocaefendi’nin Maşrapa’sını okumaya başladım.

O gün bugündür kitapçıdayım. Aynı kitabı tekrar tekrar okuyorum baştan sona. Artık zaman mefhumunu kaybettim. Bırakın kaç sene geçtiğini, geceyi ve gündüzü bile bilmiyorum. Dışarıdan geçenleri vitrinden hayal meyal görüyorum. Zaman zaman birileri içeri giriyor ama hep var olan kitapları soruyorlar. Henüz var olmayan bir kitap isteyen çıkmadı. Bekliyorum ama bu karadelikten kurtulma umudumu da kaybediyorum yavaş yavaş.

İşte sonunda sürekli tekrarladığım dileğim gerçekleşmiş, hayatımın kalanını kitaplar arasında geçirmeye mahkûmum. Şimdi çok iyi anlıyorum kitapçının vitrininde yazılı cümlenin anlamını. Ve sürekli o uzun burunlu falcı çocuğun dediklerini düşünüyorum: “Kitaplara çok düşkünsün, iş gelecek başına, yapma!”

Karadelik Kitabevi” için 4 Yorum Var

  1. Aslında hoş bir öyküydü. Biraz daha renkli ve detaylı olsaydı daha güzel olurdu.Dükkanın raflarında isimleri kulağa tuhaf, acayip ve egzotik gelen kitaplar olsaydı keşke. Fiyakalı İntihar Teşebbüsleri, Peygamber Dublörlüğü,Melek Yüzlü Şeytanların Şeceresi, Alçaklığın Evrensel Tarihi, Yeryüzündeki Kuyuların Esrarı, Ölü Yiyiciler Ansiklopedisi, Uzak Felaketlerin Kardeşliği, ya da Leş Kargalarının Türeme ve Masum Görünme Şekilleri gibi. Bunlar Toptaş’ın Uykukarın Doğusu romanında bir sahafçıdan alınan kitap isimleri. Toptaş bu kitapları uydururken Borges’den ilham aldığını bu yüzden aralarına Borges’in Alçaklığın Evrensel Tarihi’ni sıkıştırdığını söylemişti. Siz de Kum Kitabı veya Ficciones’i okusanız faydasını görebilirsiniz.

    Öykünün kısa olması da çok iyi bir artı. Başkası olsa iki sayfa daha uzatıp başkişinin yavaş yavaş kitapların içinde delirmesini anlatırdı.

  2. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Öykünün sürprizini ve bu nedenle buluşunuzu çok sevdim.
    Ellerinize sağlık.

  3. Elinize sağlık. Kayıp kitabınız bana Hakan Bıçakçı’nın Büyük Kayıp adlı öyküsünü anımsattı. Orada da rock grubu The Smiths kayboluyordu :slight_smile: Öykünüzdeki tsundoku detayı çok ilgimi çekti. Hiç duymamıştım. Buna benzer mi bilmiyorum ama ben de bazen “ne çok okunacak kitap ne az okuyacak zaman” girdabına kapılıyorum. Ama sonra “ne yapalım evrende zamandan bol ne var, bir gün bir yerde okurum hepsini mutlaka” deyip yoluma devam ediyorum

    Öykünüz güzel, ilk yorumdaki renklendirme kısmına ben de katılıyorum. Şu ebe olmayla ilgili kısım/cümle ise biraz daha vurgulanmalıydı. Biraz daha gizemli bir açılım/çözümleme olmalıydı bence.

    Emeğinize sağlık tekrar
    Kolay gelsin

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!