Öykü

Septhia

Hiçkimse, üç aydan fazla bir süredir orada kalmıştı. Yol arkadaşı büyüğü Şamanla birlikte geldiklerinde yaşamışlardı o meşum olayı. Sade bir törenle rahibelerden ikisini toprağa vermişlerdi. En kötüsü, gören ve konuşabilen kardeşi öldürülünce koca dünyada kendisine yoldaş olan iki kardeşi öldürülünce bir anda kopmuştu dünyadan. Artık ne konuşabiliyor ne görebiliyor ve ne duyabiliyordu. Yürüyen yemek yiyen bir bitki olmuştu sanki. Yine de her nasıl yapıyorduysa hiç yanında ayrılmıyordu. Kara ada mabedini idare eden başrahip onun gönül gözü açıldı, sizden bizden çok daha iyi duyuyor ve görüyor demişti. Büyük salonda günlerce kalmıştı. Önceleri şaman kendisine öğretmişti okumayı ve yazmayı. Yıllar yılı orada burada gezdiği için bu tür işlere zaman ayıramayan genç adam bütün açlığını gidermek için çabalıyordu. Bütün manastır hatta bütün ada kendisine hizmet ediyordu sanki

Ne kadar süre geçtiğini anımsamıyordu. Belki üç ay belki daha fazla. O kocaman salonda kayboluyordu. Ve bir sabah Şamanın erkenden gittiğini öğrenmişti. Bir veda bile etmemişti. Sık sık yanına uğrayan başrahip, “Bu sabah eğitimli şahinlerimizden biri bir haber getirdi. Size en kısa zamanda geleceğini iletmemi istedi,” dedi. Delikanlı şaşırmıştı. Biraz düşününce önemli bir durum olmasaydı böyle sessizce gitmezdi dedi kendi kendine. Bu defa kafasına Onu bu kadar acele gönderen sebebin ne olduğu takıldı.

”Kasor Usta, Khıdara nereye gitti sence,” dedi. Adam, gençten daha fazla yorulmasına rağmen düzenli nefes alıp veriyordu. Bu işi başkalarına öğretecek kadar iyi biliyordu.

“Bilinmez. Ne Kara Adanın havasına ne de Şamanın nasıl davranacağını tahin edilemez,” dedi. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Talime biraz ara vererek. Manastırın altındaki geniş salonların birindeydiler

“Her yere olabilir. Belki adanın güneyindeki kayalık plajdadır belki de dünyanın öteki ucunda.” Vücudunu esnetmek için birkaç hareket yaptı. İleri yaşına rağmen kasları hâlâ formundaydı. Genç adam Kasor ustanın burada çok zaman geçirdiğini biliyordu. Buraya bu ıssız kayalıkların üzerindeki yere geldiğinden beri çok şey öğrenmişti. Tanrı vergisi yeteneğini iyice ilerletmişti. Hiçkimse, başındaki tolgayı indirdi, elindeki küt uçlu kılıcı rakibine doğrultu. O zaman yaşlı adam devam etmeleri gerektiğini anlamıştı.

“Kılıcımı kalbine dayadığımda neler olduğunu anlatır mısın?” dediğinde saçları kazınmış adan başlığını indirirken sadece gülümsüyordu. Sert ve seri hamlelerle rakibine yüklendiğinde genç delikanlı ne yapacağını şaşırmıştı. Üç saniye sonrasında Hiçkimsenin sırtı geniş talim salonunun duvarına yaslanmıştı. Usta vakur adımlarla silah mahfiline giderken öğrencisi olayın nasıl gerçekleştiğini atak halindeyken nasıl bir anda duvara yaslanacak kadar gerilediğini anlamaya çalışıyordu.

Üç gün daha geçmişti Kara adada. İyi hazırlanmış bir program uygulanıyordu. Yine de çevresi üç beş mili geçmeyen bu kayalıktan sıkılmaya başlamıştı genç adam. Bazen dışarıya çıkıyor gözleri ufku tarıyordu. Çok yol aldığına emindi eğitim konusunda. Üç gün önce yaşadığı hâlâ öğrenmesi gerektiğiydi. Rüzgâr hafif hafif esiyordu. Güneş biten yazın sıcaklığını hâlâ üzerlerine salıyordu. Yarım saatten fazla olmuştu yola çıkalı ve terlemişti o öğleden sonrasında. Adımları kıyıya yöneldi. Ayağındaki sandaletleri çıkardı ve tatlı tatlı kıyıyı okşayan köpüklü sulara değdirdi ayaklarını. Kafasını çevirdi ve kendisiyle manastır arasında duran kadına baktı. Tanımasa ve bilmese izlendiğini düşünecekti. Ama arkasında duran bomboş gözlerle sabit bakışlı kişi ne görebiliyordu ve duyabiliyordu. Gün batımına döndü ve yürümeye başladı. Sular ayaklarını yıkıyordu ve paçaları ıslanmaya başlamıştı. Birden bir çığlık duydu. Dönüp baktığında kadın düşe kalka kendisine doğru koşuyordu. Yardım edebilmek için o yöne birkaç adım atsa da eliyle bir yerleri işaret ettiğini görmüştü. Uzakta bir yelkenli belirmişti. Bir nokta halindeki figürün yaklaşmasını beklerken görmeyen, işitmeyen ve konuşamayan birinin bir fersah ötedeki yelkenliyi nasıl fark ettiğini anlamaya çalışıyordu. Tekne küçük koya yanaşıp burnunu kumsala değdirdiğinde içinden iki yolcu indi. Biri daha ilk günden yokluğunu hissettiği şaman Khıdara idi diğeriyse kendisinden en az on yaş büyük süslü elbiseler giymiş narin yapılı bir adamdı.

Ertesi sabah erkenden harekete geçmişlerdi. Önce yemekhaneyi geçtiler. Manastırın arkasına doğru yol aldılar. İki yanında odalar olan bir koridoru aştılar. Kendilerine yol göstermek için aralarına katılmış olan Rahip Torgha kısa bacaklarından ve şişman bedeninden umulmayacak bir hızla yürüyordu önlerinden. Bir ara durdu. Sağlı sollu uzanan odalardan birinin kapısını açtı.

“Bunlar Fantoların odaları. Rahip olmak için seçilmiş yoksul çocuklardır Fantolar. Açtığı oda oldukça küçüktü. Sade döşenmişti. Küçük pencerenin altında bir masa sağ ve sol duvarlara yaslanmış üzeri kurutulmuş yosun kaplı iki yatak vardı sadece. Tüm basitliğine rağmen tavana yakın duran küçük bir pencereden sızan zayıf ışık odaya gizemli bir hava veriyordu. Dağın yamacına kurulmuş olan taş bina önden bir katlı alçak gönüllü olarak görünse de derine kayaların içerisine doğru ilerliyordu. Koridorun sonunda diğerlerinden daha geniş bir kapı ile son buldu.”Kilerimiz Torgha belinden kocaman anahtar demeti çıkardı. Sayısız irili ufaklı anahtarlardan birini seçti ve kapıyı açtı. Anahtarı seçerken ve kapıyı açarken bir an bile tereddüt etmemişti.

İçeri girdiklerinde önce karma karışık kokularla karşılaştılar. Kapalı odanın küçük pencereleri havalandırma için yetmiyor olmalıydı ki rutubet ve hafif çürüme kokusu doldurdu genizlerini. Soğan, turşu, yağ, bakliyat kokuları daha da baskındı. Ortalama bir odadan daha büyük olan odanın iki yanı raflarla raflarda çuvallarla doluydu. Yerlerde kocaman sandıklar vardı ve muhtemelen içleri bakliyatla doluydu. Kapının tam karşısındaysa kocaman dolap duruyordu duvarın önünde. Saray temsilcisi olan ve süslü kıyafetiyle diğerlerinden ayrılan adam “Çıkmaz Sokak” diye mırıldandı. Üzerinde koyu yeşil kalın cübbe olan rahip kapının karşısındaki kocaman dolabı işaret ederek

“Yol devam ediyor olmalı,” dedi.

Dört adam bir zaman öylece baktı kalın masif ağaçtan yapılmış kaba saba ama sağlam dolaba. Dördü birden hem de tüm güçleriyle abandılar dolabı yana çekebilmek için. Olmadı. Belki tepeleme erzak dolu olan rafları boşaltmaları gerekecekti ama bu işi yapacak zamanları yoktu. Bir daha denediler ve bu defa daha organize hareket etseler de gene kıpırdamadı ağır ahşap. Uzun çabalardan sonra biraz kıpırdadı. Adamlar nefes nefese kalmışlardı ve dinlenmek soluklanmak için bir adım geri çekildiler. O an mucize gibi bir durum oluştu.

Şaman sol elini uzattı ve serçe parmağını dolabın yanına dayadı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Diğer dört kişi sessizce birer adım geri çekildiler ve beklemeye başladılar. Adam bir heykel gibi görünüyordu. Ne nefes alıyor ne de kıpırdanıyordu. Geride bekleyenler merakla ve sabırsızlıkla beklediler ve beklediler. Alta ülkesinin Sarayından geldiği söylenilen uzun saçları örülmüş olan adam can sıkıntısı içerisinde ofladı. Halinden ve davranışlarından benim burada ne işim var anlamı çıkıyordu sanki. Uzun bir aradan sonra Şamanın sol eli bedeninden ayrı hareket ediyormuş gibi kıpırdadı. Avuç içi yukarı dönük bir şekilde dolabın bir köşesine dayadı elini. Serçe parmağı mobilyanın dışarı taşan kısmına dokundu. Adamın gözleri hâlâ kapalıydı. Eli sanki basit bir nesneyi itiyormuş gibi koca dolabı yana çekti. Yıllardır yerinden kıpırdamamış ağır ahşap hafifçe kıpırdadı. O zaman Hiçkimse’nin ve mucizeye tanık olan diğerlerinin gözleri faltaşı gibi açıldı. El hızla yana kaydı ve az önce dört kişinin kıpırdatamadığı geniş dolap savruldu. Önlerinde Kara delik gibi duran karanlık bir dehliz uzanıyordu.

On dakikadır yürümelerine rağmen yolun sonu gelmemişti. Hafif bir eğimle aşağı doğru iniyorlardı. Sanki insan elinden çıkmış gibiydi mağara. Hiçkimse eğer okuduğu kitaplardan biri manastırın tarihi konusunda olsaydı buranın keşişler sayesinde uzun yıllar süren sabırlı çalışma sonunda açıldığını bilecekti. En önde ev sahibi olan Torgha vardı, hemen arkasında zaman zaman onunla konuşan Khıdara yürüyordu. Garip kafilenin üçüncü üyesi sarayın adamı olan Nachy vardı. Sadece ayak seslerinin duyulduğu sürenin sonunda ilk konuşanda Nachy oldu.

“Şaman Efendi beni buralara kadar getirdin ve havanın bile zor girdiği buralara sürükledin. O zaman söyle bakalım daha çok yolumuz var mı?”

Bu adam Kral KeTah’ın kendisini görevlendirdiği andan itibaren hep şikayet etmişti. Şamana veya bizzat kralın kendisine kalsa başka birini gönderecekti. Ama adamın ve yüksek mevkiye sahip olan babasının ısrarıyla bu göreve o gönderilmişti. Dalgalardan, denizden, yağan yağmurlardan, esen soğuk ve sert rüzgârlardan şikâyet etmişti. Kamarasının küçüklüğünden yedikleri yemeklerin lezzeti de listeye eklenmişti. Her durumda cevap vermesi gerektiğini biliyordu Şaman

“Yüce kralın emri, bulacağız Septhe taşını.”

“Peki, böyle bir taşın var olduğuna ve gizli açık güçlere sahip olduğuna inanıyor musun?” En önde yürüyen şişman rahip durdu. Alnında biriken terler karanlıkta bile parlıyordu.

“Sephte den yani kutsal taşımızdan basit bir kaya parçası gibi söz etmemelisiniz efendim. O tüm bu adaya güç veren yüce bir varlıktır. Eğer o olmasaydı nasıl ayakta durabilirdik bu ıssız kaya parçasında. Hatta bu denizlerde yaşayan Büyüksu’nun çevresinde dolanan tüm yaşamlara destek olacak bir güçtür Septhe.”

“Var diyorsun yani. Var ve biz onu bulacağız öyle mi?” Mağaranın loş ışığında bile yüzündeki alaycı gülüş belli oluyordu. “Hadi bakalım ve yürümeye devam edelim.” Hızlı adımlarla diğerlerini geçti. En önde yürümeye başladı. Bir yandan da alaycı ses tonuyla bağırıyordu. “Sephte, Ulu Sephte bak biz geliyoruz. Aç kollarını sana geliyoruz.” Rahip kızgınlığıyla arkasından yürümek çenesini kapatmak istedi ama koluna giren Şaman onu durdurdu. Nachy arayı iyice açmıştı. Karanlıkta görünmüyor sadece alay eden sesi duyuluyordu. Geride kalan Hiçkimse’ye peşinden gitmesini işaret etti. Birden gitgide uzaklaşan ses acı bir çığlığa dönüştü. Hepsi merak ve endişeyle adımlarını sıklaştırdılar.

Sarayın önemli danışmanlarından birinin oğlu olan süslü adamın neden bağırdığı birkaç saniye sonrasında anlaşılmıştı. Dehliz ani bir dirsek yapıp sola döndükten sonra aydınlık ve geniş bir boşluğa açılıyordu üstelik geldikleri yolsa bir adam boyu kadar yukarıda kalıyordu. Tam kenarda durduklarında aşağıda yerden oflaya poflaya doğrulmaya çalışan adamı gördüklerinde üçü birden basmıştı kahkahayı. Biraz dikkat edince kenarda oyulmuş basit basamakları gördüler.

Rahip süslü adamın yanına yaklaştı. Elbiselerine bulaşan tozları silkelemeye yardım ederken Khıdara çevresine bakındı. Bir baca bir pencere veya dış dünyaya açılan bir kapı arandı ama bulamadı.

“Tam olarak neredeyiz şimdi,” sorusunu adanın yerlisi olan adama sormuştu. Kısa boylu kilolu rahip şaşkın ve birazda korku dolu gözlerle çevresine bakınmaya devam ediyordu. Dört adam omuz omuza çıksa birlikte yükselse tavana değemezdi.

“Sanırım dağın kalbindeyiz.”

“İşte.” Bağıran, artık ince sesine alıştıkları süslü kibar adamdı ve mağaranın ortasındaki çukuru ve ışığın kaynağı olan nesneyi gördüler. Ortada belli belirsiz açılan bir çukurda öylece duruyordu. Bitiştirilmiş iki yumruktan daha büyüktü ve sarı turuncu rengi ile mat sarı bir ışık yayıyordu çevresine. Dört adam ağır adımlarla yaklaştılar. İçleri huzur dolmuştu. Huşu içerisinde sanki dünyadan kopmuşlar gibi izlediler bir zaman yerde duran pürüzsüz taşı.

“Tizmengen’in şaheseri,” dedi Khıdara dudakları hafifçe kıpırdanarak. Dizlerini yere değirdi. Uzun, çok uzun bir zamandan sonra karşılaşan eski dostunu hayranlıkla seyreder gibiydi. Üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı ilk yapıldığı işlendiği andaki parlaklığını koruyordu. Pürüzsüz yüzeyindeki damarlar taşı sarmalayan güç çizgileriydi. Kocaman oval bir leke damarların arasındaydı. Ellerini uzattı taşı yeni doğmuş bebeğini tutan anne hassasiyetiyle aldı. Hoş bir sıcaklığı vardı. Yavaşça boynunda taşıdığı bez çantayı çıkardı. Nazik hareketlerle çantanın içerisine koydu. Hemen arkasındaki zayıf cılız sesi duydu

“İsterseniz bana verin ben taşıyayım,” diyen sesin sahibini görmek için kafasını çevirmesine gerek yoktu.

“Babanıza bizzat ben kendim teslim ederim,” dedi. Ses biraz daha alaycı olarak

“Israr ediyorum,” dediğinde kafasını çevirdi baktı, ortamın neden sessizleştiğini anlamıştı. Bir gurup savaşçı çevrelerini sarmışlardı. Geride yüksekte duran birkaç esmer tenli ufak tefek adam ellerinde gerilmiş yaylarla öylece bekliyorlardı. Hemen yakınlarındaysa ellerinde kocaman palalarıyla bekleyenler vardı. Başlarında ise eski bir düşman kocaman dişlerini göstererek kahkaha atmaya başlamıştı. “Kuzgunların kralı,” dedi öfkeyle.

“Arkanıza bakmak aklınıza gelmedi,” dedi zafer kazanmış edasıyla.

“Merak etme çok yakında seninde Kralın olacağım.” Ardından mağarada yankılanan güçlü bir kahkaha attı. Kahkaha bir işaret olmalıydı, bir anda içerisi parlak siyah tüyleriyle kaplı kanatlarıyla sayısız kuzgunla doldu. İçerisi bir anda panik havasına girdi. Kuşlar kah havalanıyor kah mağaranın içerisindeki adamlara saldırıyorlardı. Hiçkimse, kılıcını çekmiş öylece savuruyordu. Nachy, hızla Şamanın elindeki çantayı aldı. Bu kargaşayı fırsat bilen Kuzgun kral ve adamları mağaranın tek çıkışına yöneldiler. Adamlar uzaklaşmaya başlayınca mağaraya bir karanlık çöktü. Allahtan Kuşlar gelen askerlerle birlikte gitti. İşte o zaman kılıcını kınına sokan Hiçkimse az önce gidenlerin ardından koşmaya başladı. Birkaç saniye sonra Şaman ve Torgha’da basamakları çıkıp mağaraya varmıştı. “Allah vere de bizimkilere bir zarar vermiş olmasalar bari,” dedi Torgha.

Hiçkimse; gençti, güçlüydü ve hızlıydı. En arkada koşan zayıf eri haklaması çok zor olmadı. İkinci askeri hakladığında Kuzgun Kral neler olduğunu anlamıştı. Durdu ve diğerlerine, “Haklayın şu rezili,” dedi. Nefes nefese kalan birkaç asker Hiçkimse için zor engel değildi ve durduramadılar. Dar ve loş ışıklı mağaranın içerisi bir anda çeliklerin birbirine vurma sesiyle yankılanmaya başladı. Beş on saniye sonrasında yerde kalanlar yaralarının acısıyla inliyorlardı. Ama erzak deposuna varması biraz daha zaman almıştı ama o ara adamlar yani Kuzgun kral ve Danışman manastırdan çıkmış kayalıklara doğru koşuyorlardı.

Genç adam kilerden çıktığında Manastır üyelerinin sağda solda bağlanmış olduklarını gördü. Kara Adanın, Kara manastırının kötü şöhreti baskın yapanların içeride kan dökmelerine engel olmuş gibiydi.

Gün ışığına çıktıklarında güneş ufka yaklaşmaya başlamıştı. Adamlar aşağıya hafif meyille sahile ineceklerine sola döndüler ve kayalıklara doğru yol almaya başladılar. Bir iki dakika sonra dışarı çıkan Hiçkimse kısa bir araştırmadan sonra koşmaya çalışan adamları gördü. Septhia’nın içinde olduğu deri çanta Efendi’nin boynundaydı. Hızla onlardan taraf yol almaya başladı.

Önde koşan savaşçı bir ara iri yarı savaşçı durdu. Diğeri de durdu ve derin derin nefes alıp vermeye başladı. Adam sırtında duran yayı aldı ve sadağından bir ok çekti. Neden kendine Kral dedirttiği belli oluyordu. Hızlıydı Daha okun hedefine ulaşıp ulaşmadığını görmeden bir tane daha yerleştirdi yayına. Ama baktığında Hiçkimse’yi göremedi. Haklamış olmalıyım diye düşündü. Yüzünde bir memnuniyet gülüşü belirdi.

Tekrar koşmaya başladılar. Bir daha dönüp baktıklarında genç adamı gene göremediler. İkili kocaman bir kayanın arkasında kayboldu. Keçi gibi kayaların üzerinden sekerek aşağıya sahile inmeye başladılar. Saray adabının narin adamı yavaş yavaş iniyordu. Aşağıda kendilerini bekleyen sandal irisi tekneyi gördüklerinde rahatladılar. Biraz sonra bu uğursuz adadan uzaklaşacaklardı.

Birkaç kaya üzerinden daha sekmişlerdi ki yukarıdan inen güçlü bir beden Kuzgun Kralı yere savurdu. Başını yanındaki kayaya çarpan iri yarı adam bir küfür savurdu. Yerinden doğrulmaya çalışırken suratının ortasına bir tekme daha yedi. Üçüncü tekme gelecekken ayağını tuttu ve savurdu. Yere düşme sırası Hiçkimse’deydi. Kılıcını sıyırdı Kuzgun Kral. İyi bir darbe indirmek üzereyken hayalarına gelen tekmenin acısıyla böğürdü, kıvranmaya başladı. Kocaman bir kayanın üzerindeydiler. Buradan aşağı inebilecek küçük bir yol vardı ama Efendi’nin sağ salim inebilmesi için adeta sürünmesi gerekecekti.

Genç adam, sessizce uzaklaşmaya, aşağıya küçük kumsala inmeye çalışan adamı omuzlarından yakaladı. Çantayı hızla çekti, tam almak üzereyken çantanın sapı koptu ve adam geriye yuvarlandı. İşte o zaman olmaması gereken bir şey oldu ve taşıdıkları kutsal taş kendisini koruyan çantasından fırladı, yere yuvarlandı. İkisi birden tutmak için hamle yaptılar ama Septhia yüksek kayadan aşağı düştü. Birinci sıçrayışta bir şey olmasa da ikinci ve üçüncü yere vuruşta taş çatladı. Ve ani büyük bir zıplamayla dalgaların dövdüğü derin suya düştü. İki adam ve arkasından gelenlerin şaşkın bakışları arasında köpüklü dalgaların dövdüğü denizin dibini boyladı. Bir saniye ya da göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süreden sonra Hiçkimse üzerindeki teçhizatı çıkardı ve iki üç adımda kutsal taşın izlediği yolu izledi. Üçüncü adımdan sonra O’da köpüklü sulara dalmıştı.

Taa yukarıdan çığlıklar koptu. Manastır çalışanlarının bir kısmı ellerine geçirdikleri derme çatma silahlarla tepelerinde belirmişti. Kuzgun Kral, yolun sonuna geldiğini anlamıştı. Körlemesine aşağıya doğru inmeye başladı. Yukarıda duran Fantolardan biri yanında taşıdığı bıçağı savurdu. Bu adamı hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Aşağıda duran danışman kalabalığı görünce

“Tanrılara şükürler olsun ki gelebildiniz. Yoksa bu barbar beni kaçıracaktı,” dedi. Söylediklerine kendisi de inanmıyor olsa da Kral Ketah’ın en önemli yüzlerinden biri olan babası nasıl olsa kendisine sahip çıkardı. Ama şimdi önemli olan az önce suya atlayan Hiçkimse’nin durumuydu.

Saniyeler ilerledi. Danışman oflaya puflaya yukarıya Manastır çalışanlarının yanına geldi. Nasıl kaçırıldığını ve nasıl etki altına alındığını anlatarak kendisini haklı göstermeye çalışıyordu. Derinlerde hâlâ bir hareket yoktu. Bulduğu bir taşın üzerinde oturan Şaman dokunsalar ağlayacaktı. Kararmaya başlayan sularda bekleyen yelkenli tekne demir almaya, yelkenini açmaya başlamıştı. O zaman uzaklarda kayaların üzerinde koşan adamları gördüler. Bunlar Kuzgun Kralın askerleriydi ve ufaktan kaçmaya hazırlanan Krallarına yetişmeye çalışıyordu. Fantolardan bir kaçı, o mesafeden yetişmeyeceğini bile bile oklarını fırlattılar onlara doğru. Cevap olarak öfkeli küfürler duyuldu. Maalesef Hiçkimse’den hâlâ bir ses seda yoktu.

“Yiğitçe öldü,” dedi Manastırın rahibi Torgha. “Belki kutsal taşımızı kurtaramadı ama onu düşmana da teslim etmedi.” Khıdara yerinden yavaşça doğruldu. Rahip haklıydı ama onun cevap verecek hali yoktu. Önden ağır adımlarla yürüyen guruba katıldı. En önde yürüyen Efendi, ince sesiyle hâlâ konuşuyor kaçıranlara nasıl kahramanca direndiğini anlatıyordu. Şaman bir an durdu geriye baktı. Küçük tekne uzaklaşmaya başlamıştı. Hüzünle başını öne eğdi. Birkaç adım daha atmıştı ki derinden bir çığlık duyuldu Bu bir insan sesi değildi ama bilinen bir hayvanın sesi de değildi. Sesi duyan herkes durdu neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı ki kayaların arasında güçlü kanat sesleri duyuldu. Ardından da tanıdık bir ses yankılandı.

“Şaman !!! Septhia sizleri selamlamak istiyor!” Hepsi neler olduğunu anlamak için döndü. O zaman geniş kanatları ve pullu gövdesiyle gördüler Septhia’yı. Öyle iri bir yaratık değildi ama birkaç dakika önce yumurtasından çıkan bebek için bile güçlü bedeni vardı. Üzerinden hâlâ sular akıyordu. Havada geniş bir daire çizdi. Hemen üzerlerinden geçti, kuyruğu üzerlerine değecekti neredeyse. Yeni doğan bir bebek neşesi vardı ve boynuna dolanan Hiçkimse ejderha yavrusundan daha neşeliydi. Yıllardır aradığı binitini bulan sürücüydü sanki. Hayvan bir kere daha daire çizdi havada, denize doğru döndü ve ağır ağır uzaklaşan tekneye yöneldi. Kuzgun Kral ve adamları ne olduğunu anlamadan tekneleri batmıştı. Olanları şaşkınlıkla izleyen Danışman Efendi neler kaçırdıklarını anlamıştı, içinden lanetler okuyordu.

Bir kaç gün sonra sabahın erken saatlerinde görevliler Kraliyet duvarına asmışlardı kahramanların maceralarını. Meraklıları şövalyelerin yaşadığı maceraları okumak için sabırsızlanıyordu. İçlerinden biri duvarda gördüklerinden sonra bağırmaya başladı.

“Koşun ey ahali Hiçkimse geri dönmüş,” diye bağırdı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Septhia” için 4 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba.
    Heyecan verici bir öykü olmakla beraber, yapılan imla hataları ve düşük cümleler hikayenin akıcı gidişatına biraz sekte vurmuş. Önceki seçkideki öykünüze göre biraz aceleye gelmiş ve üzerinden geçilmemiş gibi geldi :slight_smile:
    Her şeye rağmen uyandırdığı merak ve heyacan duygusuna değer bir paylaşım.
    Sevgiler…

  2. Merhaba: Çok zor bir konuydu Karadelik. Uzun zaman ne olsun nasıl olsun diye düşündüm. Son zamanlarda kotarmaya çalıştım tahmin edebileceğiniz gibi konu kendi kendini doğurdu ve gelişti. Ayrıca dediğiniz gibi üzerinden geçmek nasip olmadı. Ama şu bir gerçek ki İmla kurallarında zorlanıyorum. Düşük cümlelerin nedeni de devrik cümleleri seviyor olmam.
    Okuduğunuz ve eleştirdiğiniz için teşekkür ederim.

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    İmla kuralları bol okumak ve yazmakla düzelir. Ben hikayenin fikrine odaklanıyorum genelde. Söylemeden duramadım sadece :slight_smile: Üzerinden geçilmiş öykülerinizi okuyor olacağım önümüzdeki seçkilerde.

    Sevgiler.

  4. Merhaba,

    Hayal gücü bakımından çok hoş bir öyküydü. Fantastiği sevdiğim için ayrıca sevdim.
    Üzerinden geçilme konusunu konuşmuşsunuz. Son okuma ile daha güzel olacaktır.

    Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!