Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Karanlığın Ardı

Ruhun rengi gridir, doğumun rengi ak, ölümünki kara…Can, doğum masumiyetini her yeni yaşla beraber kaybeder, kararır. Kefenin beyazlığı, bu duruma açık bir isyan olsa da her can aslında kararmayı kabullenmiştir. Sadece pazarlık eder. Elden, ne geliyorsa, bedelden ne kadar düşüyorsa…
K.G. T.

Hatırlayabildikleri sınırlıydı. Dağarcığını yokladığında, geçmiş dediğinin, birkaç keskin anı haricinde tamamen buğulu olduğunu görüyordu. Pek çok benzeri -hatta tıpkısı- ile beraber kocaman, apak bir kümede salınış… Ardından o kümeye dalan, yoğun kütleden kendisini çekip çıkaran nazik el… Elden içine düştüğü ufacık kese… Hala o kesenin içindeydi. Fakat acayip bir şekilde, zamanla kese büyüse de, kendisi aynı kalıyordu; Hiç değişmiyor, hiç şaşırmıyordu. Nasıl var olduysa, öyle yok olacak gibiydi. Bu durumun farkına varamıyor, kendisine hep değişiyormuş gibi geliyordu. Fakat bu değişimi neyle ölçecek, kimi kıstas yapacaktı? Şu dünya üzerinde kimsenin sesine sesi denk gelmemişti. Yapayalnız hayatını, tekcik hücresinde çile doldurarak geçiriyordu.

Ne zamandır buradaydı? Şu kırmızı ve beyaz çizgili duvarlar neden sürekli kendisine bir yaklaşıp bir uzaklaşıyordu? Kimseyi tanımadığı halde, konuşma becerisi nereden geliyordu?

Bu karanlık dünyada yapabileceği bir şeyi olmadığından, hiç bir şeye yaraştıramadığı zamanı acımadan harcıyor, düşünüp duruyordu: Varlığı ne idi?

Bu soru, bilincini tamamen kaplıyordu. Öyle ki bu soru kendisini yormasa, kendisine bilinçli denemezdi. Kendiliğindenlikle yaşıyordu. Bedensizliğini değil de nedensizliğini dert ediniyordu. Varlığı ne idi ve ne içindi?

Ara sıra dışarıdan sızan sesleri duyumsuyor ama çözemiyordu. Genellikle tek duyduğu, sabit vuruşlarla mevcuduna titreşimli bir sıcaklı yayan, yanı başında bir ufalıp bir büyüyendi. Ondan hem korkuyor, hem de ona aidiyet duyuyordu. Yanından uzaklaşırsa mahvolacağına dair bir hissi vardı.

Yine de babasına bayrak açan delikanlılarınki gibi isyanları olmuştu. Kendisinin de unuttuğu bir zamanda, sıcak ve güçlü al zarlarla çevrili, yamrı yumru ak parmaklılarının çatırdadığı o sarsıntılı günde, mevcudunu tutuşturan bir devinimle öne atılmış, çatırdayan parmaklıkların ve delice gümbürdeyen sol cenahının cenderesini kırmak üzere hamle yapmıştı. Kurtulmaya epey de yaklaşmıştı. Sadece birkaç an için de olsa tabanları bu düzlemden neredeyse tamamen ayrılmıştı, ancak geri dönüşü zor ve çabuk olmuştu. Nefes aldığı tüm iç boşluğunda sanki dikenli bir nesne gezdiriyorlarmış gibi bir acı duymuştu, bu firar teşebbüsünde. Hem bu cenderede sıkışıp kalmaktan bunalıyordu hem de buradan çıkmaktan öylesine korkuyordu ki neredeyse mekanına yuvam diyecekti.

Zaten tüm anlarını bu çelişkiyle tüketiyordu. Köksüz dili ve nedensiz varlığı kendisini sınırlandırıyordu, ama sınırlarını aşsa ne ile karşılaşacağını sezemiyordu. Sadece müthiş bir firar dürtüsü vardı. An gelecek, tüm yolculuk çilesine katlanarak, bu iskelet kafesi terk edecekti. Bu düşünceyi korkunç buluyor, yine de onunla oynamaktan, idrakiyle düşünceyi yoklamaktan müthiş keyif alıyordu.

Geçmiş pusunun aralandığı nadir anlarda, firarının olayazdığı esnada karşısında karanlık bir duvarı andıran bir set gördüğünü anımsar gibi oluyordu. Saf bilinmezden inşa edilen o duvarı gördüğünde olan oluyor, asıl korkusu o zaman alevleniyordu. Tüm hava yolunda dolanan o çalı da o esnada peydahlanıyordu. Hiç duymadığı sesler korosunun, re majör kakafonisi etrafında halkalanıyor, boşluk hissinin acılığını işitme yolundan iliklerine kadar akıtıyordu. O an, etten ve kemikten oluşan, sol cenahından sürekli gümbürdeyen yuvasına sıkıcasına sarılıyordu. Bu yuvanın tek bir kolonunu bile bırakası gelmiyordu. İçinde oluşmasa bile, içine yerleştirilmişti buranın ve kendine verileni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Hem şimdilik kemikler kalın, et parlaktı. Bırakması için bir sebep var mıydı?

Hayata, bilinçli oluşa sıkı sıkıya tutunuşunu yokluyordu ara sıra. İlk anılarını gözden geçiriyordu. Pek çok benzeri -hatta tıpkısı- ile beraber kocaman, apak bir kümede salınış… Ardından o kümeye dalan, yoğun kütleden kendisini çekip çıkaran nazik el… Elden içine düştüğü ufacık kese… Ve buradaydı. Acaba diyordu kendi kendine, tam firarın gerçekleşeceği an önüme set olan kara duvarı aşarsam, tekrar o benzerlerimle kaynayan sonsuzluk salonuna varabilir miyim? Kurtuluş mu var o duvarın ardında, yoksa yine mevcudu tekrar ediş mi?

Neden hem yuvada kalmak, hem yuvadan uçmak istiyorum?

Beni çevreleyen bu et ve kemik yığını, benim ne kadar farkımda?

Solumda devinen kocaman ete neden bu kadar bağımlıyım?

Firar anında içimde, patlayan testiden boşanan su gibi aniden yayılan acı kasırgası neye delalet?

Karanlık duvarın ardında ne var?

Karanlık duvarın ardında ne var?

Karanlığın ardında ne var?

… Sorduğu sorular, bir süre daha cevapsız kaldı. Kendisinin ölçemediği zaman akıyor, etten kemikten kafesi yıpratıyordu. Onun görebildiği sadece gevşeyen, kararan et ve eski kalınlığını koruyamayan kemikti. Bir değişim olacağını hissetse de ne olacağını çıkaramıyor, huzursuzca beklemekle yetiniyordu.

Bir gün, devasa bir gürültüyle yerinde sıçradı. Etleri daha da pörsüyen ve kemikleri eriyen bedenin yorgunluğu sadece kendisine ağır gelmiyor olacak, sol cenahında atımlanan et patlarcasına gümbürdüyordu. Çıldırmış gibiydi. Can, mevcudunda bir kıpırdanış hissetti. Yıllar öncesinin başarısız firarlarını andıran karıncalanma başlamıştı üyelerinde. İlk heyecanla beyhude bir atılım denedi, fakat bu cılız hareketi hemencecik söndü, üstelik karanlık duvarı bile göremedi. Sol cenahı gittikçe sayrılıyor, ölümüne koşan atlarınki gibi bir deliliğe vuruyordu kendini. Can ikinci kez ileri hamle yaptı, artık kalbin deliliği kendisine bulaşmıştı. Mevcudunu hissetmiyor, acı mı haz mı duyduğunu algılayamadan, içinden gelen zincirsiz enerjinin güdümünde kendini iskelet parmaklılara vuruyordu. Aklı tümüyle devreden çıkmış, bilincini yitirmişti. Üçüncü kez hamle etti ve bu sefer karanlık duvarı karşısında buldu. Devasa büyüklükteydi, üzerinde hiçbir girinti çıkıntı olmayan, saf maddeden bir yapı. Can’ın hevesi bu aşılmazlığı gördüğünde azalacağına daha da arttı. Üçüncü hamlesi de boşa gitmişti ama durmaya niyeti yoktu. Dinlenmek için kendini saldı. Öyle olunca mevcudunu titreme aldı. Son kez tüm gücünü toplarcasına hırslı bir devinimdi bu. Az sonra her yanına dolan korkunç gücü hissederek doğruldu, görkemli bir son atılım yaptı. Mevcudunun tüm üyelerinin, artık sıcaklığı yitmekte olan, eskimiş ve pelteleşmiş bedenden ayrılışını korkunç acılarla hissetti. Kalbin son vuruşu ile canın uçuşu başladı. Delice bir basınçla çakıldı karanlık duvara, tüm mevcudunda son raddesinde bir ıstırabın çatırdayışıyla. Bilincindeki onca soru, onca umut ve hepsini bastıran korku da, içinde yüzülen bir boşluk mu yoksa kırılıp aşılması gereken bir engel mi olduğunu kestiremediği duvara daldı.

Ardında ise çürümeye mahkum eti bir arada tutamayan, bekası ve ıstırabı görece uzun, soğuk bir iskelet bıraktı.

Karanlığın Ardı” için 2 Yorum Var

  1. Selam Gökhan, yazım tarzını çok beğendim. Ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla. Tebrik ederim. Eline sağlık. Bununla beraber, anlatmak istediğini tam anladım mı diye de sordum kendime. Bir şey atladıysam uyar lütfen. Anladığım kadarıyla, ruhun bedene konduğu zamandan itibaren bir tür hapis gbi kalması, tek başına ve yapayalnız olması fikrine üzüldüm ancak bu durum fikrin güzelliğini etkilemez. Kişisel okuyucu düşüncesi diyelim. Ruhun çarptığı duvarın bir anlamı olmalıydı diye düşündüm bir de bu misafirliğin daha net gözükmesi için hap gibi bir kısa ekleme çok işe yarardı, diye aklıma geldi.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler, Dipsiz.

    1. Merhaba Sayın Dipsiz. Öncelikle geçen ay yayımlanan öyküme yaptığınız yorumu cevapsız bıraktığım için özür diliyorum. Çok yoğun bir dönemden geçiyorum, hatta internet sitemi elden geçiremeyecek kadar yoğun. Ne kadar istesem de maalesef elim uzak kaldı ve ben sizi yanıtlayamadım, inşallah, birkaç güne o yorumunuza da cevap yazacağım. Bu öykü de iki saatte yazıldı, yazamayacağımı düşünüyordum ama kısmet.
      Asıl olarak peşinden koştuğum unsur, fikirler ve buluşlar. Öyküyü ölümsüzleştirenin bunlar olduğu kanaatindeyim. Şiir için biçim ne ise, öykü için de dert”, fikir odur. Beni doğru anlamışsınız, hatta öyküyü ucu açık bırakışıma kadar. Evet öykünün tam sözü muamma. Bu noktada kararı ve yorumu okura bıraktım zira konumuz ölüm. Ardını nasıl dolduracağı, okurun kişisel bir sorumluluğu aslında. Anlatının yarım bırakılışı bundan.
      Tarzımı beğenmeniz beni mutlu etti. Eleştirilerinize teşekkür ederim. Sanırım gelecek ay yazmayacağım, tarzıma daha uygun bir tema belirlendiğinde yeni öyküde görüşmek üzere, esen kalın.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *