Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Karanlıkta Yazılar – 1: Kanayan Karanlık

Karanlıkta Yazılar

Bölüm 1

Kanayan Karanlık…

Ölüm kol gezerken ruhsuz bedenlerimizde, bir çıkış yolu arar çaresiz gözlerimiz…

Genç şovalye yorgun gözlerini açtığında karanlıktan başka hiçbir şey göremedi. Beyninin derinliklerini zorladı. Nerede olabileceğini kestirmeye çalıştı. Çürümüş etin keskin kokusu ve etrafındaki yüzlerce baykuş gözüne bakılırsa bataklık gibi bir yerde olmalıydı. Elleriyle üzerinde yattığı yeri tanımlamaya çalıştı. Çamurlu toprak etrafını sarmış gibiydi. Nice sonra, yerinden kalkacak gücü kendinde bulduğunda anladı ki; burası bir bataklık değil, bir mezarlıktı ve adam üzeri kapatılmamış bir mezar çukurunun içinde yatıyordu.

Çığlık ve korkuyla yerinden fırlaması ve kendini susturup etrafına dikkat kesilmesi neredeyse aynı andaydı. Neler olup bittiğini anlamak için mezarın içinden çıkarak en yakın ağaç dibine sindi ve orada güneşin doğması için dua etmeye başladı.

Bulunduğu yerde güneşin doğuşunu aç ve susuz tam üç gün beklediğine yemin edebilirdi. Ancak bir türlü sabah olmamıştı. Sadece bazen etrafında gördüğü karanlığa kırmızılı siyahlı bir görüş eşlik ediyordu. Birkaç günün sonunda gözleri bu garip görüntüye alıştı ve anladı ki o görüş güneş aslında doğduğunda oluşuyordu. Kanayan bir karanlıktı sanki gördüğü. Korkudan zamanın kendisine uzun gelip gelmediğini düşündü. Sonra bir şey farketti. Beklediği o birkaç gün boyunca hiç acıkmamış, hiç susamamıştı. O anda dehşet içinde güçlü çığlıklar atmaya başladı. Ölmüştü…

Sonraki birkaç gün arada sırada ağlayarak ve yerinden hiç kımıldamadan nasıl ölmüş olabileceğini, neden koca mezarlıkta kendisi gibi kimseyi göremediğini düşünerek geçti. Duruma alıştığında mezarlığı dolaşmaya başladı. Tek tek mezarların başında duruyor, ona bu durumu açıklayabilecek birileri olup olmadığını kontrol ediyordu. Sonunda vazgeçip mezarlığın orta yerinde kendini bıraktı. Ölüm gerçekten de can sıkıcıydı. Tam bu sırada bir ses duydu.

“Katedrale gitmelisin,” diyen bir sesti bu ve arkasını döndüğünde bir kuzgunla karşılaştı.

“Öldüğüme inanıyorsam, her türlü garipliğe inanabilirim artık!” diye cevap verdi. Ancak kuzgun birden yok oldu. Günlerdir katedrali görüyor ama oraya girmeye cesaret edemiyordu. Yürüyerek katedralin kapısının olduğu bölüme geldi. Duvarlar çamurlu bir siyahın üzerinde kanla yazılmış yazılarla doluydu. Ya da gördüğü her şey kırmızı ve siyah renkte olduğundan öyle sanmıştı. Ne var ki yazılar okuyamadığı bir dilde yazılıydı. Hayattayken kraliyet sarayında büyümüştü. Çok iyi bir eğitimi ve birkaç dil bilgisi vardı. Ama kökenlerine bile inerek bu dili anlaması imkansız görünüyordu. Kapıya yöneldi, yavaşça itti. Karanlık kapı yüksek sesli bir gıcırtıyla açıldığında günler sonra ilk kez bir ışık gördü. Işık bir an patlayıp sonra yok oldu ve tüm görüşü yine bir an öncekine döndü.

Bir adım attı. Sanki yerler balçık gibi bir çamurdan yapılmıştı. Bastığı yerde kırmızı gördüğü tuhaf bir yapışkan sesi olan çamuru, bataklığı ya da belki kanı hissediyordu. Yürümeye devam ettiğinde karşısına bir kapı daha çıktı. Onu da açtı. Sonra girdiği oda bomboştu. Sadece girişte gördüğü yazıların benzerleri yine tavanı akan bu donuk, küflenmiş katedralin tek odasını renklendiriyordu. Olduğu yere kendini bıraktı.

Gidecek hiçbir yer yoktu! Yapacak hiçbir şey yoktu! Konuşacak hiç kimse yoktu! Burada gözyaşlarının hüzünlü sessizliğinden başka hiç kimse yoktu. Aptal, boş bir katedral, garip bir kuzgun kuşu, okuyamadığı yazılar… Sonunda ilk uyandığı yere döndü. Mezara girdi ve yağmurun çok yağmasını tekrar boğulmayı dileyerek ağlamaya devam etti.

Ertesi gün üzerine atlayan birinin pençe darbeleriyle uyandı şovalye. Tam karnına saplanan üç pençe darbesi dostça bir karşılama değildi. Her ne kadar bedeninden oluk oluk akan kanları görebilse de herhangi bir acı hissetmedi. Üzerine atlayan yaratığı bir kenara fırlatırken onu öldürmemeye dikkat etti. Tüm sorularının cevabı sanki insandan bozma bu garip yaratıkta yatıyordu. Karşısındaki muhtemelen bir insandı ama çürük yeşile çalan rengi, kirli yapışkan saçları ve iri pörtlek kırmızı gözleriyle daha çok bir gobline benziyordu. Şovalye gülümsedi, her ne kadar mat ve ruhsuz ve karanlıkla karışık silik olsalar da renkleri yeniden görebiliyordu. Bugün güneşli bir gündü.

“Güzel bir gün olacak ha,” dedi kendisini anlamayacağına hiç şüphe duymadığı yaratığa bakarak.

“Sen bana bir hediyesin sanırım, neler olduğunu çözebilmek için yani diyorum. Sıkı dur hareket edersen seni öldürürüm. Tabii zaten ölü değilsen. Şimdi nereden geldiysen beni oraya götür.”

Garip bir şekilde sanki hayvanı zihniyle kontrol edebiliyordu. Ona hükmetmek kolay görünüyordu. Yaratık kaçmaya çalışmadı, yavaş adımlarla mezarlığın dışına yöneldi. Şovalye bir an durdu, çünkü daha önce yani öldüğünden beri buradan hiç çıkmamıştı. Şovalye durduğunda insan yaratık da ona acı dolu zavallı gözlerle bakarak durdu. İkisi bir an bakıştılar. Sanki insan yaratık, şovalyenin evcil hayvanıymış gibi ona itaat ediyordu. Kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünen şovalye aklından devam etmeyi geçirdi. Aynı anda insan yaratık da yürümeye başladı.

“Tam olarak nesin sen?” diye sordu şovalye. Yaratığın belki konuşabileceğini düşünmüştü. Ancak cevap olarak inanılmaz bir baş ağrısıyla birlikte bir görüntü aklında belirdi. Yeşil, zehirli bir dumanla karışık bir şehir gördü. Beynine saplanan ağrı o kadar fazlaydı ki kendini dizlerinin üzerine bıraktı. Yaratık arkasını dönüp ona bakarak bir süre bekledi. Tam geçmek üzereyken aynı ağrıyla bir şey daha düşündü adam, bir an önce oraya varmak zorunda olduklarını. Orman tekin bir yermiş gibi gözükmüyordu.Sanki karanlık ormanın tüm ciğerlerine işlemişti. Gerçi ne olabilir ki zaten ölüyüm diye düşünüyordu. Tekrar yaratığın kendi düşüncesine girdiğini hissetti ve “hayır!” dedi, “başka soru yok ve bu acı devam edecekse, başka acı da yok. Hem, anladım. Tamam! Pençelerin canımı acıtmıyor ama bu ağrı inanılmaz. Beni neyin ikinci defa öldüreceğini bilemem öyle değil mi?”

Karanlık iyice zifiriye dönüşmek üzereyken şehir göründü. İnsan yaratık da bir anda bir kuzguna dönüşerek şovalyenin omzuna kondu.

“Ah, şimdi anlıyorum,” dedi buna karşılık şovalye, şehre doğru yürümeye devam etti ve sonunda şehre vardı.

Hiç doğmayan güneşin ardından günler sonraydı. Her yer zifiri, koyu bir karanlığa gömülmüştü. Ölüler mezarlarından çıkmak için tek bir ses duymayı bekliyordu artık. İnsanlar güneşin yeniden doğup doğmayacağını merak ediyordu. Bütün bitkiler çürümeye başlamıştı. Bütün sokaklarda ve bütün evlerde pis bir koku vardı. İnsanların ciğerleri su toplamaya, suratları iltihaplanmaya başlamıştı. Bu korkunç bir son olmalıydı. Karanlığın içinde hapsolmak. Hiç mutluluk yok, hiç umut yok ve hiç aşk yoktu. Ruhlar acı ve ızdırap içinde hayatlarının son bulmasını diliyordu. Cesaretli olanlar ölüme kendi ayaklarıyla gittler. Meydanlarda toplu mezarlardan yükselen ağıt, çığlık ve leş kokuları vardı. Bütün sokaklar kanlarla kaplıydı ve bütün hava pek çok ölünün yakılmasıyla oluşan çirkin bir yanık kokusuyla yok olmuş gibiydi. Geride temiz ve güzel olan hiçbir şey kalmamıştı.

Zifiri karanlık her şeyin, sonun, boşluğun, hiçliğin renksiz tablosu gibiydi…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *