Öykü

Kartlar, Mankenler ve Kuantum

Lunatik Çemberi’nin üzgün panoraması arkamızda pembe ve gri bir pastel tablosu gibi yükseliyordu. Sırtımızı bu gargantuan deliliğe dönmüş, Palmiye Sahili’nde bir bankta oturmuştuk. Sonumuzu, hiç olmayan başlangıçları, güneşin batışını, iç çeken karanlığı ve esmer rüzgarın kasvetini seyrediyorduk. Kuşlar ve deniz birbiriyle çığrışıyor, yunuslar denizde bir kodein sarhoşluğu içinde yüzüyordu.

“Neden bir başlangıç arıyoruz?” diye sordum, “İnsan ya da tanrı, varlık ya da hiçlik. Hiçbiri başlamadı ya da bitmeyecek. Son sandığı nihai bir bozunuma doğru sürüklenmiyor mu her şey?”

Asidin sımsıkı parlayan liflerine dokunmuş bir ışık gibi “Uzaklara gidelim,” dedi sevgilim. Sesi hayal meyal işitilen bir mırıltı gibiydi. Yüzüne bakınca gülümseyen bir avuç karanlık gördüm sadece. İçim ezildi. Ona hiçbir yere kaçamayacağımızı nasıl söyleyebilirdim? Kaçacak tüm delikleri doldurduklarını ve çürüyen bu gezegene mahkum olduğumuzu?

“Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordum. Bir süre sadece gözlerini kırpıştırdı. O büyüleyici ses ışıldadı aklımda, “Yeraltı,” dedi, “Yeraltına…”

“Daha iyi bir yer biliyorum,” dedim, “Rüyalarımız… özgür olabilen neredeyse, tek yer.”

“Rüyalarımı da esir alıyorlar,” dedi. Bu sefer sahiden o konuşmuştu. Korktum. Dikkatle inceledim suratını. Kargalar güldü. Işıklar palmiyelerden döküldü. Adamın biri bana bakıyordu. Küfür ettim. Döndü gitti. İçim bulandı. Sevgilimin yüzü tüm açılarıyla birlikte gülüyordu. Bu ne ablak bir geometri, ben buna neden aşığım?

“Tamamen özgür olabileceğimiz bir yer biliyorum,” dedim. Gözlerindeki masum pırıltıyı kuşkulu bir ifade yuttu.

Banktan kalkıp sokağın öbür yakasına yürüdük. Elinden tuttum dikkatle. Çok zayıftı. Bıraktığım zaman düşüyordu. Düşerken bile gülüyordu ve suratındaki o karanlığı yaratan gluon çok katı olmalı, çünkü asla dağılmıyordu.

Kaldırımın kenarında bekleyen go kart araçlarımıza bindik. Motorları birkaç hızlı itiş çekişin ardından çalıştırıp, yola koyulduk. Güneş egzozdan çıkan kirli dumana kapılıp darkwave müziklerine benzer bir şeye dönüştü. Gece çok ani ve amansız geldi. Martıların nereye gittiğini merak ettim… Surlara doğru açıldık, surların sırtlarında garip gölgeler, gulyabaniler, birbirini kovalayanlar ve maskeli insanlar gördüm. Eski bir otelin yapayalnız bakan pencerelerinde hüznü hissettim, sonra lokantaların, hiçbir sakini kalmayan apartmanların, bomboş yolların ve de şehrin üstünde yükselen teşrine has bir sızının.

Bahsettiğim yer on altı hanenin bir arada yaşadığı bir komün apartmanın arkasındaydı. Çok gürültülüydü fakat sen onu duymazdın, bir radyatör gibi titrerdi ama sen hissetmezdin. Yeraltına gömülmüştü, saykodelik bir mezarlığa.

Go kartları öylece bıraktık kaldırımın kenarında ve iki kat aşağıdaki rüya-makinesi-karanlığına inmek için harekete geçtik. Parmaklarımın karıncalandığını, midemdeki düğümlerin oynaşıp titrediğini hissettim. Zihnimin doldurduğu uzviyet camdan şekiller ve acayip geometrilerle birbirine tutunmuş, bunalımın gölgeleri akıp gidiyor bir ucundan diğer ucuna, bu ozmos müziğe neden oluyordu sonra. İçimden dışıma doğru garip ve kasvetli bir müzik yükseliyordu.

Küçük partiküller, çer çöp ve pisliğin süprülüp duvarlara çarptığı karanlık bir aralıktan geçtik. Merdivenlerden aşağı inmeye başladık.

Alkol, eroin ve de fahişe kokan bu rutubetli merdiven karanlığında gözüme öyle güzel görünüyordu ki sevgilim. Fakat bu insanın içini soğuk soğuk ürperten, adeta ona acı veren zararlı bir güzellikti. Güzellikler ve acı dolu yalımlarını düşündüm iki kat dibine inerken yeryüzünün. Sahiden hayatı boyunca kendine eziyet etmekten başka ne yapar insan? İnsanın bu koskoca varlığı aslında bir işkenceden ibarettir benim nazarımda, tüm o hazlar ise bir anlık bir esrime.

Karanlık ve sefil distopyaları andıran siyah duvarlarda ahlaksız şeyler yazılıp çizilmişti. Bu şeyler fosforla parlıyordu. Yazılara dikkat ettikçe birbiriyle bağlantılı olduklarını farkettim. “Vivez à Charles Hébé! Caen’deki katliamın intikamı er ya da geç alınacak!”

Çürüyen merdivenlerin ucundaki metal kapıyı ittirip içeri girdik. Moskito ahalisinin en utanmaz soluklarıyla doluydu her yan. Tüm suretleri maskeler ile örtmüş, yalanlar ile boyamış ve kendilerini bu riyakâr gecenin ürpertisine kaptırmışlardı. Sarhoş, hedonist ve kayıp bir müziğin etkisiyle sallanıyorlardı.

En arkada bir masaya geçtik. Gölgeli tuzaklar kalbime saldırdı. İkişer Rüya Prensesi kokteyli içtik. Oncle Cauchemére ismiyle kokteyl arasında bir bağlantı kurmak istedim. Sonra dans eden çirkin kalabalığa bakınca, sanki kambur sırtlı iki metrelik bir hermafroditin kabus filtrelerinden geçip aykırı gerçeklik sathına düşerek bana sırıttığını gördüm. Gözlerimi kırpıştırınca gitti. Bir lahza geri geldi yeniden. Gözlerimin içine baktı dimdik sonra sarhoş oldum.

Müzik baş döndürücüydü. Notaları görüyordum, onlara dokunuyordum, tüm dünyanın kapıları kapanmıştı, yeraltındaydık çünkü. Gözlerimi yumdum. Nice değişik renklerden meydana gelen kasvetli bir tünel açıldı kendi içime doğru. Süzülerek yürüdüm benliğime. Sonra şarkı tüm köprüleri yaktı. Çığlıklar havadaydı. İnsanlar acayip, çirkin ve grotesk bir hal almış, bu yeni yankılar gerçekliği örtbas etmişti. İnsanlar camdan böceklere, etten kemikten kabuslara ve kanlı düşüncelere benziyordu şimdi. Dans öyle bir hadde ulaşmıştı ki insanlar alev alev yanıyordu artık. Fakat yarrabi, bu alalade bir alev değil, yalımları insan uzviyetinden meydana gelmişti, insan uzviyeti ve insana ait renklerle doluydu bu alev. Ne kırmızı, ne mavi, ne de yeşil… insan rengi! İnsanı bir ışık kırılmasına dek büküp eğdiğinde elde edeceğin şey neyse o!

Bu muazzam çirkinliğin karşısında sevgilimin elini tuttum. İçim ilham, ürperti ve vecd ile doluydu. Kızı sessizce öptüm. En saf duygular, soğuk yankılar ve çaresizlikle dolu kramplar gezindi içimde. Saf ve aşıktım ama sevgilim karşılık vermedi bana. Korkuyla karışık yakıcı bir tutku belirdi. Hızla soğuyan dudaklarını ısırdım. Kanı, hayatı, aşkı ya da nefreti tatmak istedim. Tüm vücudum ölüme benzer buruk bir tutuklukla doldu. Sonra müzik sustu ve dans durmuştu. Alevler sönmüş, insan yangını geride cansız mankenler bırakmıştı. Her yönden içeri damlayan ışık bir rüya perdesinden geçiyormuşçasına en acayip şekillerde kırılıyor ve cansız mankenleri hayatsızlığın o donuk çarpıntısıyla boyuyordu.

Sevgilimin elini tuttum yine. “Bunca zaman hiçbiri gerçek değildi,” dedim. Gülümsüyordu. Gözlerimi kapattım. “Hiçbir şey gerçek değil… ben bir rüyayım!”

Ve hakikati kabul ettiğim gibi, sevgilim en başından beri bir cansız manken olduğuna da inandırdım kendimi.

* * *

Darkwave müziği insansı tonlardan sıyrılmış kozmosun öte yakasından gelen bir çığlığa dönüşmüştü. Binayı terkettim. Kederliydim, hava ise soğumuştu. Karşıda, gotik avizelerin aydınlattığı katedralin ötesine berisine dizilmiş Lüzinyan usulü evlerin orada yine Oncle Cauchemére’yi gördüm. Bu sefer dev bir göz gibiydi. Beni seyrediyordu. Özgürlüğümü dizginliyordu.

Kucağımda sevgilimle yürüyüp gittiğim yalnızlığın içinden. Onu umursamadım. Camdan uzviyetimin içinde çınlayan şarkı bile sustu. İnsanların arasına karışmıştım. Bana kuşkuyla, biraz acır gibi, biraz da günahkar bir ifadeyle baktılar. Yarım yamalak bir paçavra gibi hissettim kendimi. Bir sigara yaktım. Cansız manken gülümsüyordu.

Palmiyeler ve inci çiçeğine benzeyen aydınlatma direklerinin süslediği yoldan geçip limana çıktım. Polisler her yandaydı. Maskeli kalabalıklar surların üzerinde dans ediyordu. Katedralden eğlenceli ağıtlar yükseliyordu. Her şey sarhoş, kübik ve groteskti. Şehrin üzerinde boğucu bir sis vardı ve ışıklar bu sisin içinde ölü adamların şarkısı gibi yanıyordu. Surların kasvetli karanlığında ölmek istiyordum. Paranoyalar, keder ve intihar.

Tüm Suriçi boyunca bir gong sesi dalga dalga yayıldı. Midemde kaynayan Rüya Prensesi bir anda çözülüp idraka karıştı. Saat on bir buçuktu. Şizofren Pelikan’ın şarkılarını duydum ötede. Rüya Prensesi Amca’ya övgüler diziyordu.

Hızlı adımlarla yürüdüm. Yağmurla dolgunlaşmış bulutlar gecenin sathında birikmiş, çok alçaktalar, şehrin kızıl ışıkları bir akis halinde sırıtıyordu oradan. Az sonra gök gürledi. Narin bir sızı halinde yağmur başladı. Şehrin ışıkları yağdı üstüme, Moskito’ya bulandım, çamuru, yolları ve kasveti umursamadan go kart araçlarını buldum yine.

Sonra gaza bastım. Yağmur ürpererek karanlığın üzerinde gerinirken şehir merkezindeki Zenzbar’a doğru sürdüm. Hayat bir halatın ucundaydı. Lo-fi gölgelerde tutku akıyordu ve gözyaşları. Gözyaşlarımda melekler çığlık atıyordu. Her şey bir synth melodisine bırakmıştı kendini.

Gökyüzündeki cam kesikleri ve yağmurun ızdırabı birbirine karıştı. Bu karışım astrolojiyi büyük bir buhrana sürükleyip her açıyı saptıran bir intihar şöleniydi. Kozmosta bir ucu maddiyata değen cennetin antidepresan melekleri nihile doğru kanatlanırken ölü bedenleri varlığımızın kıyısına vuruyordu. Uzaydaki yapayalnız zaman-ötesi-sondalarımız meleklerin ağıtlarını topluyordu. Anlaşılmaz bir yığın enokyan çığlığı. Yukarıda, bulutların arasında sırıtan kristalsi ay çöllerinde genetik bir sürgün diyarı görüyordum. Zenzbar’a çıkınca, aya tapan kadim bir toplumun o mücrim dualarını işitirmişçesine ruhumdan bir karanlık koptu. Kendi gölgemden korktum. Asansöre dokundum ve genetiğimdeki şeytan yolumu çizdi. Yukarıya, bilinmezliğin sathına çıktım.

Orada Sis Lounge’unda her şey susmuştu. Bir sis bombası tüm varlığın nüvesinde patlamış gibi her şey beyaz bir ışığa, sessizliğe ve durgunluğa bulanmıştı. Bir bansheenin çıplak bedeni gerilmişti tavana. Zavallı varlık bir saat imitasyonuydu. Kolları ve bacakları yokluğun dakikalarında geziyor, gözlerinde karanlığın fısıltısı ve dilinde enokyan yalanları dönüyordu.

Dr.Buco No Rico’yu gördüm. Bir elinde saat, ötekisinde kristal bir piramit tutuyordu. Yanında Aziz Anarko vardı. Çöplüğün içinden uzanan harabe bir ansiklopedinin sayfalarını karıştırıyordu. O sayfalarda Oncle Cauchemére ve benim ismim yan yanaydı. Sayfalar akılötesi açılardan çıkıp geliyordu durmadan. Hiçliğin içinden uzanan kozmik bir veri tırtılı; ansiklopedi! “Yardımınıza ihtiyacım var,” dedim. Korku dolu da olsam, bu beyefendilere tüm varlığımı teslim edebilirdim.

* * *

Kartlar dağıtıldı. Poker vaktiydi. Bansheenin kusursuz bir simetriye sahip vücudundaki Da Vinci-obsesif-fetişizmi gerildi. Evrenin tüm kasları gevşedi. Kainatın sınırları esnedi ve bana beş kartlık bir deste verildi. Kağıtlara bakınca bir maça kızın kalbine hapsedilmiş gulyabaniyi gördüm, şapkasının içinde kıpkızıl kupalar tutan Anjiyo Büyücüsünü gördüm, sinek kızların vızıldadığı bataklıklardan uçan Şizofren Pelikan da oradaydı ve şansızlığın dört ayrı kübünü gördüm, Oncle Cauchemére sırıtıyordu her bir yönden.

İlk hamleyi Aziz yaptı. “Neye ihtiyacın var, evlat?” diye sordu, “Mutsuzluk Partisi’nin çözemeyeceği hiçbir şey yok. Partimizin sadık bir üyesisin! Sana yardım etmek isteriz!”

“Size ve partiye minnettarım,” dedim, “Doktrininize saygı duyuyorum… fakat benim sorunum gerçekten büyük ve acı verici.”

“Genetiğindeki şeytanı temizlememizi istiyorsun herhalde?” diye gülümsedi Doktor. Ortaya bir kart fırlattı. Yeşil sakalları ve gözlerindeki zümrütler dost canlısı görünüyordu. Biraz gerilmiş, biraz da gevşemiş bir halde, “Hayır,” dedim, “ben kalbimin tamir edilmesini istiyorum.”

Aziz Anarko’nun çürüyen kafatasından bir kahkaha döküldü ve sonra Tozpembe Siyah Melek denen düşmüş bir meleğin kartını fırlattı ortaya. “Bu kıza ne oldu biliyor musun?” diye sordu. Sesi kemiğin çürümesine benziyordu.

“Hayır,” diye kekeledim.

“Bu kız bir trafik kazasına dönüştü ve ona bu gezegenin en karanlık şairi aşık oldu. Onu yıkık dökük gecelerinde düşleyip durdu. Simforofilizim ve intihar dürtüleriyle dolu şiirler yazdı. Şiirleri insan ve mekanizmaların iç içe geçmiş korkunç heyulalarına benziyordu. Fakat yazdıkları anlaşılmadı. Hor görüldü. Şair intihar etti. Onu buldukları zaman bir yapboza dönüşmüştü fakat hâlâ yaşıyordu. Kızın ismini sayıklayıp durdu. Bu kart sadece acı verir.”

Neyi ima ettiğini anlamamıştım. Sonra Doktor da bir kart attı ortaya. Bu kartta da düşmüş bir melek vardı. “Anjiyo Büyücüsü’nün kalbini çaldığı kız. Kız şu an Lunatik Çemberi’ndeki dev bir sağlık ünitesinde, bitkisel hayat yaşıyor. İnsanlar onun septik şoklar geçiren camdan bedenini seyredip mumlar yakıyor ve ibadet ediyor. Bu kart sadece korkutucudur.”

Sonra sıra bana geldi, çekinerek bir kart attım ortaya, bu gulyabaniydi.

“Kartın hikayesini biliyor musun?” diye sordular. Kafamı ‘hayır’ anlamında salladım.

“Öyleyse anlatalım; bir gün insanlardan korkan bir gölge onlara meydan okudu… ve bir gulyabani oldu. Şimdi o gulyabaniyi surlarda bulabilirsin.”

Sıra Aziz’e geldi. Bir kart attı ortaya… o kartta ben vardım.

“Bunun hikayesini biliyor musun?” diye sordu gülümseyerek. Karta baktım. Her yönüyle alalade bir insan, biraz melankolik, biraz da yıkılmış bir gençliğin ifadesiyle öylece duruyordu.

“İçinde camdan düzenekler olan bir adam bu… Heyecan, korku ya da herhangi bir his o düzeneklere temas edince insanları cansız mankenlere dönüştüren bir müzik mayalıyor. Ama henüz bir hikayesi yok.”

“Benim bir hikayem yok,” dedim kederle.

Doktor dost canlısı bir ifadeyle gülümsedi. “Bu gece buraya nasıl geldin, evladım?”

“Şizofren Pelikan’ın şarkısını duyar duymaz… ani bir ilham ile.”

“Burayı en başından beri biliyordun yani. Mutsuzluk Partisi’nin sana yardım edebileceğini de.”

“Doktrininiz kainatta hatta kainat altı tüm boyutlarda geçerli çünkü.”

“Afferin! Sana yardım edeceğiz, çocuğum… Fakat bize bir hikaye sunman gerekli. Çok hüzünlü, buruk ve de yıkıcı bir hikaye olmalı. Bunu bu gece içerisinde yapabilir misin?”

“Yaparım, Doktor.”

Banshee bir çığlık attı. Kolları ve bacakları on ikide buluşmuştu. “Süren başladı,” dedi Doktor. Sis Lounge’u kayboldu. Kendimi iç çeken rüzgarın yağmurlu hissiyatında buldum. Bir sahildeydim. Lunatik Çemberi’nden de ötede. Yapayalnız, esneyen ve haykıran bir ara bölgede. Dikenler, kambur dev palmiyeler, harabeler, kumlar, gecenin tortulu karanlığı ve ardımda bıraktığım Moskito…

“Neredesin?” diye hıçkırdım, yağmur Moskito’nun kirli ışıklarını da almış üzerime yağarken ağlamaya başladım. Cansız manken hiçliğe karışan Sis’te kalmıştı. Hem onu, hem de kendimi kaybetmiştim. Sahilde öylece yürüdüm, varlığın sınırını aşmış, bir hiçlik diyarının tezatlarla dolu denizinde yüzüyordum sanki. Yağmurun altındaki gergin yalnızlıkta vücudumdan hasıl olan müziğin yankısını işitiyordum. Kendi ruhumun sesini, o korkunç senfoniyi dinleyerek, intihar dahi edemeyişime üzüldüm.

Cansız mankeni düşünüyordum. Bir zamanlar gerçek bir kadın mıydı? Benim şarkımı mı duymuştu o da? Onu o korkunç kadere ben mi mahkum etmiştim? Öyleyse neden gülümsüyordu durmadan?

Işıklar ve yağmur birbiri içine geçip bir boyut kırılması yaşadı. Yumuşak bir göçebelik sathına doğru yürüyüp varlığı sahiden geride bıraktım. Mutsuzluk Partisi’nin kuantum doktrininde yazan mikrokozmoslardan birine, kendi trajedimi yaratmaya gidiyordum.

* * *

Yürüyüş bir gündoğumuyla sonlandı. Durağan zamanın ve statik evrenin buğulu liflerine değen imite gün ışığı her şeyi son derece sahici hatta cıvıl cıvıl bir hayat hisiyle dolduruyordu. Çer çöp, yabani otlar ve dikenlerle sarılmış atıl bir araziden indim. Birbirinin içine geçmiş daracık ve hastalıklı sokaklara girdim.

Harabeler ve izbelerin esnediği gri ara bölgeden sabahın sirenleri yükseliyordu. Üç adet mermi sesi duydum. Sokaklardaki feci çürüyüş öğürdü, tahtadan binalar sallandı, pencereler açıldı, şarkılar sustu. Mermiler güneşin kahkaha atıp boğulduğu sabah semasında kuşların uçuşuna dokundu.

Yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, iki yüz yıllık konakların, pespaye duvarların ve gölgelerin arasından geçip gittim. Mikrokozmos düzeneği beni atomun milyarlarda biri ölçütünce küçültüp, ani kuantum dalgalanmaları yarattığı zaman, hatıralarım buharlaşıp çocukken yaşadığım evi ve sokakları yaratmıştı. Zamanın bile sığmadığı, inanılmaz derecede küçük bir evrendi bu. Basit bir tabirle rüyaydı, fiziksel tek kanun DMT’nin hükmündeydi fakat maddi boyutta bir izdüşümü vardı. Büyük ihtimalle bir atomun elektron bulutu civarındaki yoğun hiçliğinde süzülüyordum.

Girişi sidik kokan, merdivenlerinde bir ayyaşın öylece yatıp kaldığı zavallı bir meskende buldum. Doğduğum ev işte buydu. Sekiz kardeş, dul bir kadın. Acı verici, kemirgen ve ortası delik hatıralarla dolu. Merdivenleri çıkmaya korktum. Aynı şeyleri yine yaşamaktan korktum.

Ama zamansızlığın kaotik hesaplamaları beni yukarı sürükledi. Gözlerimi kapasam dahi görüyordum her şeyi. Çünkü olan biten ne varsa çoktan yaşanmış ve hafızama kilitlenmişti. Gözlerimi kapamak ya da ağlamak faydasızdı.

Eve girdiğim zaman kardeşlerimi gördüm zavallı bir köşeye sinmiş titrerken. Aç ve sefildiler. İçeride yabancı bir adam vardı üstelik. Ablamı altına almıştı. Herif pasaklı, çirkin ve kara kuruydu. Çok kötü kokuyordu. Ablama para veriyordu yaptığı şey için. Bu şekilde doyuyorduk. Hepsi gözümüzün önünde gerçekleşiyordu. Annem ise mutfaktaydı.

Mutfağa süzüldüm nefret dolu bir ışık pıhtısı gibi. Onu pislik akan tencerelerde fetüsler kaynatırken gördüm. Fetüsler belki doğmamış kardeşlerim, belki de yeğenlerimdi? Zina, fuhuş, hatta ensestin ürünleri? Her şeyin delirdiği bir çağda doğmuştuk biz, Trajedi’nin çağında! Şizofren Pelikan da işte bu yıllarda çırpmıştı kanatlarını ilk kez…

Annem pişirdiği fetüsleri içerideki bir odaya taşıdı.

İşte orada, çocukluğumdan beri bir türlü çözümleyemediğim imge aniden saçılıp döküldü önüme. Gölgelerdeki eşsiz simetri ve bir erkeğin vücudundaki kabusvari kadın tüm çıplaklığıyla önümdeydi. Oncle Cauchemére!

Vücudu pespaye bir haldeydi. İki metrelik gövdesinde asimetrik yaralar bulunuyordu. Yaralar kurtlanmış ve irinlenmişti. Nefes alıp verdiği her an cerahat akıtıyordu. Bu koku o kadar kötüydü ki hayata dokunup onu küle çevirebilirdi, mikrokozmosun serhaddi dahi geriliyordu ufunetten dolayı.

Oncle Cauchemére Caen’deki muazzam boyutlar ötesi çarpışmadan sağ kurtulup Trajedi’ye savrulmuştu. O gece Hakikat’te yenilmişti fakat varlığını yok edememişlerdi. Bu yüzden Hakikat’ten süprülüp, bizim pespaye ve karanlık diyarımıza süzülmüştü.

O sabah Oncle Cauchemére annemin ona verdiği fetüsleri beğenmedi. Canlı bir şey istiyordu. Annem beni kurban etti ona… Rüya Prensesi Amca etimi bir güzel soyup o dehşet verici soğuk elleriyle ruhuma sızdı. Ruhumu bedenimden çekip çıkardı ve adeta sömürdü onu.

Onun rüyalarını yaşamak zorunda kaldım… Oncle Cauchemére bizim evimizde fetüslerle besleniyor bir halde yatarken, ben onun için dışarıdaki dünyada insan avına çıkmalıydım.

Bu hikayeyi bana belki mikrokozmos düzeneği yarattı, belki de benim hep bir hikayem vardı ve mikrokozmos düzeneği sayesinde onu keşfedebildim… Fakat ne önemi var ki başlangıcın ya da sonun? İnsan ya da tanrı, varlık ya da hiçlik. Hiçbiri başlamadı ya da bitmeyecek. Son sandığı nihai bir bozunuma doğru sürüklenmiyor mu her şey?

* * *

Şizofren Pelikan gece ötesi bir satıhtan uçup geldi. Şarkısını tamamlamış ve dingin hiçliğin gölgelerinde uykuya süzülmüştü. Hiçlik denizlerine yayılmış ansiklopedinin sayfaları hâlâ hiç durmadan, kozmik bir makaraya sarılmışçasına akıp duruyordu varlığa. “Koleksiyonumuza bir kahraman daha eklendi,” dedi Buco No Rico, “Bu karakterin arkaplanı boştu… Diğerlerine nazaran daha tutarsız ama keyifli bir hikaye oldu.”

Aziz Anarko başını salladı. Mutsuzluk Partisi Genel Merkez binasındaydılar. Her yanı alev alev yanan bir tahribat diyarının ortasındaydı bina. Aziz Anarko kozmik makaranın sarıp varlığa döktüğü ansiklopedinin sayfalarını sıralıyordu. Buco No Rico ise zaman ve mekanda kaybolmuş trajik kahramanları toplayarak kuantum cerrahisi sayesinde ebedi huzura ulaşacakları allı pullu, süslü kartlara diziyordu onları.

Ellerini ovuşturdu. Önündeki şey son derece rahatsız ediciydi. Yumuşak-zaman-mekan-düzenleyici-kırpıcı aletlerini alarak tabloya yöneldi. İrin kokan tabloda devasa ve yakışıklı bir kadın, çıplak bir çocuğun ruhunu bedeninden çıkarmış, o körpecik ruhu emiyordu.

Doktor iç çekti ve aletleriyle tabloya müdahele edip çocuğu çıkardı oradan. Bir mürekkep damlasına dönüşmüş muazzep ruhu bir karta damlattı. Kartı birkaç kez salladı havada sonra bir platforma bıraktı. Heyecanla orada belirecek imgeyi beklemeye koyuldu.

Fakat bir şeyler ters gitti… kartta beliren şey o zavallı ve melankolik bakışlarıyla huzur dilenen Otomaton değil, Oncle Cauchemére’ydi.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Kartlar, Mankenler ve Kuantum” için 6 Yorum Var

  1. Tebrikler. Yine ruha dokunan bir öykü yazmışsınız. Kendi evreninizdeki diğer temalar ve karakterlerle de bir bağ var bu öyküde ayrıca. Ana karakterin duygu dünyası çok başarılı resmedilmiş ve her zamanki gibi temayla direkt bağlantılı bir final yazılmış.

    Tema konusunda pek bir bilgim yok daha doğrusu tema tanıtım yazsında yazanları okumadan önce hiç yoktu ve o yazıda ne yazıyorsa o kadar bilgi sahibi oldum. Ama yazdıklarınızda o tanıtım yazısında anlatılan ruhu yakaladığımı düşünüyorum. Yani sizin yakaladığınızı.

    Bu seçkide bulunmayı hak eden bir yazarsınız bu açıdan da ayrıca tebrik ederim.

    Tekrar görüşmek dileğiyle…

  2. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    sanırım okuduğum en iyi öykünüzdü. temayı müthiş kullanmışsınız. öykü bitiminde ağzım açık kaldı diyebilirim, hayret ve beğeniden.
    öyküdeki atmosfer, bilimkurgusal öğeler, farklı benzetmeler -camdan böceklere benzeyen insanlar, evrenin kaslarının gevşemesi…- kurgu, kart buluşu… çok dolu, bir o kadar merak uyandırıcı ve akıcı bir öykü. temanın en’lerinden.
    öyküyü okurken “altered carbon” sahneleri ve “salvador dali” tabloları geldi gözümün önüne. “hakikat, trajedi, mutsuzluk” gibi kavramları, bilimkurgusal atmosferde varlık felsefesiyle yoğurup edebi bir lezzet çıkarmışsınız ortaya.
    tekrar okumak isteyeceğim bir öykü.
    kaleminize kuvvet.

  3. Merhabalar.

    Muazzam bir çalışma. Seçkideki en iyi öykü olduğunu düşüyorum. Hatta öykü seçkisinde şu ana dek okuduğum en iyi öykülerden biri. Biraz Blade Runner tadında, ama ondan çok daha dolu. Satırların, paragrafların kullanımındaki ustalık bir yazarın yazar sayılması için basılı bir kitaba ihtiyacının olmadığının kanıtı gibi. Aslında zaten yine öykünün en büyük başarısı da bu kanımca; dilin kullanımı ve yazarın ne düşündüğünü aktarmada kalemine güvenmesi; kendinden emin bir metin, ustaca bir öykü.

    Kaleminiz özgür, yolunuz açık olsun. Kaleminize sağlık.

  4. Merhabalar, yorumunuzu görmek beni gerçekten çok mutlu etti. Kendi evrenimle bir bağlantı kurarak risk almış olduğumu düşünüyordum. Fakat hikayenin son hali beni de memnun etmişti. Yorumunuz için teşekkür ederim. Şu seçkinin bana kattığı değerler bunlar.

  5. Merhabalar, samimiyetle söylebilirim ki üzerinde en çok uğraştığım tema buydu. Uğraşması keyifliydi, olumlu geri dönüşler almak bu uğraşı daha da kıymetlendiriyor. Aslında bu öyküyü yazarken biraz umutsuzdum. Çünkü ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Tema son derece karmaşıktı ve aklımdaki tüm çağrışımları yazmak istiyorum. En az dört beş defa tekrar tekrar yazıp sildikten sonra en sonunda bu öykü, hiç planlamadığım bir şekilde ortaya çıktı. Bana kalırsa en güzel kısmı da bu zaten. Yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Bir sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle.