Öykü

Kavuşma

Bahçede İdris’le karşılaşıyorum. Lüzumsuz. Beni mi takip ediyor ne?

-Ragıp amca akşama işkembe var, kaçta geleceksin?

-Yetişirim herhalde, yok yetişemem, beni bekleme yemeğe, herkese benden selam söyle.

-O çanta ne öyle, nereye gidiyorsun? İlaçlarını içmeyi unutmadın değil mi? Bakayım bilekliğin kolunda mı?

Bir yandan çantayı sırtıma takmaya çalışıyorum. Ne çok konuşuyor bu çocuk. Bazen de hak veriyorum. Bu kadar yaşlının arasında çenesine vurdu zavallının.

-Yavaş sor İblis. Hepsini aklımda nasıl tutayım. Aha bilekliğim, ilaçlarımı da içtim, çanta da ağır değil.

Fosforlu bilekliğim gözümü alıyor. Unutkanlık hastaları için. Kaybolursam bulacaklarmış. Bir kere yolu unuttum diye bunadığımı sanıyorlar.

İdris çantamı düzeltiyor. Sırtıma iki kez hafifçe vuruyor, sağlıklı olduğumu hissettiriyor.

-Nereye, sen onu söyle hele.

-Deniz kenarına ineyim biraz. İçim sıkıldı. Oğlum sen aşçı değil misin, işkembenle ilgilen.

-Hee anladım. Meliha teyzeye bakmaya gidiyorsun. Hava güzel. Kayalıklara uzanmıştır şimdi.

Susuyorum. Kurt kocayınca köpeğin maskarası oluyor. Bahçeden çıkmaya yakın gözüm bizim kumrulara takılıyor.

Emine hanımın bir elinde baston, diğer eli Hadi Bey’in elini tutuyor. İkinci bahar yaşıyorlar. Hadi Bey’in kinayelerine maruz kalmadan bahçeden çıkmaya çalışıyorum. Ne mümkün…

-Ooo Ragıp bey nereye böyle, Meliha Hanıma mı? Öğlen güneşi kafana geçecek. Bırak şu hayali işleri, aramıza yeni bir hanım geldi, sigortadan emekli, yaşı yaşına denk.

-Asıl senin başına güneş geçmiş Hadi Bey. Sıkı tut da Emine Hanım elinden gitmesin. Hadi iyi günler.

-Burası yalnız çekilmiyor Ragıp. Hayali değil, gerçeği lazım sana. Kaç yıl daha yaşayacaksın?

Somurtup ilerliyorum. Geçmiş zaman, dinlenme salonunda sohbet ederken deniz kenarına Meliha’yı görmeye gittiğimi söylemiştim. O günden beri iğneliyor beni.

Ardıma, içinde huzursuz insanların yaşadığı huzurlu eve bakıyorum. Tarihi binadan çevrilme, bembeyaz. Tek başıma yaşasam yalnızlığa alışamayacakmışım. Yaşlılığımı burada geçirdiğim için şanslı hissediyorum.

Demirleri beyaz, bombeli bahçe kapısından çıkıyorum. Taksici Fehmi’ye el ediyorum.

-Gel Ragıp amca. Deniz kızı koyuna mı?

Taksinin kapısını açıyor. Oturmama yardım ediyor.

-Evet evlat, başka nereye giderim ben. Şuradan alıver.

Bozuk para vermeyince yüzü ekşiyor Fehmi’nin. Aldırmıyorum.

-Paran da büsbütün be Ragıp Amca. Bunu nasıl bozayım şimdi. Sen bunu al, akşam İdris’e bırakırsın, ben ondan alırım.

-Oğlum para yiyecek hal mi var? Eskiden olacaktı da. Açaydım büyüğü, koyaydım beyaz peyniri, oturaydım denize karşı.

-Bir de Meliha teyzem olacaktı, değil mi Ragıp amca?

-Ah, onsuz olur mu oğlum?

Kıvrıla kıvrıla çınar ağaçlarının arasından geçiyoruz. Kuş sesleri mutluluğumu daha da çoğaltıyor. Bir de şu arabayı yavaş sürse daha iyi olacak.

Kısacık yol uzuyor, uzuyor. Meliha serilmiştir güneşin altına. Dudakları parlıyordur, gözleri davetkardır. Sabırsızlanıyorum.

-Geldik Ragıp amca.

Bedenim hızla ileri gidip geliyor.

-Oğlum şu frene yavaş bassana. Her seferinde aynı şeyi söyletme insana. Kafam ayrılacaktı vücudumdan.

– Kusura bakma Ragıp amcam.

-Sen bu parayı al, üstü kalsın, çocuklara ihtiyaç alırsın. Belki akşam İdris’i göremem.

-Allah bereket versin. Kaçta geleyim almaya?

-Sen gelme ben dönerim.

-Dur indireyim seni. Ellerini ver, kafana dikkat et, hadi bakalım, hoop tamam. Görüşürüz Ragıp amca. Meliha teyzeme selam.

-Tamam, hayırlı işler.

Fehmi pati yaparak uzaklaşıyor. Tozu dağıldıktan sonra devam ediyorum.

Havada iyotlu bir huzur. İçime çekiyorum. Gökyüzünde bilindik kavuşmalar. Martılar havada öpüşüyor, serçeler dallarda sevişiyor. Karşılaşma…

Demir korkuluklu, dik, beton basamaklar tek katlı evin kapısına kadar uzanıyor. Korkuluklarda eşit aralıklarla sivri, küçük demir uçlar. Uçların üzerinde yumurta kabukları. Kabukların üzerinde renklendirilmiş insan yüzleri.

Cemal Süreya, Turgut Uyar, daha bilmediğim şairler… Bir şiirin satırlarından iniyorum. Yirmi, yirmi bir, yirmi iki.

Evin kapısındayım. Yan bahçeye doğru ilerliyorum. Salkım söğüdün yanındaki patika yamacından aşağı birkaç adım attıktan sonra dümdüz bir genişlik. Ardıma bakıyorum. Ev yaprakların arasından görünmez oluyor. Isırgan otları pantolonumun arasından yer bulup bacağımı yakıyor. Derim pıtır pıtır, içim bir tuhaf. Acı desen değil, huzursuzluk.

Az ileride karşımda duran ağacın uzattığı kara dutları bir seferde ağzıma atıyorum. Kısacık gölgeme bakıyorum, kafam cayır cayır yanıyor. Dalga sesleri, kuş seslerine karışıyor. Ne hoş bir melodi. Sola bakınca yaprakların arasından Meliha’yı görüyorum. Tepsi kayasının üzerinde, kuyruğu suyun içinde. Saçları külçe gibi parlıyor. Göğüs uçlarında birer istiridye kabuğu. Güzel sanatlar denizinde poz veriyor. Küçük balıklar başının üzerinden zıplayıp suya atlıyor. Meliha balıklarla oynaşıyor.

Hızlanmaya çalışıyorum olmuyor. Yaşımı daha çok hissediyorum. Bir ağaç kökü aşağı basamak salmış. Sendeleyip toparlıyorum kendimi. Bir, iki, üç. Basamak sayma huyumdan vazgeçemiyorum. Kayadan kayaya adımlayarak, aralarına dolmuş küçük birikintilere düşmeden Meliha’nın yanına geliyorum.

“Lup, comburt…” Başımdan aşağı mavi sular dökülüyor. Deniz kızlarının bilindik nazlı davranışı. Gelir birazdan.

Tepsi kayasının üzerinde çantamı açıyorum. Meliha’nın günlüğü, benim günlüğüm, fotoğraflarımız, beyaz elbise, çiçekli terlikler. Hepsi tamam. Diken ağaçlarının gölgesine doğru uzanıyorum. İçim geçiyor.

Çok geçmeden bacağımda bir şaplakla uyanıyorum. Meliha’nın kuyruğu! Beni böyle uyandırmaya bayılıyor. Gülümsüyor. Konuşmuyor Meliha, vücudu konuşuyor. Avuç içini aşağı yukarı sallıyor, gözleriyle ufku işaret ediyor, omzunu çeke çeke gidelim diye tutturuyor.

Çantamı tekrar doldurup sırtlanıyorum. Yüzmeye başlıyoruz. Meliha bir dalıyor, bir çıkıyor. Memeleri yüzgeç oluyor. İleri giderken iki yana açılıyor, geri geri yüzerken birleşiyor. Kuyruğu pırıl pırıl parlıyor, saçları da. Onun kadar hızlı yüzemiyorum. Karşıdaki küçük adacığa gidip dönüyor. Avucunda istiridye kabukları. Alıyorum. Yüzmekte zorlanıyorum. Dönelim diyorum, dinlemiyor. Kıyıya yüzmem imkansız.

Meliha elimi tutuyor. Beyaz elbisesi üzerinde. Diğer elinde çiçekli terlikleri. Üzerime uzanıyor boylu boyunca. İniyoruz, her yer koyu lacivert. Kırk yıl sonra Meliha’nın acı çekmediğini, sadece nefessiz kaldığını anlıyorum. Günlükler denizin üzerine serilmiş, fotoğraflar da… Yüzü aşağı dönmüş kareye son kez bakıyorum. Tepsi kayasının üzerinde Melihayla oturuyoruz. Meliha deniz kızı olmadan önce.

Kavuşma” için 6 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Su gibi akan nefis öykünüzü büyük bir keyifle okudum. Ellerinize sağlık.

    Dilinizi ve öykünün üslubunu çok beğendim. Okuyucuya boşlukları doldurma olanağı tanıyarak, keyif kaçıran hap bilgiler vermeden öykünüzü, durumla, karakterle, karakterin yoluna çıkan diğer kişilerle çatışmalarıyla, ekonomik ve özenli sözcük seçimleriyle aktarmışsınız.

    Öykü, daha ilk cümleden başlayarak yarattığı atmosferle, okuyucuyu kendine çekiyor, merak uyandırıyor, duygudaşlık sağlıyor ve sonuna doğru akıyor.

    Meliha’ya ne olduğunu anladığımız anda, anlatıcıyla birlikte kalbimiz acıyor.

    Kutluyorum. Gelecek öykülerinizi heyecanla bekliyorum.
    Sevgiler.

  2. Merhaba. Çok teşekkür ederim. Ne mutlu bana, yüreğinize dokunabildiysem… Saygıyla…

  3. Merhabalar,

    İçten, samimi bir o kadar da yürek burkan bir öykü olmuş. Öykünüzü okurken şarkı listesinde beliren Remembrance (Balmorhea) garip bir tesadüf olduğundan mı bilmem efsununuza inandım. Ragıp Amca’nın sürüklenip gittiği bu öyküye eşlikçi kişiler de uyum içerisindeydi. Duru ve hüzünlü bir kavuşmaydı.

    “Güzel sanatlar denizinde poz vermek,” tabirine ve çantanın içinden taşan anıların yansımasının adeta suyun yüzünde bizi bulmasına ne demeli? Öykünüzde takıldığım tek detay yazım hataları oldu. Bunun dışında akıcılık ve anlatımdaki değişkenliğin dozajı hayli başarılıydı.

    Kaleminize sağlık ilhamla kalın!

  4. Merhaba,
    Sizin de gönlünüze sağlık. Müzik derin bir rastlantı olmuş. Yorumunuz beni onurlandırdı. Çok teşekkür ederim. Saygıyla…

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @yazargider

    Kayıp Rıhtıma kaçtığım günler oluyor ve okuyabildiğim kadar hikaye okuyorum. Eski yazarların önceki hikayelerine bakıyor, yeni aramıza katılanları ise bir değil iki kere okuyorum. Bazı yazılar yoğun bazıları bir sabun köpüğü tatlılığında bazıları karanlık bazıları ise pembe deliliğinde oluor ve her defasında aynı temaya bakan bu kadar insanın nasıl bu kadar bambaşka hikayeler yazabildiğine şaşıyorum. Burası benim için bir hayatın kalanı için bir motvasyon alanı olduğundan bu özeni göstermek beni mutlu ediyor.

    Bu sürecin en güzel yanı da senin gibi yeni yazarlara hoşgeldin demek.

    Hikayen yumuşak ve sevimli, güzel okunan ve insanı mutlu eden bir havada yazılmış. Gitriş kısmında karakterlerin kontrolünü biraz daha sıkılaştırabilirsin belki çünkü orada biraz çok seslilik olmuş yani kısa alanda çok olay olduğundan takip edebilmek için ya onları bağlamanın farklı bir yolunu bulman ya da olay/kişiyi azaltman veyahut uzun yoldan gidip hikayeyi açman-yani nefes alacakları yeni oyun alanı- vermen bu konuyu çözebilir.

    Ayrıca, son iki paragrafını tekrar okudum ancak benim için hala biraz daha açıklama ihtiyacı duyuyorum.
    Bir okuyucun olarak aklımdan geçenleri olduğu gibi yazıyorum:
    İlk paragraf: Çantasını alıp neden yüzmeye başlıyor yaşlı biri değil mi? Zar zor yürüyordu ancak şimdi sırtında bir ağırlıkla suya giriyor. Bu paragrafın sonunda ölüyor mu? Kıyıya dönemsi imkansız dediği için böyle bir çıakrımda bulunuyorum.
    İkinci paragraf: Kahraman sahile nasıl döndüğünü soruyorum kendime sonra melihanın nasıl elbise içinde yanında belirdiği daha önemlisi “nereye indiklerini” anlamaya çalışıyorum. Hangi 40 yıl diye soruyorum. Meliha ile evlimiydiler yoksa diye ani bir düşünce geçiyor. Zorlama bir başka çıkarımda bulunuyorum: Maliha yoksa kahramanın ölen karısı mı?

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz