Öykü

Balık Günü

NOT: Öykü seçkisinin 98 sayılı “Satir Öyküleri” içerisinde yer alan “Karanlık Ruh” isimli öykünün devamı niteliğindedir.


“Balığa sabahın köründe gitmek zorunda mıyız?” dedi Deniz.

“Adın Deniz ama denizi hiç sevmiyormuş gibi konuşuyorsun” diye cevap verdi Metin.

“Sevmez olur muyum ama uykuyu daha çok seviyorum.”

“Mırın kırın etme güne erken başlayalım ki çokça balıkla eve dönelim. Yoksa akşam Melda seni fena haşlar.”

“Haklısın” dedi Deniz ve kahkahası orman yolunu inletti. Melda Deniz’in eşiydi, Deniz Melda’nın gazabından korkardı.

Güneş henüz orman yolunu aydınlatmıyordu. Doğudaki Engin Dağının tepesinden bir demet saçılan oklar misali güneş ışınları ancak Uçsuz Denizini yalıyordu. Tepeye vardıklarında bu manzarayı daha net görebildi ikili. Güney yönlü yolculukları geceden başlamıştı.

Metin terini silerek “Bundan sonrası kolay, yol kıvrılsa da bayır aşağı rahat ineceğiz.” dedi.

Sırtına astığı oltayı düzelten Deniz “biraz rahat etsek hiç fena olmaz” dedi soluk soluğa.

Yol yılanlar çizerek denize kavuşuyordu. İkili bazı noktalarda düşmemek için yavaşlasa da sonunda sahil şeridi ağaçların üstünden belli belirsiz görünmeye başladı. Ağaç kalabalığında azalma gözlendi. Aynı anda Metin izleniyormuş hissine kapıldı. İkide bir arkalarını kontrol ediyor, Deniz’i tedirgin etmemeye çalışıyordu.

Bu sırada deniz kıyısından gelen gürültüye şahit oldular. Bir ağaç gövdesinin arkasına saklanıp sahili seyre koyuldular. Sekiz atlı adam yanlarında kocaman ağlarla ve atlardan birine bağlı arabalarında getirdikleri kayıkla orada durmuş denizi seyrediyordu.

“Hadi” dedi karanlık siluetli atlı “kayığı suya indirin bir an önce.”

“Ne arıyoruz efendim, bu ıssız sahilde ne bulacağız.” dedi diğerlerinden giyim kuşamıyla ayrılan adam.

“Deniz kızı efsanelerine inanır mısın hancı, inansan iyi edersin. Son olarak bu alanda bulundukları haberini aldık. Ülkemiz sınırları her geçen gün genişliyor. Ama Lodos adası ülkemizin ortasında el değmemiş bir maden, balta girmemiş bir orman gibi duruyor. Kralımız Tarkan bundan oldukça rahatsız. Bizim Lodos adasını ele geçirebilmemiz için denizkızlarına, onların savaşçı yapısına ihtiyacımız var. Söz, sende yakaladığımız deniz mahsullerine konup hanında satacaksın.”

“Bu hancı bizim köyün hancısı Hancı Hasan değil mi?” diye fısıldadı Metin.

“Evet, o” dedi yüzünü net görebilince Deniz.“Satir Ormanı uğursuzdur demiştim sana, bu fikri ortaya attığından beri biliyordum başımıza bir felaket geleceğini” diye fısıldadı Deniz. İkili sustu ve konuşmalara kulak kesildi.

“Kralımız Tarkan’ın emriyle mi buradayız en başta söyleseydiniz ya.” dedi atında salınan hancı.

“Buraya gelene kadar bilmemen gerekiyordu ihtiyar dedi arkası Metin ve Deniz’e dönük atlı.

Bu sırada altı adam atından inmiş kayığı kuma indirip suya sürüklemekle meşguldü.

“İyide bu ıssız köşeye kimse uğramaz, deniz kızını bırak kız bile bulamayız bence burada” diye lakayt bir tavırla ilave etti hancı.

Atlı hareket ederek dahi tepki vermedi bu sözlere. Güneş ışınları denizin üzerini bir çarşaf gibi örtüp sahile yayılmaya başlamıştı. Altı adam hâlâ kayıkla beraber kumda debeleniyordu. Bu sırada dağın eteklerinden sahil boyunca onlara doğru gelmekte olan adamı ilk fark eden arkası ikiliye dönük olan atlı oldu.

“Davranın kılıçlarınıza” diye gürledi. Yayını gelmekte olan adama yöneltti ve bir müddet okunun ucuyla onu izledi.

Adamın pelerini yırtıklar içindeydi ama saray işi olduğu yirmi metre öteden seçilirdi. Yaklaştıkça adım atmaya takati kalmadığı anlaşıldı. Kara siluetli atlı okunu indirerek. “Yüce tanrım Ulu Kral Tarkan.” dedi.

Kral perişan halde kumların üstünde diz çöktü. “Suu” diyebildi. Atlılar atlarından indi diğer altı adamla beraber kralın etrafını sardı. Hemen biri matara uzattı. Suyun yarısını ağzını kenarından yere ve üzerine damlatarak içti ve kendini kumlara bıraktı.

“Saldırıya uğradık Temur, kardeşim Uraldı. Ölmemiş; o, Satir Ormanında ölmemiş.” diyebildi atlıya suyun ağzını ıslatmasının verdiği ferahlıkla.

“Nasıl olur, Ural Bey size nasıl saldırır. Hem, hem o yıllardır kayıp değimliydi.”

Bu sırada Deniz ve Metin’in arkasından, orman yolundan toynak sesleri işitildi. Gelenler öyle hızlı at sürüyordu ki sesler kısa sürede çok yakından işitilir oldu. İkili ne yapacağını şaşırdı ve kendilerini sahile doğru koşar vaziyette buldular. Oltalarını sırtlarına vuruyor, vurduğu yerde sızıya neden oluyordu. Onları fark eden güruh kralın etrafını kuşatmayı bırakıp siper aldı.

“Durun hele, siz kimsiniz…” diyen Temur sözlerini bitiresiye kalmadan ikili adamlara tosladı.

“Atlılar, orman yolundan büyük bir kalabalık geliyor.” dedi Metin.

“Bunlar bizim köyün gençleri Metin ve Deniz.” diye Kral’ın deniz kızı kâşiflerini yatıştırdı Hancı Hasan.

Tarkan’ın arkadan inlemeler eşliğinde “Ural’ın Karanlık Savaşçıları, hemen kaçmamız lazım.” dediği belli belirsiz işitildi.

“Kralım emin misiniz?” diye soran Temur’a cevaben “Benimle beraber ormanda bulunan tüm seçkin savaşçıları öldürdüler, hemen gidelim buradan.” dedi ve gözlerini bir süre kapalı tuttu. Yırtıklar içindeki pelerini ve onun altında belli belirsiz görülen altın rengi zırhı koyu kırmızı kana bulanmıştı. İlk fark eden Temur oldu.

“Kralımız yaralı ve onu dinlemeliyiz, hemen köyünüze dönmemiz lazım. Orman yolu haricinde bir yol biliyor musunuz?” diye sordu Temur.

“Bir yol var, sahil şeridini batı yönlü takip edip ormanın bitiminde keçi yoluna çıkan.” dedi Metin.

“Ne duruyoruz hâlâ, hemen Kralı arabaya bindirin. Düşman kalabalık ve bizim kralı kurtarmamız icap eder.” diye emirler savurdu Temur.

Adamların ikisi kralı kumun içinden kurtarıp nazikçe kayığı taşıdıkları arabanın içine bıraktı. Tarkan arada bir gözünü açıyor, acı çektiğini belli eder cinsten sıkıca yumuyordu. Bu sırada gözlerini sıkması neticesinde göz çevresindeki kırışıklık sayısında büyük bir artış gözleniyordu.

Orman yolundaki nal sesleri sahilden işitilmeye başladı. Sahile vuran sabah dalgalarına karışıp sahildeki on bir adamın kulaklarını yalıyordu. Kral’ın sesleri işitip işitmediği meçhuldü. Ancak arabaya taşınma sırasında hissettiği acı şimdi yatışmışa benziyordu. İnlemeleri seyrelmişti.

“Ural, hain Ural.” dediğini işitti, balık tutmak için gelen masum iki köylü. Hancı Hasan ve deniz kızı kâşifleri atlarına kuruldu. Arabayı çeken atı süren adam yerini aldı. İkili kralın sağ ve sol yanına, arabanın kenarlarına ilişti. Sahil boyunca yapacakları yolculuğun başlamasından önce Temur yanlarına geldi. Adam atın üstünde daha bir heybeti göründü gözlerine. Koyu mavi gözler önce Metin’i sonra Deniz’i taradı.

“Kralımız size emanet, yol boyunca kafileyi ben yönlendireceğim. Bir şey olursa, yâda tehlikeli bir durum sezerseniz avazınız çıktığı kadar bağırmanızı istiyorum. Ha birde keçi yolunu ben bilmiyorum, yol ayrımına gelince beni yönlendirin.”

İkili başlarını sallamakla yetindi. Bu konuşma bile onlara zaman kaybettirdi. Arabayı çeken at güçlü bir kırbaç darbesiyle şaha kalktı. Araba ilk anda sallandı. Deniz arabanın kenarına yapıştı, kral yattığı yerde huzursuz oldu.

“Dehhh” nidası eşliğinde sahil boyunca sekiz at yola düştü. Arkalarında kayık, kürekler ve ağlar el sallarmış, hüzünlü bir vedaya şahit olurmuş gibiydi. Güneş sabahın ilk saatleri kadar masum değildi. İlkbahar güneşi şimdi köylerinde, Membağ’da saz damların üzerine vurmuştur diye geçirdi içinden Metin. Gece terk ederken arkasına dönüp bakınca çok az ayrıntıyı seçebilmişti. Şimdi orada olmak için neler vermezdi. Annesi Meryem Hanım kalkmış hayvanlarla ilgilenmiş ve nefis bir kahvaltı sofrası hazırlamış olurdu. Maşıngada ısıttığı bazlamanın kokusu taze keçi peyniri kokusuna karışıp tüm sekiyi doldururdu. Yer sofrasına bağdaş kurup tıka basa karnını doyururdu.

Şimdi ise arkalarından gelen toynak seslerinden kaçabilmek için atın her adımında ayrı sallanan, insan taşımak yerine kayık taşımak için getirilen bir arabanın içini iki adamla birden paylaşıyordu. Üstelik bu adamlardan biri ülkelerinin kralı olduğunu yeni öğrendiği Tarkan’dı.

Kumlara bata çıka da olsa Metin’in düşündüğünden daha hızlı ilerlediler. Ama bu araba çekmek zorunda olmayan arkalarındaki atlılar için bir avantaja dönüştü. Toynak seslerine neden olan siluetler göremediği halde muhtemelen kumdan kaldırdığı toz bulutuna karışıp onları içine almak için olanca hızıyla ilerliyordu.

Ormanı oluşturan ağaç bolluğunda azalma gözle görülür bir hal aldı. Sonunda bahsi geçen keçi yolu belli belirsiz seçilir oldu. Yolu gören Temur atını yavaşlatıp arabanın hizasında sürmeye başladı.

“Bu noktadan sonra siz ve ben keçi yoluna sapıyoruz diğer atlılar verdiğim talimatla sahil boyunca ilerleyecek. En azından düşmanı bölmüş oluruz” dedi ve duymamalarına rağmen adamlara sahil boyunca at sürmelerini emrettiğini anladılar. Araba yavaşladı ve sağa, keçi yoluna yöneldi. Bu sırada kralın ağzından birkaç kelime işitildi.

“Meryem; seni bırakmamalıydım, oğlumuz Metin’i bırakmamalıydım.”

Balık Günü” için 2 Yorum Var

  1. Öykünün bir başka öykünün devamı olması önceki öyküyü okumayan biri için olumsuz bir durum, bu öyküyü okuyacak kişiyi bile okumaktan vaz geçirebilir, bunun yanında bu öykü de yarım kalmış gibiydi muhtemelen gelecek seçkilerden birinde devam edecek, direkt bağlantılı öyküler yazmak yerinde aynı öykü evreninde aynı karakterler ile birbirinden bağımsız öyküler yazılabilirdi. Her neyse bunun dışında bazı yerlerde çok tekrar göze batıyordu, mesela sürekli atın üstündeki yüzü gölgeli adam kelimesi gibi kurguda böyle birkaç hata vardı bunlar dışında pek bir şey görmedim gelecek seçkilerde görüşmek üzere selametle…

  2. Merhaba, yorum için teşekkür ederim. Devam hikayesi yazmak niyetinde değildim, birden gelişti. Bana kalırsa ön hikayeyi okumayan biri çok rahat bu evrene girebilir. Seni anlıyorum, ön hikaye olunca insanın gözü korkuyor. Tekrar konusuna gelince karakter ismini öğrenene kadar öyle gitsin istedim, belki göz tırmalamış olabilir. Tekrar görüşmek ümidiyle.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!