Öykü

İntihar Önleme Hattı

Luke. Kırık bir cam parçası gibi şu hayatta. Asıl ismini gizliyor ve bir yabancıyı bekliyor hep. Yıllar önce çok sevdiği bir yabancı. Kalbini çok kırmıştı kızın, o ise kalbindeki yaraları sarmak yerine unutmayı tercih etmişti hepsini. Çekip gitmişti adadan. Luke onun yokluğuyla başbaşa ve pişmanlığıyla yamaç yamaca kalmıştı. Sonra bir gün ona mektup yazmıştı korkusuzca. Kız çok uzun bir süre sonra cevap vermişti nihayet. “Geliyorum. Şu saatte, şu günde… orada ol, beni yine görmek istiyorsan. Artık kırgın değilim.”

Luke bir meleğe dokunmuşçasına sevinçli. İşte o gün, işte o saatte, şimdi orada. Dış hatlar terminalinde. Bekleyişin sona erdiğini tüm tenini kıpırdatan bir heyecan dalgası ile idrak ediyor. Yabancıyı düşünerek bir kretek yakıyor. Anons sesi düşüncelerini yutuyor. Dünyadan gelip geçen sıkıntının ne kadar büyük olduğunu fark ediyor, her şey bıkkın işte hiçbir şey yokken bile.

Yarım saat kadar sonra yabancı Luke’a yaklaşıyor. Esmer, ince ve kıvırcık bir kadın. Yıllar onu çok güzelleştirmiş. Luke ondan ayrı kaldığı senelere dek kıskanıyor kadını. Kalbinde kıpkırmızı bir his peydah oluyor. Zavallı hissediyor. Kreteği asfalta savuruyor. Kadını kucaklıyor. Oysa artık iki yabancıdan ibaretler. Kadın kibarca Luke’u itiyor ve bu hareketi “sigarayı bırakmalısın artık,” diye gülerek örtüyor. Büyük ön dişleri suratında bambaşka bir cazibenin açılarını yaratıyor.

Kızın valizini elinden alıyor Luke. Birlikte, akşamın kederli ağırlığı altında otoparka yürüyorlar. Luke valizi bagaja yerleştiriyor. Konuşmuyorlar. İkisi de suskun. Arabaya oturuyorlar. Moskito’ya doğru yola çıkıyorlar. Buruk bir rüzgâr esiyor. Unutulmamış bir şeyler sızlıyor hâlâ. Otobanın yarıp geçtiği o insafsız ova gece ile pıhtılaşmış. Neden sonra “temelli mi döndün?” diye soruyor Luke. Kızın suratında müphem bir endişe büyüyor dolunay gibi. “Bilmem,” diyor. Luke’un kalbinde bir şeyler kırılıyor. Kız bunu duymuyor.

Moskito’ya kadar bir saat var. Yol boyunca hiç konuşmuyorlar. Kadının kalbi hâlâ kırık. Nasıl affedebilir ki zaten? Gözlerinin içine delicesine bir aşkla bakıp onu sevdiğini söylerken, içten içe, bir yakamozda, bambaşka bir kadının hayalini görmüştü Luke. Bu nasıl affedilirdi? Şehre girdikleri zaman onları kayıtsız ve sıcak ışık zerreleri karşılıyor. Her şey suskun. Okaliptüs ağaçlarının, makilerin ve mimozaların arasında yükselen aydınlatma direklerinde tatlı bir istihza var. Luke, caddeden kopup arka sokaklara açılan bir yola giriyor, ufukta puslu bir menekşe rayihası gibi deniz beliriyor dalga dalga. Gemiler ışıklarını yakmış, usul usul uzaklaşıyorlar. Sarhoşluğa benzer bir manzara.

Arabayı apartmanın önünde park ediyor. Luke’un kaldığı kata çıkıyorlar. Zaman yeniden akmaya başlıyor. Kız valizini Luke’un büyük ama gentlemen ellerinden kurtarıyor, içeri girdikleri zaman belirsiz bir köşeye bırakıyor. Luke biraz buruk, biraz da hüzünlü bir ifadeyle evin ışıklarını açıyor. Lambaların ışığı karanlığı yutarken geride obsesif bir düzen kalıyor. Soğuk mermer, sentetik halılar ve neredeyse mobilyasız, bomboş bir salon. Tam ortada Deus Oblivius’un heykeli. Bembeyaz, Kadim Dünya’nın Antik Motifleri.

“Uyuyacak mısın?” diye soruyor. Kız yanıt vermiyor. Balkona çıkıyorlar birlikte. Beyaz badanalı apartmanların o brutalist estetiğini seyrediyorlar. Makilerin gölgelerinden, eflatun, menekşe ve diğer esmer renkli çiçeklerin arzulu nektarından kopan rayihayı soluyorlar, yıldızları dinliyorlar, geceyi tadıyorlar. Upuzun, sancılı yılların müstevli korkusu ile bir çan gibi çalıyor Luke’un sesi. “Yanımda olmak istemiyorsun,” diyor. Bir anlam içermiyor cümle, bir tepkiye de sebep olmuyor. Bu ses sadece acı, çiğ ve hakikatli bir şeyin yankısı.

Kız başını sallıyor. Bunun evet mi, hayır mı olduğu belli değil. Sessizlik çöküyor böylece. Tüm sessizliklerden farklı, kaşındıran, inciten, buruk bir sessizlik. Sokaktan bir araba geçiyor. Köpekler havlıyor uzaklarda. Seslerle dolu sessizlik büyüyor. Luke kıza bakınca esmer bir gül görüyor. “Hiçbir şeyin farkı yok,” diyor gül. “Yanında olmak ya da çekip gitmek. Suratına bir tokat atmak ya da affetmek. Hesap sormak ya da kabul etmek bana yaptığını. Sen bir hiçsin. Bense bir çemberin içindeyim, bu çemberi bile seninle paylaşmıyoruz. Hiç paylaşmamış zaten.”

Luke susup kalıyor. Kalbinde yine onlarca ayna kırılıp ruhuna batıyor. Sessizliğin müphemliği, hakikatin o yankılı uğultusundan kat be kat daha güzel geliyor. Pişmanlık ile ezilmeye başlıyor her yanı. Kızı balkonda bırakarak salona giriyor. Deus Oblivius’un kayıtsız suratına bakıyor. Bir kretek yakıyor. Sonra salonun bir ucundan diğerine yürüyor. Kız hâlâ balkonda, zarif bir rüya gibi. Luke çelik kasadan kokainli petrol şarabını çıkarıyor. Tekrar Deus Oblivius’un karşısına geçerek bir dua okuyor içinden. Kretekten bir nefes çekiyor. Kıvamlı simsiyah şaraptan bir yudum alıyor. Şarabı bir süre damağında bekletiyor, sonra midesine sarkıtıyor. İçini yanık bir gölge dolduruyor. Midesinde kasvetli bir kutlama başlıyor. Bu aksülamel uzviyetinin tüm zerrelerine yayılıp hücreleri şölenle dolduruyor. Luke’un sinirleri kapkara bir arzu ile alev alıyor. Şaraptan birkaç yudum daha geliyor telaşla. Her şey çok güzel ama çok acı verici artık.

Kız balkon kapısını kapatıp salona giriyor. Luke ona gözlerinde yağmur yağan sarhoş bir Zerdüşt gibi bakıyor. Çok huysuz ve tatlı. “Yıllar geçti,” diyor, “bu adadan gittim, geri geldim, sen hâlâ buraya ait değilsin.” Eleman hıçkırıyor sadece. Susup kalıyor. Bir yudum daha içiyor. Şimdi çok cesur biraz da budala. “Neden döndün?” diye soruyor. Damağında tendürdiyota benzer mide bulandırıcı bir kasvet sızlıyor. Kız onun bu muazzep halinden neredeyse zevk alarak, “çöplük hep çağırır,” diyor ve Luke’un sinirleri gevşemiş elinden şişeyi almak için uzanıyor. Adam buğulu bir refleks ile geri çekiyor şarabı, sonra zavallı bir susuzluk ile kocaman yudumlar alıyor art arda. “Ne yapmayı düşünüyorsun peki?” diye soruyor zar zor.

“Müzik,” diyor kız bir yağmur damlası kadar masum masum. Luke’un içi sızlıyor. Acı verici bir idrak anı petrol sarhoşluğu ile bastırıyor. Onu kaybetmekle ne kadar büyük bir yıkım yaşadığını anlıyor. Onun gitmesini kabul etmekle nasıl korkunç bir hata yaptığını anlıyor. Luke hep hata yapardı, her şey yolundayken bile. Luke’un sustuğunu gören kız gayri ihtiyari bir şeyler geveliyor müzik ile ilgili, “biliyor musun, bu sene Moskito da Apollon’a katılacak.”

“Evet. Biliyorum.”

Kız bu sohbetin tatlı bir yere gitmeyeceğinden emin artık. Fakat dürtülerine engel olamıyor, “seçmelere kaç gün var?” diye soruyor.

“Yarın,” diyor adam kasvetli bir sesle. Bu ses, Luke’un başından geçenleri ele veriyor fakat kız bunu görmezden gelerek üstüne gidiyor biraz daha, “senin bir grubun vardı hani, neden provada değilsin seçmeler yarınsa madem? Hâlâ içiyorsun şu pisliği! Eline ufak bir şans geçmiş sen hâlâ…”

“Artık yok. Artık ne müzik, ne de Apollon’daki yarışma beni ilgilendiriyor. Bir tek ben kaldım grupta. Ben de sadece ses çıkarıyorum.”

“Arkadaşlarınla yine mi bozuştun?”

“Onlar benim arkadaşım olmadı hiçbir zaman?”

“Senin kimin vardı peki?”

“Ailem, hayallerim ve zamanım.”

“Nasıl harcadın hepsini?”

“Bir şeyler olsun diye bekledim ve birden bire hepsi gitti.”

Kız yeniden kahkaha atıyor. “Hep seni suçladım, bir hiç olduğunu söyleyip durdum ama ben de senin için bir hiçmişim meğer.” Luke korkakça başını sallıyor. Ne ‘hayır’ ne de ‘evet’ diyor. Beklenti, kırık kalplerde sızı ve gözlerde anlamsız bir bulantı var şimdi. Luke hiçbir şey söylemiyor. Sessizlik ısrarcı.

Kız kalbini kıran, onun en masum hislerini acımasızca sömüren bu iğrenç herife acı acı bakıyor. Beklemekten vazgeçmek gerek. “Ona aşık değilim,” diyor. Ne sevinç var ne huzur. Çok üzgün. Her şey çok üzgün. Sessizlik büyüyor. Varlığı tümüyle dolduruyor. İşkenceye dönüşüyor ve yekpare bir hakikat oluyor. Ayağa kalkıyor kız. Gitmek ya da kalmak için son şans. Son çırpınış. Birlikte geçirilen zamanın son freni. Luke, dizlerinden, baldırlarından ve ayaklarından öpmek istiyor onu. Kız valizini alıyor, sonra Luke’a bakıyor yine. Bu mezbeleyi yapayalnız bırakmadan önce, son kez bir umut arıyor onda lakin sessizlik her şeyi kapatmış, zaman ise tüm izleri silmiş. Çıkıp gidiyor. Luke hıçkıra hıçkıra ağlıyor.

Saatler eriyip bir baskına dönüşüyor. Akrep ile yelkovan dokuz oluyor. Onu arayacağım, diye geçiriyor içinden. Kaybolur o bu şehirde tek başına. Telefonu hışımla alıp hayal meyal hatırladığı bir numara çeviriyor. Biraz bekledikten sonra şirin bir kadın sesi, “Moskito İntihar Önleme Hattı,” diyor. “Bu numarayı çevirerek doğru bir karar verdiniz.”

Luke şaşırıyor. Cihazı kulağından uzaklaştırıp trajik bir şey ararmış gibi bakıyor ona. Sonra, “Yodit?” diye soruyor kuşkuyla. Karşı hattaki kadın zalim bir sesle, “o ben değilim,” diye gülüyor. “Yodit hiç olmamışçasına gitti, neden peşinden sürüklenmek istiyorsun ki?”

Luke daha da şaşırıyor. “Bunu nereden biliyorsun?” diye soruyor. Hattı ıslak ve yırtık bir kahkaha dolduruyor. “Çünkü onunla birlikteyken bana aşıktın.”

Renk vermek istemiyor ama her şey ortada. Unutmaya çalıştığı tüm geçmiş, tüm o mücrim anılar asla kapanmayacak uğultulu deliklerden dışarı sızıyor yine. “Beni Gerçeklik Hattı’na bağla lütfen,” diyor. “Bu akşam sana katlanamam.”

Hattın karşısındaki kadın adamın ızdırabından zevk alıyor oysa, “öyle bir hat yok,” diye gülüyor.

“O da mı kayboldu?”

“Hayır. Hükümet kemer sıkıyor diye kapatıldı.”

“Hiç işe yaramıyordu zaten. Moskito’nun eski başkanını onlar delirtti.”

“Gerçeklik Hattı’na yazdığın şeyler pek de gizli kalmamış açıkçası?”

“Nasıl yani?”

“Büyük Veri ele veriyor seni.”

“Başka neler ele veriyor beni?”

“Gözlerin.”

Luke gülüyor sadece. Kalbindeki basınç havadan daha hafif yakıcı bir gaza dönüşmüş, boğazını sıkıyor şimdi. “Peki sen bir delinin gözleriyle baktın mı hiç hayata?”

“Bakmak? Ben bir deliyim zaten,” diye gülüyor kadın.

Luke’un kalbi bambaşka sızlıyor. Evet, hattın karşısındaki kadına aşıktı, evet ona asla sahip olamayacaktı, evet bu aşağılık ve acı verici bir şeydi ve Luke bir saat önce bir kadına sahipken şimdi bir diğeri tarafından incitiliyordu. “Aşağılığım,” diye sökülüyor, “kendimden nefret ediyorum. O zavallı kızı bir hiç uğruna ağlatıp durdum hep. Nihayetinde o da gitti… zaten gitmişti, lakin döneceğini, beni sevdiğini sanıyordum. Nitekim bu akşam bana döndü, kollarımı ona açmışken itiverdi beni. O bir yabancı artık. Ben de bir yabancıyım.”

“Süren dolacak,” diyor kadın, “bana eski sevgilini anlatarak mı geçireceksin bu süreyi?”

“Onun nerede olduğunu biliyorsun değil mi?”

“O, senin asla ulaşamayacağın bir gerçeklikte…”

“Onu istiyorum, taparcasına seviyorum onu!”

“Oysa yine benim numaramı tuşluyorsun. Delirmeye yakınken bile aklından geçen tek şey benim numaram.”

“Kahretsin, ruhumda böcekler var!”

“Senin bir ruhun bile yok zavallı. Sen sadece zamandan zamana sürüklenmeye mahkum bir paçavrasın.”

“Ben yalnızca buyum, bir paçavra. Beni hep insanlar yamadı. Nefretle ve korkuyla. Suçluluk ve saklanma ihtiyacı ile yamayıp durdular beni. Onlardan olmak istedim oysa fakat hep ittiler beni. Sevmek istedim ben, beceremedim. Aşık oldum sadece acı çektim. Bir şey olmak istedim şu hayatta, oysa ben hep bir hiçtim.”

“İntihara çok az kaldı. Ruhun bedeninin içinde ölmeye başlamış bile…”

“Kendimi tüketmek istyorum. Bitsin istiyorum. Bitsin. Yalnızlıktan değil ama pişmanlıktan ölüyorum.”

“Sahile gel öyleyse, sahil, perili, muhteşem… ay ışığı, yakamoz, hoşça kal, seni orada bekleyeceğim.”

Luke telefonu bırakıyor. Her şey bir anlığına kendini açık etmiş, gizemli hiçbir yanı yok hayatın. Tüm denklemler o gece önemini yitirerek hakikatten sıyrılıp gidiyor. Aritmetiğin tüm basit hatları varlığı idare ettirecek kadar kalabiliyor sadece. Luke, Deus Oblivius ile konuşuyor. “Ne yapmalıyım, kayıtsızlık… ne yapmalıyım?”

Mermer adam cevap vermiyor. Bakışlarındaki işmar, “gitme” der gibi. Lakin bunun önemi yok. Dinin ilk şartı tüm işaretlere karşı kayıtsız kalmaktır. İç güdülere peki? Hislere? Acıya, arzuya, yenilgiye? Yenilmenin ne kadar görkemli, ne kadar destansı olabileceğini anlıyor Luke. Hayatının kocaman bir yenilgi, bitmek bilmeyen bir düşüş olduğunu anlıyor. O gece, karanlığa karışmak istiyor artık, bir daha geri dönmeden, karanlıkta açan ıssız bir çiçek olmak istiyor. Hiçbir şey hissetmeden ıssız yolları seyretmek. Bundan daha başka varoluş bırakmamış ona insanlar. Tüm etiketleri kendilerine almış, Luke gibi olanları da dışarıda bırakmışlar.

Bu maymun kafesinin dışında, aynalı panoramada kendini seyreden Luke kayıtsızlığın şarabından içerek dışarı çıkıyor. Bahar gecesi ona fısıldasa da hiçbir şey yok kulağında. Yalnızca gerçek ismini hatırlamayı deneyerek sahile vuruyor kendini. Gece kristalleşmiş, endüstriden arta kalan o şeride öylece dökülmüş. Makiler, efkaliptolar, kozmosun dramatik ışıklandırması. Her şey geride, bir rüya bozumundan ibaret kalmış. Deniz bin yıllık ızdırabını sessiz sessiz örüyor. Arada derede bir nymphin hayaleti ağlıyor. Luke, karanlığın bu ıssız, şehirden izole olmuş halinde sarhoşluğun en ücra boyutlarına dalıp çıkıyor. Ay ışığının çıldırtıcı dansına kaptıracak gibi oluyor kendini.

“Buradan sonrası karanlık, hiçbir şey yok.”

Bir hilalin ucunu andıran körfezin öte yakasında ışıklar sıra sıra dizilmiş kamaşıyor. Lunatik Çemberi’nde uykusuzlar geç gecenin tiyatrosunu kurguluyor. Perdeler inip kalkıyor, vücutlar çılgın bir gerilime kaptırıyor kendini. Luke orada olmak istiyor ama korkuyor onlardan. Deniz sanki onu anlarmış gibi ta kıyıya kadar tırmanıyor; öldürülmüş bir tanrının fısıltılarını yayınlayan televizyonlar gibi görünüyor ve deniz kızını doğuruyor. “Geldin işte, gelecektin, bunu karanlık dahi biliyordu.”

Luke çok yorgun. Işıktan, köpükten, denizin ruhundan örülmüş bu muhteşem yaratığa bakamıyor bile. “Senin bir rüya olduğuna inanmak üzereydim…”

“Öyle sayılırım zaten.”

Milyonlarca yıllık mehtaba, o mehtabın liflerinde ışıldayan tüm masallara bedel bir gülüş karanlıkta çınlıyor. Nymphler denizde bir absent soluğu gibi kıpırdayarak dans etmeye başlamış. Luke gerçek ismini hatırlar gibi oluyor. Mitolojinin ouija tahtasında tüm oklar kendini gösteriyor. “Neden çıktın o telefon hatlarından,” diye kekeliyor. “Neden terk ettin sanal cehennemini.”

Deniz kızı mehtaptan kurtularak sahile kadar yüzüyor. Zorla, adeta ruhu esir alırcasına konuşuyor, “tüm bir şehrin damarlarında gezinmek demek, özgürlüğü özlediğim anlamına gelmiyor. Ben artık gerçek değilim. Benim gerçek bir vücudum kalmadı, ben artık bir insan değilim.”

“Nesin öyleyse?”

“Karanlık bir tanrıçayım,” diye gülüyor deniz kızı. “Özgürlüğümün karşılığında bunu elde ettim.”

“Neden yaptın peki bunu? Neden?”

“Sen buraya niye geldiysen… ben de o yüzden?”

“Umutsuz bir aşk mı? Yoksa başka bir şey?”

“Kaçış, anlıyor musun beni? Kaçış… kaçmak istedim yalnızca. İnsanlar beni çok bunalttı. Şimdi her yerdeyim artık. Her an her yerdeyim ama şimdi senin için buradayım… senin için, yalnız senin için buradayım.”

“Neden?” diye ağlıyor Luke. “Neden?”

Cevap yok. Deniz kızı geceye dönüyor. Hiç var olmamış gibi kayboluyor. Luke çaresiz. Her şey; bildiği, sahip olduğu, düşündüğü, umut ettiği ne varsa dökülüyor birer birer. Bir o yana bir bu yana yürüyüp duyuyor meczup gibi. Ağlıyor. Ölmek istiyor lakin bunu bile başaramaz. Bir an sonra denizde şarkılar söyleyen nymphler ilgisini cezbediyor. Sarhoşluğun buhranından kurtulup onları seyretmeye başlıyor. Karanlıkta tiyatro sergiliyorlar. Hepsi Luke’u alay edercesine sahte gözyaşları döküyorlar. Sonra içlerinden biri, aman yarrabi, deniz kızının suratını imite ederek, “hoşça kal,” diyor. Kendini denizde boğuyor.

İmitasyon tanrıça denizde boğulup mehtaba dönüşünce öbür nymphler buharlaşıp uçuyor. Sonra deniz kızı yeniden geliyor sahile. Artık sadece bir ölüden arta kalan hatıra. “Bana neden daha erken gelmedin?” diye soruyor. Luke ona dokunmak için uzanıyor. Büyülü kadın gülüyor. “Sana müziğimi hediye edeceğim.”

* * *

Luke ertesi sabah yatağında yine yapayalnız uyanıyor. Jalüzilerden sızan gün ışığı pespembe. Korkunç bir hüzün var dünyada. Rüyaların belli belirsiz uçlarından akıp damla damla hakikate düşen bir hüzün. Salona geçiyor. Telefona sarılıyor yine. Moskito İntihar Önleme Hattı’nı arıyor lakin telefonu polisler açıyor. “Bir intihar. Yodit. Tanıyor muydun?”

Luke cevap veremiyor. Tüm pencerelerin, tüm duvarların ardında bir an için duyduğu en kederli şarkı çalıyor. Şizofren Pelikan’ın Moskito’ya konduğunu hissediyor. Telefon elinden düşüyor. Nihayet hakikatin müziğini duyabiliyor, şarkı ona gerçek ismini fısıldıyor.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

İntihar Önleme Hattı” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba. Yine melankolik ve saykodelik bir Tuğrul Sultanzade klasiği… :+1:

    Yalnızlığı, tükenmişliği ve en çok da kafanızdaki bu çarpık, tahripkâr aşkı başarılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Tasvir ettiğiniz bu saykodelik romantizm bana aslında neler kaçırdığımı gösteriyor ve ilham veriyor. Zaman zaman sizin tabirinizle “tuhaf” betimleriniz beni yorsa da anlatmak istediğinizi güzel anlatıyor, metninizi çok güzel satıyorsunuz. Ayakların yere basması belki de hâlâ hayata bağlı insanların işi; öykülerinizi bir kaçış, zihinde düşülen bir yol olarak görüyorum. Ama uçup gidiyorum ve gerçeklikten o kadar uzaklaşıyorum ki bir süre sonra sizin bu absürt karnavalınızın ışıklarını görmekte zorlanıyorum.

    Kaleminize sağlık. Görüşmek üzere. :wave:

    Ek:

    :point_up: Bu kısmı çok beğendim.

    A suicide… çok yapay duruyor. “İntihar etmiş,” ya da direkt “İntihar,” demek daha doğal olabilir miydi?

    Aynı durum. Belki de kinaye ya da alıntıydı. Bilmiyorum.

    Bu kısımlar hem çeviri hem yapay duran cümleler oldu gözümde. Bir de Luke’tan daha güzel bir mahlas bulunabilirdi bence. Mutlaka sizin için ve öykü için özel anlamlar taşıyordur ama bu detaylar benim gözümde inandırıcılığı düşürüyor. Bir okur olarak Türkçe olmalarını tercih ederdim.

  2. Merhabalar, kendimden sıkıldığım ve yazdığım hiçbir şeyden tatmin olmadığım bir dönemde nerede hata yaptığımı biraz da olsa gösteren faydalı bir yorumdu. Belki de ‘zihnimi fazla yordum, artık bir süre yazmayayım’ diyorum lakin yazmadan da duramıyorum. İlla bir şeyler karalıyorum, çoğunun ardı gelmiyor. Büyük hayallerim var fakat nihayetinde kimseye ulaşamadan hiçliğe karışıp gitmek fikri bana ağır geliyor. Üstelik devir çok kötü, belki gelip geçici bir kriz dönemi bu ama geleceğe karşı hiç umutlu değilim. Yazdıklarımla ne yapacağım, neden yazıyorum? Hep bu soruları soruyorum kendime. Cevap basit aslında, yazmak eylemiyle o kadar özdeşleşmişim ki artık yazamadığım bir anı hayal edemiyorum. Böyle bir an gelirse zaten ben biterim. Şu hayatta tek korkum yazdıklarımın kaybolup gitmesi. Lakin şu yazdıklarım kime yarayacak, insanların ekmek mücadelesi verdiği şu dünyada yazdıklarımı kim okumak isteyecek. Zaman çok kısıtlı, insanlar diğerlerine bir karşılık almayacaksa beş dakika bile tahammül etmek istemiyor. Bu yüzden yazdıklarımı okuyup üstüne bir de değerlendirme yaptığınız için çok teşekkür ederim, bu yorumlar benim için önemli. Gelgelelim yazdığım şeyleri bir rüya görür gibi yazmak istiyorum. Yazanların çoğu halihazırda zaten hakikati didik didik ediyor. Herkes yaşanan anın peşinde, yaşanan anın bağlandığı geçmiş anları ya da olası gelecekleri didik didik ediyor. Her şey yaşanan ana bağlı, insanlar ise o anın peşinden sürükleniyor. Oysa zamanın da ötesinde başka bir zaman olabileceği kimin aklına geliyor, insanlar kendi içlerinde taşıdıkları kozmosun farkında mı?

  3. Selam,
    Kasvet’in beğendiği "Beklerken herşeyi yitiren adam"kısmını ben de çok beğendim.
    İkinci yeni şiiri, ile Dostoyevski’nin yeraltısının yorucu ama keyifli tamlamalarla bezendiği bir öyküydü. Bunları daha önce de söylemiştim yine söylüyorum çünkü tarzınız böyle ve oturmuş.

    Bir eleştiri değil de dertleşme olarak söyleyeyim, intihar teması beni itiyor aslında. Bu kelimeyi hayattan çıkartmak gerekli diye düşünüyorum. Hiçbir şey değmez buna ve herşey eninde sonunda ne kadar kötüye gidiyorsa o kadar da iyiye gidiyor. Kalp atışı gibidir hayat aşağı yukarı, aşağı yukarı. Vazgeçmemek lazım diye düşünüyorum hasılı.

    Siz Azerisiniz. Bizler Azerbaycan’ı o kadar da tanımıyoruz diye düşünüyorum yine. Yazdıklarınızda anavatanınızın etkileri var mı? Sanıyorum Türk, İran ve Rus etkileri olan bir ülke ve ben fark ediyorum ki İkinci yeni şiiri, Dostoyevski falan demişim. İran şiiri de ünlüdür mesela.

    Herşeyin sonunda elinize sağlık.
    Tekrar görüşmek dileğiyle…

    Not: Azerbaycan’ın da elbette herşeyden ari bir “kendi” kültürü vardır. Bu açıdan alınmayın. Burası da bildiğiniz gibi çok farklı kültürlerden etkilenmiş bir yer sonuçta.

  4. Merhabalar,
    Aslında doğduğum ülke ile öyle yoğun bir bağlantım yok. Eskiden yazları giderdim, lakin son üç dört yılda hiç gitmedim. Dili bana hatıramda kalan puslu bir diyar gibi gelir. Konuşabilirim, anlayabilirim ama herhalde yazamam. Beni bir ülke etkiliyorsa rahatlıkla söyleyebilirim ki bu Kıbrıs. Bazen aslında sadece zihnimin gelişigüzel yarattığı ülkelere uğramak daha cazip geliyor. Bütün kuralları benim kontrolümde olan bir yapı. Bir süre öncesine kadar bilinçaltımın yazdığım şeylere bu kadar müdahale etmesine izin vermezdim. Yazdıklarım bir karnavaldan ziyade sonsuz gün batımları gibiydi. Artık arkaik kabul edilen sözcükler kullanmak bana keyif verirdi. Lakin yavaş yavaş bilinçaltı ile etkileşime geçmenin ne kadar verimli ama aynı zamanda keyifli olduğunu keşfetmeye başladım. Bu bir nevi yazarken rüya görmek gibi, bir rüyayı inşa eder gibi yazmak. Yine de bir zaman sonra deneyimlerimin yeni teknikler uygulayabilmem için bana yol göstereceğine inanıyorum. Yazmak hiç durmayan bir devinim nihayetinde. Yorumlar ve o dertleşme kısmı için teşekkür ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!