Öykü

Mavi Çocuklar

Güne her zamanki gibi başladık. Bisikletlerle sahile kadar yarıştık, deniz üstünde taş sektirdik, sağdan soldan şiirler okuduk. Kanımız deli akıyordu tabii, hiç yorulmadık. Güneşi uyutana kadar gezdik, dolandık. Kepenkler kapanmadan da evlerimize dağıldık. Akşam yemeği, çay falan derken odama geçtim. Tavan izlemekle bitmedi. Baktım olmuyor, aldım başımı çıktım evden. Beylem’in yanına gittim. Camına taş attım. Bir iki dakika içerisinde yanıma geldi. Konuştuk biraz ama kaçar gibi konuştu. Üstünkörü bakışlar attı. Gergindi de. Cevaplarını tekdüze verdi. Rahatsız oldum haliyle. Olabildiğince kısa konuştu. Sonunda ‘Babam görmeden gideyim.’ dedi. Sarıldım. Sarılmama karşılık verdi. O an düşüncelerimin hepsinin kuruntudan başka bir şey olmadığını düşündüm. Evlerinin bahçesinden çıktım. Kaldırımda bir taş vardı. Eve varana kadar onu sürüdüm. Hem sürüdüm hem de düşündüm. Beylem’i düşündüm. Onu düşününce içimde afetler oluyordu. Bir deniz büyüyordu. Büyüyordu da içime sığmıyordu. Neyse işte. Eve geldim. Bir süre daha Beylem’i düşünüp uyudum. Sabah erkenden kalktım. Geceki düşüncelerimden dolayı kendimi suçlu hissettim ve bu yüzden ona çiçek toplayıp götürmek istedim. Jilet gibi giyindim. Karşısında güzel durmak istedim. Çiçeklerin sebebini sorarsa söylemeyecektim. Düşüncelerimi duyarsa incinebilirdi. İçimden geldi, diyip geçiştirecektim. Tam ayakkabılarımı giyiyordum ki kapı çaldı. Salih gelmişti. Salih de Beylemlerin komşusu bir arkadaşımdı. Beni dışarıya çekip kapıyı kapattı. Beylem’in bir babası vardı, Kadir amca. Salih sabah Kadir amcanın bağırma sesini duymuş. Bir mahalle onu duyuyormuş. Kadir amca da sakin bir adamdı. Salih sesleri duyunca çok şaşırmış. Gidip bakayım, demiş. Bahçe kapısına varmadan duyduklarıyla donakalmış. Elin oğluna kaçsın diye mi yetiştirdik onu, demiş. Devamını da dinlemeden koşarak bana gelmiş. O günden sonra içimdeki deniz kabarmadı. Sakindi hep. Üstünde gemiler gezdi. Kıyısına evler kuruldu. Çocuklar koşturdu kıyılarında. Beylem artık denizin dibindeydi. Gömülmüştü diplere.

Sözleri bitince elindeki çay bardağıyla oynadı bir süre. Avucunda çevirip durdu. Sonra başını kaldırıp denize baktı. Uzun süre gözünü denizin üstünde gezdirdi. Sonra bana baktı.

– İşte bu yüzden bu teknenin adı Deniz Kızı. Olur da derinlerden çıkıp gelirse beni hemen tanısın diye.

-Abi o günden sonra hiç görmedin mi onu?

-Görmedim.

Şaşırdım. Bu defa denize bakma sırası bendeydi. Ne desem bilemiyordum. Hemen fark etti durumu tabii.

-Neyse. Bir şarkı açayım da dinleyelim.

-Olur abi, dinleyelim.

Önce cızırtılı bir ses, sonra da Mavi Çocuklar’ın sesini duyduk.

Güzel deniz kızı, dalgalar kabardı.

Sensin sandım, kalbim hopladı.

Bekledim gelmedin, eller mi yakaladı?

Benim güzel deniz kızım.

Tenin beyaz köpük, saçın dalga dalga.

Dişin birer inci, gözün deniz rengi.

Söyle deniz kızı, niye kaldık ayrı?

Söyle, söyle deniz kızı.

Gel de dinlen kıyıda.

Gel yorulursun sonra.

Saklarım seni herkesten yuvamda.

Gidersin sıkılınca, uzak dur o ağlardan.

Ağlama, deniz olur gözyaşından.

Mavi Çocuklar” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    İlk paragrafı -ki aslında kendisi tek paragraf sayılabilir- okurken, yorumda şöyle yazmayı planlıyordum: “Bu, tam bir konuşma dili. Bir insan birine bir şey anlatırken ne derse, öyle yazmışsınız. Ben yazı dilinde bu kadar kısa ve basit cümleler görmek istemezdim.”

    Ve sonra öğrendim ki, gerçekten de bir insan konuşuyormuş ve onun ağzından yazmışsınız. Ters köşe oldum, bunu da beğeniyle itiraf ediyorum.

    Bence konuşma konuşma gibi, yazı da yazı gibi yazılmalı. Konuşurken betimleme yapan karakter de, yazılı kısmın konuşma gibi olması da yapay duruyor. Siz konuşan bir insanı başarıyla aksettirmişsiniz. Yalnız bu bir kitap olsaydı ve sadece karakter konuşuyor olsaydı, bir süre sonra okumak zorlaşırdı. Böyle kısa bir öykü olunca hoş durmuş.

    Elinize sağlık.

  2. Merhabalar, öncelikle yorumunuz için çok teşekkür ederim :). Fikirlerinizi dikkate alacağım.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!