Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kaybolanların Çağrısı

Yine aynı sahneyi yaşıyordum. Dere kenarında çömelmiş buz gibi suyu yüzüme çarpıyorum. Soğuk suyu tekrar yüzüme vurmak için tenimdeki ısırığının geçmesini beklerken hafifçe kafamı kaldırıp nefesleniyorum. Bu sırada derenin diğer tarafındaki dev bozayı ile göz göze geliyorum. Beni sessizce izlerken babamın bağırışını duyuyorum ama korkudan sadece ayıya bakmakla yetiniyorum. Ayının kükremesi ile uyuyakaldığım köşeli yemek masasından kafamı hızla kaldırdım. Bir an için rüyadan uyandığımdan emin olamamıştım.

“Bir porsiyon daha ister misiniz?” diye soran garsonun sorusu ile gerçek dünyaya ancak dönebildim.

Uyku mahmurluğu ile ne söylediğini anlamış olsam bile “Efendim?” diye cevap verdim.

Garson, bitirmiş olduğum yemek tabağına manidar ifadeyle gözünü kaydırdı. “Dördüncü porsiyonunuzu bitirmişsiniz.” dedi.

Saatime baktım. Geç kaldığımı anlamak için uyanık olmama gerek yoktu. “Hayır, yola çıksam iyi olur.” dedikten sonra uykulu halimi üstümden atmak için kendimi zorladım. Ben kıpırdarken diğer müşteriler benim büyük cüssemin azametini süzmeye devam ederek aralarında fısıldaşıyorlardı.

Onların bu tavırlarını kafama takacak değildim. Defalarca kez gördüğüm rüyadaki ayının kükreyişi hâlâ kulaklarımdaydı. Gerçekliğin bir parçası olan bu rüyayı son zamanlarda sürekli görüyordum. Yaşadıklarım arasında ayının kükremeden bana saldırışını hiçbir zaman unutamazdım. Rüyamda ise sadece burası farklılık gösteriyordu. Gerçekte ayı bana direk saldırırken babam yanıma gelip ayı ile benim arama giriyordu. Ayı, babama attığı tek pençe darbesiyle orada öldürüyordu babamı. Ben ise kırılan kemiklerim ve aldığım derin ısırıkların etkisiyle oracıkta kendimden geçiyordum. Bundan sonrası kopuk ve muhtemelen hayal ettiğim şeylerdi. Rüyamda görmeyi istediğim tek şey sanırım zayıf olduğum zamanlardı. Atik ve tez canlıydım. Şimdi ise aldığım binlerce kaloriden sonra fıçı gibiydim. Ayı saldırısından sonra hayatımda çok şey değişmişti. Sosyal hayatımı terk etmiş, annemi küstürmüş, dersleri iyi olan bir kişi olsam da liseyi zar zor bitirmiştim. Kendimi sürekli aç hissediyordum. Hayat dolu yaşam tarzım tamamen değişmişti. Herkes bunun nedeninin ayı saldırısı yüzünden olduğunu düşünüyordu ama aslında içimde farklı bir kişi yaşıyor gibiydi. Hislerim tamamen farklıydı. Bir seksen beşlik boyumla yüz elli kiloyu aşmıştım lakin yeni halimin iyi yanları da vardı. Aşırı kuvvetimle kilomu gururla taşıyordum. Çok ağır olsam da yeterince hızlı koşabiliyordum ama koşmamın görüntüsü hoş gözükmediğinden bunu bir yerlere geç kalmadıkça kullanmıyordum. Fiziksel olarak güçlenmemi kullanmaya karar vermiştim. Yasa dışı dövüş organizasyonlarına katıldım. Yağlı zırhım ve gücümle bu güne kadar hiç kaybettiğim müsabaka olmadı. İlk dövüşümde kafama aldığım darbelerden sonra dövüş eğitimleri almıştım. Bundan sonra parası çok olan bir canavara dönüşmüştüm, ani parlayan öfkem yüzünden insanlar benden çekinirlerdi.

Mola yerinden çıktığım anda tekrar yola koyuldum. Birden yağmur yağmaya başladı. Doğu Karadeniz’in bu bölgesi çok yağış alırdı. Sileceklerin hız ayarını sonuna kadar getirmeme rağmen önümü görmekte zorlanıyordum. Birden arabanın kontrolünü kaybettim. Araba, savrularak sarp yamaçtan aşağı kaymaya başladı. Ağaçlara çarpan arabam takla atarken ben kendimden geçtim.

Bir müzik sesi duyuyordum, o tuhaf sesler… Sanki başımda davullarla, vurmalı çalgılarla büyük bir orkestra vardı. Gözlerimi açarken başımda oturan kadını gördüm. Beni mağrur bakışlarla izliyordu. Üstündeki tuhaf kıyafeti daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Kıyafetinin bir parçası olan kafasındaki başlığı onu daha da tuhaf gösteriyordu.

“Neredeyim ben?” diye sordum.

“Demek yine geldin!” dedi.

“Siz… Beni tanıyor musunuz?” diye sordum.

“Buraya son gelişinde en son hatırladığın şey neydi?” diye sordu.

O son sahneler aklıma hücum ediyordu. Bir ateşin başında gölgelerin hareket ettiğini hatırlıyordum. Anlamadığım dilde konuşmalar duymuştum. Daha çok şarkı gibiydi. Bulunduğum ortama benzeyen şeylerdi. Onları rüya sanıyordum.

“Rüya görüyor olmalıyım! Buraya nasıl geldim?” dedim.

Yaşlı kadın garip bir biçimde gülümsedikten sonra ayağa kalkıp ateşin başında pişen şeyin dumanını iki eliyle yüzüne yavaşça yelledi. “Sorman gereken soru seni buraya ne getirdi?” dedi.

“Ben… Rüyamda sürekli ayının bana saldırdığını görüyorum.” dedim.

Bunu der demez kadın bana gözlerini sertçe dikti. “Sana saldırdığını gördün mü?” diye sordu.

“Evet, yani bana gerçekten saldırmıştı.” diye cevapladım.

Yaşlı kadın ısrarla gözlerime baktı. “Rüyanı soruyorum. Sana saldırdı mı?” diye sordu.

Yaşlı kadının gözleri ruhumu okuyor gibiydi. Yıllar sonra ilk kez içimin ürperdiğini hissediyordum. “Hayır, sadece bana bakıp kükrüyordu!” diye cevapladım.

Yaşlı kadının gözleri de yüzü de yumuşamıştı. Şimdi bana şefkatle bakıyordu. “Rüyayı ne zamandır görüyorsun?” diye sordu.

“Birkaç haftadır.” derken “Neredeyse her gün.” diye ekledim.

“Buraya gördüğün rüya için mi geldin?” diye sordu.

İlginç bir şekilde bu kadın benim tüm planlarımı biliyor gibiydi ama sessiz kalmayı tercih ettim.

Yaşlı kadın ateşin başında dumanı tüten kaptan elindeki avuç içi kadar kâseye sıcak bir şeyler boşalttı. “O gün olanlar hiçbir masumun yaşamaması gereken bir şeydi. Baban için üzgünüm.” dedi.

“Beni bulan gizemli kişi siz miydiniz? Size teşekkür etmek için çok uğraşmıştım.” dedim.

“Teşekkür mü? Bana neden teşekkür edesin?” diye sordu.

“Hayatımı kurtardınız?” diye sorusuna anlam veremeyerek cevapladım.

Yaşlı kadın elindeki kâseye bakarak avucunda yavaşça çevirmeye başladı.

“O gün babana olanlar talihsizlikti ama sana olanlar kaderlerimizin bize oynadığı sonu belirsiz oyunlardan başka bir şey değildi.” diye elindeki kâseyi çevirmeyi bırakıp bana baktı.

“Seni bulmasaydım zaten ölmüştün. Bu yüzden bana teşekkür etmene gerek yok. Çünkü seni kurtarmaya çalışmıyordum. Geleceği kurtarmaya çalışıyordum. Sen gelecek için ufak bir öneme sahipsin.” dedi.

Yaşlı kadın çok tuhaf konuşuyordu. Artık gitme vaktimin geldiğini hissediyordum. “Sanırım…” derken kadın yanı başıma oturup deli gözlerini bana dikti.

“Buraya intikam almak için geldin. Bilmen gereken onu öldürmen demek kendini öldürmen anlamına geliyor.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Ayı seni ağır yaraladığında baban onun kanını azda olsa akıtacak kadar yaralamayı başarmıştı. Bu kanı seni kurtarmak için kullandım. İkinizin yaşam gücünüzü bağladım. Bu yüzden onu rüyalarında görüyorsun. Onun açlığına, acısına, hatta içgüdülerine sahipsin. Fakat onun acısı senin ıstırabın oldu.” derken sözünü kestim.

“Yeter, hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim fakat benim yoluma gitmem gerek.” diye kalkarken başım dönerek kalktığım yere tekrar oturdum. Başımı fena vurmuş olmalıydım.

Yaşlı kadın elindeki kâseyi bana uzattı. “Bunu içersen yola çıkmadan önceki gibi hissedeceksin.” dedi.

Elindeki kâseye göz attım. İğrenç bir şey mi lezzetli mi tahmin edemedim. “Ayıyı öldürmek için geldiğimi biliyorsan bana neden yardım ediyorsun?” diye sordum.

“Rüya, gördüğün ayının sana saldırması değildi. Ayı senden yardım istiyor.” dedi.

Delice güldüm. “Demek ayı benden yardım istiyor.” diye alayla konuştum.

“Ayı henüz senin yardımına ihtiyacı olduğunu bilmiyor. Senin intikam arayışın kalbinde çelişkiye neden oluyor. Aranızdaki bağın gücüyle senden yardım isteyecek.” dedi.

Yaşlı kadın hayatımı kurtardığı için olabildiğince nazik olmalıydım. “Kusura bakmayın ama benim kararım sizi ilgilendirmez. Yıllardır bahsettiğiniz bu çelişki yüzünden huzurum kalmadı. Buna artık son vermeliyim.” dedim.

“Huzur, intikam ile aranmaz. İçinde yaşadığın çelişki, babanın ayı tarafından öldürülmesi yüzünden değildi. Ayının saldırısından sonra hayatının kalanını nasıl yaşaman gerektiği konusunda yanlış seçimler yaptın. Sen bir amaç arıyorsun.” dedi.

“Benim yaptığım seçimler hakkında ne biliyorsun? Anlattıklarınız deli zırvasından başka bir şey değil!” derken kadın elini kafama koydu.

“İstediğin şey huzur mu?” diye sordu. Yaşlı kadının sorusu o kadar basit ve kesindi ki yine de cevap vermekte zorlandım. Yaşlı kadın konuşmaya devam etti. “İstediğin buysa eğer huzuru bulman için dua edeceğim.” dedikten sonra elinde duran kâseyi uzattı. “Bunu içmelisin. Kendini daha iyi hissedeceksin.” dedi.

Küçük kâsedeki sıvının ne olduğunu bilmesem de kadının sözlerine güvenmiştim. İçtikten sonra tüm vücudum rahatlamıştı. Kendimi iyi hissetmekle beraber uzun zamandır içimdeki baskının ilk kez hafiflediğini hissediyordum. Yattığım yerden doğrulmaya çalışırken her şey bulanıklaşmaya başladı. Yaşlı kadının görünüşü titrerken konuşmaya çalıştım. Dilim peltekleşmişti. Daha fazla dayanamayarak kafam yattığım yere geri düştü.

Kafamın düştüğü yerde hemen gözümü geri açtım. Gökyüzü açılmıştı. Yıldızlar gökyüzünü kaplamışken bu güzel görüntüyü izlemeyeli yıllar olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Babam buranın yerlisiydi. Küçüklüğümden beri buralarda gezmeyi çok severdik. Ben ancak burada kendimi gerçekten özgür hissederdim. Anılarım gözümde canlanırken yaşlı kadının benim gibi ağır birini nasıl taşıdığını hâlâ anlayamamıştım. Herhalde beni taşıması için en az beş kişi ayarlaması gerekmişti.

Bu saçma düşünceler için daha fazla oyalanamazdım, hemen ayağa kalkıp işe koyulmalıydım. Doğrulduğumda arabamın yanı başında olduğumu gördüm. Arabam haşat olmuştu. Yüz elli kiloluk bedenimi yayıldığım çimenlerden kaldırdım. Arabaya gidip uydu telefonumu elime aldığım gibi hızlı aramaya kaydettiğim ismi aradım.

Hemen açtı. “Sonunda aradın. Vazgeçtiğini sanmıştım.” dedi.

“Sana ödediğim kaporayı çöpe atamazdım.” dedim.

“Seni beklerken konumumuzu çoktan belirledik. Sana verdiğim navigasyona bak.” dedi.

Çantadaki cihazı açıp baktım. Şans eseri çok yakındaydı. Ağır kütleli bedenimle biraz zorlanacaktım. Çantadaki gece görüş cihazımı elime aldığım gibi kafama taktım. Bu intikam operasyonum için bunlar çok fazla görünebilirdi lakin beni tanıma fırsatına erişen herkes işimi şansa bırakmadığımı bilirdi. Bu bölgede bir ayıyı hem de benim aradığım ayıyı bulmak imkânsız olabilirdi. Bu yüzden eğitimli asker ve avcılardan yardım almalıydım. Son birkaç haftadır bu operasyon için adam topluyordum. Yıllardır kazandığım paranın yarısından fazlasını bu adamlara harcamıştım. Önemi yoktu. Nasılsa para kazanmak için daha çok işim olacaktı.

Çantadan özenle küçük cam küreyi çıkardım. İçindeki kesilmiş kulak parçasına baktım. Babam beni kurtarmak için ayıya bıçakla saldırırken kulağının bir parçasını keserek koparmıştı. Beni almaya gelen sağlık görevlileri kulağı şans eseri bulmuşlardı. Babamın cenazesi defnedilirken babamın kahramanlığının nişanesi olarak anneme teslim edilmişti. Komadan çıktığımda yanı başımda oturan annemi elinde onu tutarken bulmuştum. Hastaneden çıkar çıkmaz bu kulağı cam bir küreye koymuştum. Ne zaman ümitsizliğe kapılsam bu küreye bakardım.

“Aradığım ayının o olduğundan nasıl emin olabiliyorsun?” diye sordum.

“Henüz görsel temas sağlayamadık fakat takip ettiğimiz izler bizi buraya kadar getirdi. Saldırıya uğradığınız bölgeye yakın başka ayı izine rastlayamadık. Bu ayı o değilse ölmüş olması muhtemel.” dediği anda içimde bir öfke patlaması hissettim. Hayır! Ölemezdi. Onu ben öldürmeden asla huzur bulamayacaktım.

“Her neyse! Ayının bir kulağı kesik, bunu doğrularsanız benim için yeterli.” dedim.

“Eski kulağı kesiklerden yani!” diye arkamdan gelen sese odaklandım. Bu, izi takip edenlerdendi. Bu bölgenin her bir santimini bilen en kıdemli avcılardandı. Daha önce ayı avlama tecrübesi olduğundan ona iyi para kıymıştım.

“Beni nasıl buldun?” diye sorarken durdum.

Avcı sırıtarak bana yaklaştı. Tüfeği sanki tıngırdatacağı bir sazmış gibi tutuyordu. Bunu özellikle yaptığı belliydi. “Eğer daha az gürültü yapsaydın karanlıkta seni daha zor bulurdum.” diye karşılık verdi.

Uydu telefonundaki ses hâlâ hattaydı. “Fazla vaktimiz yok. Güneş doğmadan ayıyı avlarsak öğlen yemeğini ocak başında yapabiliriz. Hemen buluşma noktasına gelin.” dedikten sonra “Siz gelene kadar güneş doğmaz umarım.” diye dalga geçti.

Telefonu kapatır kapatmaz devrilmiş aracımdan avlanmak için eşyalarımı aldım. Diğer tüm teçhizatı toplanma noktasında alacaktım. Bölgeye ulaşmamız gece yarısını bulmuştu. Etraf sessizdi ve ortalıkta kimsecikler yoktu. Arkamızdan sessizce gelen ekip liderini gördüm. Eski askerlerdendi. Özel operasyonlarda çalışmıştı. Sonradan fark ettiği doğal bir avcılık yeteneği olduğunu keşfetmişti. Avcılık dediğim talep ettiği parasını aldığı sürece her türlü canlıyı kolayca öldürebiliyor olmasıydı. Yani sadece insanları avlıyordu. Bu seferki ise onun için bir tür eğlenceydi. Onu hayvan öldürmek için tutmak istediğimi söylediğimde kahkahalar atarak gülmüştü. Sonra babamla benim başımıza gelenleri anlattığımda ketum bir tavırla bu işi almayı kabul etmişti fakat ayı avlamanın insan avlamaktan daha zor olduğunu o zaman öğrenmiştim. İz sürmek için mekân veya adres olmadan bu şekilde dağ başında vakit harcamanın pahalıya patladığını öğrenmiştim. Dahası insan öldürmenin yasal süreci olduğu gibi ayı gibi hayvanları öldürmenin de yasal süreci vardı. Yine de ödeyebileceğim kadar indirim almayı başarmıştım. Bu adam oldukça rahat bir adamdı. Rahatlığı insana güven verebilirdi eğer usta bir suikastçı olmasaydı. İşinde iyi olmaması dışında onunla başka bir problemim olamazdı.

“Geldiğinizi bir kilometre öteden duyduk. Daha sessiz olmazsanız avlanmak için başka şansınız kalmayacak.” dedi.

Avcı “Üstüme alınmıyorum.” diyerek bana baktı.

Anlaşılan çürük halka bendim. Bu av işi için bu yüzden böyle bir ekip kiralamıştım. Tüm işi onlar yaparken ben ayının kanını akıtarak katletmeyi istiyordum.

Ekip lideri askere “Elinizde ne var?” diye sordum.

Paralı asker iç cebinden bir harita çıkardı. İşaretlediği yerleri gösterdi. “Avcının bize işaretlediği alanları incelemeyi bitirdik. Uzun bir iz sürme oldu. Bu yüzden istediğim paranın fazlasını yaptığımı inkâr edemezsin.” dedi. Her seferinde para kısmını açmasa olmuyordu. Artık sinirime dokunmaya başlamıştı.

Avcı ayıplar biçimde adama baktıktan sonra bana döndü. “Bunu yapmak istediğinden emin misin?” diye sordu.

Adama tuhaf bir ifadeyle bakmadan önce ekip liderinin ona sertçe baktığını görebiliyordum. Paranın kalanını istediği belliydi. Dahası buraya kadar geldikten sonra öylece eli boş dönmek saçmalık olurdu. “Bak avcı efendi, işin ahlaki kısmını kast ediyorsan…” derken sözümü gülerek kesti.

“Ne diyorsun yahu? Ben yıllardır avlanıyorum buralarda. Artık saklayamayacağım kadar avlandıklarımdan kalan hatıralarım var. Sadece onları satsam bir daha çalışmama gerek kalmaz. Asıl sorun avlanmak bizim gibi adamların işidir.” derken kendini ve diğer askerleri gösterdi. Sonra beni tepeden tırnağa süzdü. “Sen ise bilirsin, bu engebeli yerde avlanmak zordur. Başka avlar olsa keyfine bak derdim ama söz konusu bir ayı olunca işler eğlence arayanlara göre değil.” dedi.

Ün saldığım öfkem beynime sıçramıştı. Adamı tek kolumla havaya kaldırdım, diğer elimde ise av bıçağım vardı. Ne zaman çektiğimi bile hatırlamıyordum! Avcı gözleri boynunu sıktığım için miydi yoksa gücümden dolayı korkudan dehşete mi düşmüştü bilinmez, gözleri yuvalarından fırlamıştı.

“Şişman olabilirim lakin gücüm bu bedenden çok daha fazlasını taşıyacak kadar büyük, şimdi seni son kez uyarıyorum. Senin de anladığın gibi bir ayı ile baş edecek kadar güçlüyüm.” diyerek gizlendikleri yerlerden çıkan askerlere ve ekip liderine baktım. “Sakın beni hafife almayın.” diye hiddetle konuştum.

Ekip lideri hiç etkilenmemiş gibi sakince adamı gösterdi. “Eğer ölürse onu biz taşımayız. Hesabını da artık yetkililere sen verirsin. Çünkü buralara kadar gelen bir sen varsın. Bizim seyahat kaydımız bile yok.” dedi.

Adama baktığımda gözleri geriye kaymaya başlamıştı. Avcıyı yere bırakır bırakmaz yere yığıldı. Ekip lideri kafasını sağa sola salladıktan sonra diğer paralı askere işaret etti. Adam bir su şişesi kadar tüpün ucuna takılmış oksijen maskesini adamın suratına yapıştırıp hava pompaladı. Adam son anda kendine geldi. Neredeyse kendinden geçiyordu. “Sen… Tırşik kafalı!” diye bağırmaya çalıştı ama sesi feci kısılmıştı. Bu avcıya yaptığımın pişmanlığını azaltıyordu. Sonunda sesini kısmayı başarmaktan dolayı keyiflenmiştim.

Ekip lideri avcı nefeslenirken “Seni buralı sanıyordum.” dedi. Avcı ekip liderine inanmayarak baktı. Birden ortasında bulunduğu adamları incelediğinde her şeyi bildiğini sanan aptal bakışlarında korkuyu gördüm.

Ekip lideri “Senin haricinde burada hepimiz iş için bulunuyoruz. Kimse keyfinden gelmedi.” diyerek adama elini uzattı. “Hatta seni öldürmek üzere olan işverenin bile senin keyfi çalışma tarzına rağmen seninle çalışmak istedi.” dedi.

Hâlâ nefesini toplamaya çalışan avcı bana baktı. Ardından ekip liderinin elini tutup ayağa kalktı. Adama sertçe bakmaya devam ederken ekip lideri konuşmaya devam etti. “Şimdi yapılacak hamlemizi anlatıyorum. Üçe ayrılacağız.” dedikten sonra bana baktı. “Sen ve avcı benim birer adamımla aşağı doğru ineceksiniz. Bu şekilde hızınız bizimkilerle eşitlenecek.” dedi. Adamın söylediğinin üzerine komik ‘Bir şey var mı’ diye avcıya meydan okurcasına baktım. Avcı dersini almıştı. Ekip lideri konuşmaya devam etti. “Ben tek gideceğim, yukarı doğru gidecek kişi benim. Eğer temas sağlarsam ayıyı aşağı doğru yönlendirmeye çalışacağım.” diye bana baktı. “Senin haricinde diğer herkes buna çalışacak. Ayağına kadar gelecek. Ayıyı kesinlikle öldürmeyecek şekilde yavaşlatmak için temiz bir atışla yaralamaya çalışacağız. Gerisi sana kalmış.” dedi.

Ekipmanlarımızı kuşanır kuşanmaz pozisyonlarımıza yönelmiştik. Tüm teçhizatımı sonunda kuşanmış olarak yanımda paralı askerlerden birisiyle aşağı doğru inmeye başlamıştım. Aradan bir saat ancak geçmiş olmalıydı. Bu sırada teçhizatımla teslim aldığım kısa hatlı telsiz alıcısının kulaklığından aldığımız sesle yanımdaki askerle yerimizde durduk. Diğer takımdakilerden birisi ayı sesine benzer bir sesi bize iletmişti. Konuşmak yerine telsiz telefonun ekranındaki mesajı okudum. ‘AGT” yazıyordu.

Yanımdaki adam anlamadığımı bilerek bana kısık sesle “‘Ayı görsel temas.’ diyor “ dedi.

Adama şaşkınca baktım. “Sadece baş harfler ile bunun anlaşılması mümkün değil.”

“Mesele baş harfler değil, o kadar çok göreve çıktıktan sonra yaptığın göreve göre dil geliştiriyorsun. Artık cümle kurmak sadece zaman kaybı gibi geliyor.” dedi.

Bu sırada kulaklıktan gelen çıtırtılar artmıştı. Bir kükreme tepede yankılandı. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. “Ayı kaçmıyor. Tekrar ediyorum. Ayı bize saldırıyor.” diyen kulaklıktan gelen diğer askerin sesi. Ayının hırlama sesleri geliyordu.

“Bayıltıcıları kullanın.” diye ekip liderinin sesini duydum. Bu sırada aşağı doğru nefes nefese koşmaya başlamasından anlamıştım. Ben de durumu anlayarak yukarı koşmaya başladım. Plan tamamen ters tepmişti.

Kulaklığımdan “Lanet olsun, kaçsana…” derken çifte atan av tüfeğinin ateşlenen sesi gecede yankılanmıştı. Oraya vardığımda benimle gelen asker, peşimden nefes nefese bana güçlükle yetişmişti. Yetiştiğimiz paralı asker kolunu tutuyordu. Çifteden çıkan saçmalardan nasibini almıştı. İri cüsseli ayının cansız bedeni yere kapaklanamadan bir şekilde tüfeğin namlusu göğsüne saplanmıştı. Ayının sırtından çifteli tüfeğin açtığı yara görünüyordu. Aynı zamanda sırtında uyku okları da vardı. Dipçik kısmı avcının gırtlağına dayanmıştı. Tüfeğin ucunun saplandığı yerden dipçiğine doğru akan kan, gözleri açık kalmış avcının gırtlağına doğru ironik bir şekilde akıyordu. Böyle tuhaf bir ölüm sahnesi benim gibi birisi için bile şaşkınlık uyandırıcıydı. Donup kalmıştım. Yıllarca beklediğim katletme arzum, ölmüş olan ayı yerine daha az önce gırtlağını elimle ezdiğim adamın cansız bedenine odaklandı. Adamın kafasına birkaç tekme savurduktan sonra öfkeyle ağzımdan daha önce çıkmayan tarzda bir haykırış yükseldi. Gözlerimi kapatmış olarak öylece gökyüzüne kafamı kaldırdığımda yaşlı kadının söylediklerini hatırladım. ‘Ayı ölürse sende ölürsün.’ dediğini hatırladığımda gözlerimi açıp ayının kulağına baktım. İkisi de yerli yerindeydi. Bu, o ayı değildi.

Birden bu tuhaf sahneye rağmen sakinleşmiştim. Ekip lideri bu sırada yeni gelmişti. Askerinin yanına gitti. “Burada ne oldu?” diye sordu.

Asker kolunun acısından dişini sıkarak küfretti. “Akılsız adamın amacı neydi bilmiyorum. Önce ayıyı ürküttü. Sonra ayıyı üstüne çekmeye çalıştı. Ben bu sırada bayıltıcı mermiyi sıkmak için ayının çevresinde dolaşıyordum. Ayıyı tam zamanında oklarla vurdum. Avcı ise ona ateş etti. Ayı ile aynı atış hizasındaydım. Mesafem uzak olmasaydı nalları dikmiştim.” dedi.

Ekip lideri sinirlenmiş bile olsa bunu mükemmel bir şekilde gizliyordu. Benim için ifadeden çok ses tonu daha önemliydi. Ekip lideri ortamı buz kesecek şekilde konuşmaya başladı. “Burada işimiz bitti.” dedi.

“Daha ayıyı öldüremedik.” diye çıkıştım.

Ekip lideri yatan iki ölü canlıya baktı. “Bence gereğinden fazla öldürdük.” dedi.

“Hayır, kulağına bak.” derken ekip lideri bana baktı.

“Bu zekâ yoksunu adamı getirmekte ısrar ettiğin için bence daha fazla itiraza hakkın yok.” dedi.

“Bir anlaşmamız vardı.” dedim.

“Avcıyı getirmekle zaten çoktan anlaşmayı bozdun. Buna sesimi çıkarmadım. Çünkü işimizi kolaylaştıracağını düşünmüştüm. Bundan sonrasında ne yapacağın sana kalmış.” derken benimle gelen asker ölü ayı ve adamla benim fotoğrafımı çekti. “Kalan ödemeyi yapmamayı aklından bile geçirme sakın.” diye konuşmayı bitirdi.

Ben ise bu üç adamın ortasında nasıl bir yol izleyeceğimi düşünüyordum. Bu sırada bir kükreme sesi duyuldu. Bu kükreme sesi ölen ayının sesine hiç benzemiyordu. Hatta rüyamı canlı bir şekilde yaşıyormuşum gibi hissetmiştim. Bu işte o ayıydı. Bunu atan kalbim kadar net hissetmiştim. Hemen kükremenin olduğu tarafa yöneldim. Ekip lideri arkamdan seslendi fakat onu duyamıyordum. O günkü anılarım zihnimde canlanırken babamın haykırışını ve ayının kükremesi arasına sıkışmış cılız o çocuğun sesi benim öfkemi daha fazla arttırmıştı. Koşmaya başladığımı hatırlıyorum. Ayının olduğu tarafa gittiğimi sanıyordum. Korkunç bir acı beni yere kapaklanmaya zorlamıştı. Sonra ekip liderinin sesini kulaklığımda ancak duymaya başlamıştım.

Askerin sesi zor çıkıyordu. “Yüzbaşı, birden ortaya çıktı.” dedi.

Ekip lideri “Sakinleş asker iyileşeceksin.” dedi. Ses tonu karmaşıktı. Öfke, hüzün, suçluluk duyguları birbirine dolanmıştı.

Yaralı olduğunu sandığım askerin sesi boğuluyormuş gibi çıkıyordu. “Hiç sanmıyorum komutan, sanırım bunu hak ettim.” dedi.

Ekip lideri ses tonunu zorlukla ayarlıyordu. “Hak ettiğin tek şey soğuk bir şeyler içmek olacak. Sonra bu saçmaladığın konuşmanla dalga geçmemizi dinlemek zorunda kalacaksın.” dedi.

Diğer asker “Efendim ayı kaçtı.” dedi.

Ekip lideri sinirle “Ne demek kaçtı. Vuramadın mı?” diye öfkeyle sordu.

Avcının saçması yüzünden askerin acı çekiyormuş gibi bir hali vardı. “Sanırım yaraladım ama ağaçların arasında çok hızlıydı.”

Ekip lideri “Yaran ne durumda?” diye sordu.

Asker, sıkılı dişinin arasından “İyileşirim.” dedi. Sonra sesi farklı bir acıyı hissediyormuş gibi değişmişti. “O…” derken ekip liderinin hareketlendiğini gösteren sesler arka planda duyuluyordu.

Ekip lideri soğuk bir sesle “Yaranı sar, etrafı güvenceye alacağım. Dostumuzun na’şını saralım. ” Dedi.

Asker “Efendim şişkoyu ne yapacağız?” diye sordu.

“O artık bizim sorunumuz değil. Kendi başının çaresine bakması lazım.” dedi.

“Peki ama para?” diye sordu.

“Onu dönünce düşünürüz. Önce şu ayıyı doğduğu güne pişman etmek istiyorum.” dedi.

Duyduğum bu seslerden sonra bedenimin yanındaki sıkıntının sebebine baktım. Hiçbir şey yoktu ama ıstırap tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı. Acının bedenimi uyuşturmasını engelleyemiyordum. Sonunda kendimi sırt üstü çimlere yatırarak nefeslenmeye çalıştım.

Gözlerimi açtığımda yaşlı kadının mekânındaydım. Rüya görüyor olmalıydım. Kafamı kaldırıp kâse içinde tüten sıvıyı ağzıma dayadı. Zorla içirdiği şey bu sefer daha acıydı. Yine de kendimi daha iyi hissediyordum. “Buraya nasıl geldim?” diye sordum.

Yaşlı kadının öfkeden kasılmış yüz hatları korkutucuydu. “Sorun mekân değil, senin düşünce şeklin.” diye cevapladı.

“Seni anlamıyorum.” dedim.

Kafama bir tane vurdu. “Şu haline bak. Eğer ayı ölürse sen de öleceksin. Sana yaptığım uyarıyı dinlemediğinden başına bunlar geldi. O masum güzelim dişi ayıyı öldüren senin aptallığındı. Bu intikam hırsın yüzünden yavruları hayatta kalamaz.” dedi.

Şaşkınlıkla “Ne? Yavruları mı?” diye sordum. Ölen ayı bir anne miydi?

Yaşlı kadının öfkesi arasında üzüntü vardı. “Senin yüzünden, yaşanan bunca acıya benim sana merhametim sebep oldu.” dedi.

Öfkeyle doğruldum. “Peki, benim kaybettiklerim? Beni korumak için hayatını feda eden babamın ne suçu vardı?” diye ona bağırmıştım.

Yaşlı kadın gözlerime iğrenerek baktı. “Öyleyse kısasa kısas olarak intikamını almış oldun.” dedi.

Dişi ayının ölmesi umurumda değildi. “O ayı ölmeden…” derken yaşlı kadın sözümü kesti.

“Öksüz kalan yavruların babası intikam istediğin ayıydı” dedi. “Bu işin sonunda şüphesiz o ayı ölecek. Onunla birlikte şüphesiz sende öleceksin.” dedi.

Yan tarafımdaki acı kendini göstermeye başlamıştı. “Bu benim suçum değil.” diye cevapladım.

“Burada ölen ve ölecek olan herkes senin suçun. Ayı ile senin arandaki bağın çok kuvvetli olmasının bir nedeni var? Senin babana olan katıksız sevgin yüzünden ayı senin acını paylaştı. Bu onda insani düşünme yetisi ile beraber suçluluk duygusu kazandırdı. Doğuştan öldürme yetisine ve insani zekâya sahip ayının karşısında o avcılar çarpıştığında sonunda hepiniz öleceksiniz. ” dedi. “En azından yavruların kurtulmasına yardım etmelisin.” dedi.

“Bunu neden yapayım?”

“Çünkü ancak o zaman baban gibi onurlu bir ölüme kavuşabilirsin.” dedi.

Bu son söz içimde bir şeylerin yerinden oynamasına neden olmuştu. Yıllarca içimde kaya gibi olan o ağırlık canlanmıştı. İhtiyacım olan şey intikam değildi. Sadece babamın ölümünü onurlandıramadığımdan suçluluk duygusu yaşıyordum. O ayıyı öldürürsem bundan kurtulurum sanmıştım. İçimdeki bu ağırlık o zaman gider diye düşünmüştüm fakat benim intikamımdan daha onurlu bir şeye ihtiyacım vardı. Bunun farkında olarak babamın ölmeden önceki gülen yüzü gözümün önüne gelmişti. Annemin son gördüğümde ağlayan yüzünün yine gülmesi için mücadele etmeliydim. Bu benim gerçek huzuru bulmam için gerekiyordu. Yaşlı kadın iç hesaplaşmamı sakince izlemişti. Gözlerim ona odaklandığında “Kimsin sen?” diye sordum.

Yaşlı kadın buruk bir ifadeyle gülümsemeye çalıştı. “Sadece babanın son isteğini yerine getiriyorum. Seni kurtarmaya çalışıyorum.” dedi.

Gözlerimden akan yaşlarla hüngür hüngür ağlamaya başladım. İçimde uyanan yıllarca sabit kalan o ağırlık hafiflemişti. “Ben çok üzgünüm… Sadece acımı yenmeye çalıştım. Güçlü olmaya çalışarak bunun üstesinden gelirim sanmıştım.” dedim.

“Güçlü olmak demek öfkeyle düşünmek demek değildir. Metanetin ile mağrurluğun seni çıkmaza sürüklemiş. Eğer bu çıkmazdan kurtulmak istiyorsan artık yolu biliyorsun.” dedi.

“Sağ ol.” dedim.

“Asıl sen sağ ol.” dediği anda kafam geri düştü.

Gözlerimi düştüğüm yerde açmıştım. Hemen aceleyle ayağa kalkmaya çalıştım. Yan tarafımdaki acı azalmış olmasına rağmen hareketlerim kısıtlanmış gibiydi.

Yan tarafımdaki acı yüzünden ayının acısını düşünmeye başladım. Ayı ile kaderlerimizin kesiştiği andan itibaren hayatım alt üst olmuştu. Ondan nefret etmekte sonuna kadar haklıydım. Başıma gelen onca şeyin sebebi olan ayıya karşı empati beslemem mümkün değildi. Yine de askerler ayıyı öldürmeden önce onları durdurmam gerekiyordu. Eğer başaramazsam ayı ile kaderim aynı olacaktı. Telsizden adamları aradım. Yanıt gelmedi. Sonra mesaj atmaya karar verdim. ‘Ayıyı bulamadım, neredesiniz?’ Yazarken onlara doğru ilerliyordum. Cevap gelmiyordu. Askerlerin intikam arzusunu dizginlemeliydim. ‘Ayıyı bensiz öldürürseniz kalan parayı ve ikramiyeyi unutun.” diye yazdım.

Sonunda cevap gelmişti. ‘İki ayı yavrusu bulduk. Onları yem yapacağız. Açık alanda pusu kuruyoruz. ‘Bu sefer elimizden kaçamayacak.’ diye yazdı.

Durum vahimdi. Yaşlı kadının yavruları kurtar dediği durum bu olmalıydı. Zamanında yetişmem çok zor görünüyordu. ‘Ben olmadan sakın ayıyı öldürmeyin. Yavrulara da zarar vermeyin. Onları iyi parayla satabiliriz.’ diye yazdım.

Uzun bekleyişin ardından sonunda cevap geldi. “Navigasyon cihazına bak.” diye yazdılar. Navigasyon cihazını çıkardım. Konum bilgisi paylaşmışlardı. Askerlerin konumları hareket halindeydi. O tarafa doğru olabildiğince çabuk ilerlemeye çalıştım.

Açıklığa çıktığım anda nerede olduğumu anlamıştım. Tüm bunların başladığı yerdeydim. Yıllar önce olduğu gibi ve şimdi olduğu gibi yine muhtemelen birilerinin öleceği olayların yaşanacağı yerdeydim. İlerde iki tane karaltı görüyordum. Gece görüş dürbünüyle baktığımda iki yavru ayı tam dere kenarında yere kazıkla boyunlarından bağlanmışlardı. Askerlerden iz yoktu. Ağaçlık alanın sınırında gizleniyor olmalıydılar. Onları telsizle aradım. “Bu ne demek oluyor?” diye sordum.

Ekip lideri “Bu plan öncekinden daha iyi oldu. Yavrular için ayı gelecek. Sen de onu istediğin gibi öldüreceksin.” dedi.

Kesinlikle öncekinden daha iyi olmuştu. İronik bir şekilde her şeyin başladığı yerde ayıyı öldürmem mükemmel bir son olacaktı. Tabi bu benim de sonum olacaktı. Yan tarafımdaki acının arttığını hissediyordum. “Bunun için teşekkürler.” diyerek ayı yavrularının yanına doğru ilerledim. Yavrular, korkmuş halde bağlandıkları yerden kaçmaya çalışıyorlardı. Askerleri ikna etmekten başka şansım kalmamıştı. “Dinleyin, fikrimi değiştirdim. Dediğin gibi bugün yeterince kan aktı. Paranızı fazlasıyla ödeyeceğim. Hadi buradan gidelim.” dedim.

Ekip liderinin sesi donuktu. “Bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştım. Birden fikrin neden değişti?” diye sordu.

Ona bir cadı kadınla tanıştım diyemezdim ya da hayatımın bir ayı ile birleştiği gibi kanıt sunamayacağım bir hikâyeyi anlatamazdım lakin söyleyecek bir şey bulamıyordum. İnleyen ve yalvarır şekilde ses çıkaran ayı yavrularına bakınca söyleyecek en iyi şeyi söyledim. “Bu ayı yavruları annelerini kaybetti. Ben de babamı kaybettim. Bu ayı ile kısasa kısas olarak hesaplaştığımı düşünüyorum. Bu ayı yavrularını kaderlerine terk etmek en iyisi.” dedim.

Ekip lideri “Bu ayı yavruları hayatta kalırlarsa büyüyünce başka bir insana saldırabilirler.” dedi.

Yan tarafımdaki acım artıyordu. Acımla beraber ani patlayan öfkem de artıyordu. “Bu kadar yeter. Ben bitti diyorsam bitmiştir.” diye konuştum.

Ekip lideri sinirle “Hayır, yanılıyorsun. Buraya kadar geldiysen benim sayemde oldu. Ayıyı öldüreceğiz. Yavruları belki tavsiyeni dinleyip satarız. Bu saatten sonra senin de gitmene izin vereceğimizi sanmıyorum.” dedi.

“Sen… Ciddi olamazsın. Parayı…” derken sözümü kesti.

“Paran sende kalabilir ama onu nasıl alacağımı da biliyorum. Ben sadece öldürmeyi bilen gözümü kan bürümüş bir aptala benziyor muyum.” dedi.

Yanındaki askerin sesi kulaklığıma yansıdı. “Efendim burada…” dediğini duydum.

Ekip lideri “Ne?” dedi.

“Tam arkamda efendim. Nasıl oldu bilmiyorum dibime kadar gelmiş. Nefesini duyabiliyorum.” dedi.

“Konumunu değiştirdin mi?” diye sordu.

Asker umutsuzca “Hayır.” dedi.

“Nişan alıyorum.” derken silah sesi ve ayının çığlık atan askeri parçalama sesleri ile kulaklığımı çıkardım.

Bu sırada ekip lideri saklandığı yerden çıktı. Açıklığa doğru koşarken tüfeği ile diğer ağaçlık alana ateş ediyordu. Yaylım ateşi altında kalan yavru ayıları kurtarmak için koşmaya başladım. Ekip liderine çarparak onu yere kapaklandırdım. Tüfeğini düşürmüştü. Bacağındaki tabancayı çektiği anda onu avucumla tuttum. Silahtan çıkan mermi avucumu delerek yüzümü yalayıp geçti. Bu sırada diğer eliyle çıkardığı bıçağı engelleyemeden acıyan yan tarafıma sapladı. Acıyla haykırırken yana düştüm. Ekip lideri, sırt üstü düştüğü yerden doğrularak silahı kafama dayadığı sırada ayı, askere arkadan yaklaşıp omzundan yakaladı. Ayı, adamı geri sürüklerken silahı ayıya doğrultacakken bana saplanan bıçağı çektiğim acıya rağmen çığlık atarak çıkarıp adama fırlattım. Sonra her şey karardı.

Kendime geldiğimde en son bayıldığım yerdeydim. Yattığım yerden yaşlı kadının bana doğru geldiğini gördüm. Yüzü ilk kez bu kadar parlak ve temizdi. Gülümsemesi ayın en berrak ışığı gibiydi. “Huzur bulasın.” dedi.

Kafamı yana çevirdiğimde ayının yere yığılmış halini gördüm. Hırıltılı sesini duyuyordum. Yaşlı kadın ayının yanına gidip yanında diz çöktü. Gözyaşları akmaya başladı. “Senin yaşamanı istiyor. Yavrulara ancak sen bakabilirmişsin.” dedi.

Yan tarafımdaki acıyı artık hissetmiyordum. Hissettiğim kanın sıcaklığı bile soğuktu. “Ama ben de öleceğim.” dedim.

Yaşlı kadın gözyaşları içinde bana baktı. “Üzgün olduğunu söylüyor. Yaşamayı hak ediyormuşsun.” dedi.

“Nasıl?” diye sordum.

“İkiniz arasındaki bağ lanetli bir şey değildi. Biriniz kendi rızasıyla ölmeyi isterse bağ bozulur ve diğeri hayatta kalabilir.” dedi.

Ayıya baktım. Gözleri, bana doğru bakarken yavaşça kapandı. Ben de aynı şekilde kendimden geçtim.

“Üç yıl sonra”

Hızla koşarak kayalık tepeden aşağıda kalan araziye baktım. Her şey bu topraklarda başlamıştı. Çocukluğumdan bu yana her tatilde geldiğim bu yemyeşil arazilerde şimdi özgürce ve süre kısıtlaması olmadan geziyordum. Taze bitkilerin kokusuyla mest olmuş halde yaşıyordum. Üzerinden çok geçmemiş olmasına rağmen içimde en ufak öfke veya nefret duygusu olmadan doğduğumdan beri bu topraklarda yaşıyormuş gibiydim. Ayı yavruları çoktan büyümüşlerdi. Kendi hayatlarını yaşamak için yuvadan uçtular. Onları özlemeyeceğimi biliyordum. Çünkü çok yaramazdılar. Peşlerinden koşarken o yıllarca emekle kazandığım kilolarım uçup gitmişti. Bundan şikâyetim olduğunu söyleyemezdim. Çünkü bu arazilerde yeni amacımı bulmuştum. Yaşlı kadın bende ruhani yetenekler keşfetmişti. O paganizm inancına dayalı bir şamandı. Doğayı ve ruhları bir arada görebiliyordu. Aynı zamanda bu iki dünya arasında gezebiliyordu. Belki de bu sayede kurtulmuştum. Şimdi aldığım şaman eğitimleri sayesinde kaderimi biliyordum. Benim gibi kaybolmuş ruhları çağıracak ve onları özgür bırakacaktım. İlk çağırdığım kişi annemdi. Onu tekrar gülerken görmek benim için yeterliydi. Beklentimin üstünde olarak şamanlık eğitimim çok hızlı ilerliyordu. Öğrendiklerim ile öğreneceklerime kapı aralamak gibi bir yeteneğim olduğunu keşfetmiştim. Bu benim şamanlık için gerçek yeteneklere sahip olmamı sağlayacaktı. Bu yeteneğimi ise kaybolanları kurtarmak için kullanacaktım. Hepsinden ötesi hikâyemi olabildiğince çok insana ulaştırırsam asıl amacıma büyük hizmet etmiş olacaktım. Benden öncekiler için benden sonra devam edeceklere.

Karan Korbey ve Kubilay Günay