Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Persephone’nin Hades’e Gidişi

Kararın verildiği yer deniz kıyısında bir evdi. Persephone yatağından çıktı ve pencerenin önüne gitti. Bir süre yalnızca tepedeki ayı seyretti, sonra gözleri, karanlık denize kaydı. Denizin onu çağırdığını duyabiliyordu. Sağ eli istemsizce yüzüne gitti, teni sıcaktı, su ise buz gibi görünüyordu.

Pencereyi açtı, hava durgun ve serindi. Başını eğdi, kum kaplı zemin yumuşak gibi görünse de kendisine zarar verebilmesi için yeterince uzakta olmalıydı. Perdeyi yavaş yavaş iyice kenara çekti, önce bir dizini pervaza yasladı, destek aldığı el bilekleri titriyor ve karıncalanmaya başlıyordu. Öteki dizini de pervaza yerleştirdikten sonra bilekleri serbest kaldı ve dengesini bozabilmek için fazla çaba harcaması gerekmedi. Olmuştu işte, dizleri pervazdan kesilmişti; o uzun sürmesini umduğu an boyunca hem uçuyor hem de düşüyordu, yapmak istediğiyse hem ölmek hem de yeniden doğmaktı.

Kendisini şöyle bir yokladı: Kalp atışları? Gayet durgun. Nefes? Taze yaz akşamına alışmış, yaşamaya ne kadar sıkı tutunduğunu göstermek için birazcık derinleşmiş. Uğultuyu duyuyor, uzuvlarının çekildiğini hissediyor. Peki ya ölüm? Mutlak yok oluş ya da boyut değiştirme? Zihnine ait bir hayatta kalma dürtüsü? En önemlisi de, korku? O canlı, hareketli, şiddetli duyumsama? Çok uzun zamandır tatmadığı gerilim hissi? Hiçbiri orada, onunla değildi.

Düşüş bitmişti ve kum göründüğü kadar yumuşaktı. Persephone, bedeninin zemine değen tüm noktalarının, var güçleriyle üstte kalan kısımları çektiğini ve bulanık bir yoğunlukla tüm ağırlığını topladığını hissetti. Kuma tam anlamıyla yapışmıştı ve yüzü yanıyordu. Başının arkasından ense köküne, oradan da boynuna ve omuzlarına yayılan uyuşma, ona bir an önce ayağa kalkmazsa tüm geceyi bu yumuşak zeminin üzerinde, gözünü kırpmadan geçireceğini söylüyordu.

Böylece ayağa kalktı, deniz de gök de hâlâ oradaydı, Selene, zamanı Persephone’nin hükmüne veriyordu.

Persephone, evi denizden ayıran alçak kum tepesini tırmandı ve öteki tarafa geçti. Dalgalar sahile vuruyor ve hiç acele etmeden geri dönüyorlardı. Sesler de bir alçalıyor, bir yükseliyordu. Ayağı suya değene kadar ilerledi, su, tahmin ettiği gibi soğuktu, ancak soğuğa istemeden de olsa kayıtsız kalacağını görüyordu.

Daha fazla ilerleyebilmek için önce pijamalarını, sonra da iç çamaşırlarını çıkardı. Tüm vücudu suya batmadan önce son bir kez dönüp eve bakmak istedi ancak geri dönmeyeceğine dair inancı çok azdı. Her ihtimal görmezden gelinebilir ve her ihtimal acı verebilirdi. Döngüyü düşünmekten alıkoyamadı kendini, midesi bulanmaya başlamıştı.

* * *

Gözlerini kapatıp bedenini suyun içinde serbest bıraktıktan sonra, yaklaşık on dakika kadar, uğultulu karanlıktan ve yavaşça ötelenmekten başka hiçbir şey algılamadı. Vücudunun içinde neler olduğundan haberi yoktu, duyuları birbirine karışmıştı, siyahı tadıyor ve uğultuya dokunuyordu. Su o kadar her yerdeydi ki artık yoktu.

Daha derine çekildi. İlerledikçe ilerlemesi hızlandı.

Su, bir noktadan sonra durgunlaştı ve Persephone, bedeninin suya ilk adımını attığı andaki haline döndüğünü fark etti, hareketsizlik onu uyardı ve gözlerini açtı. Gözleri açılabiliyordu, gördüğüyse hâlâ karanlıktı.

Burnunun içine tuzlu suyun dolduğunu ancak burnunun yanmadığını hissetti, su, nefes borusuna da ulaşmıyordu. Ciğerleri hâlâ inip kalkıyordu, diyaframının sağlam temelli baskısı da yerindeydi, havanın tanıdık serinliği hâlâ onunlaydı. Persephone, sağ elinin işaret ve orta parmağını burun deliklerine götürdü, bir sürü büyük, üçlü kümenin arasından geçen ikili kümeleri gördü, kümeler hızlı ve hafiflerdi.

O an, kendisi için ölümün olmadığını anlıyordu, sadece sonsuz bir bulantı ve uyuşma vardı, bir de tabii tenine batan iğneler. Nefes alıyordu ve bilinci yerindeydi. Suyun soğukluğunu hissediyor ve durgunluğuyla uyuşuyordu.

Etrafı görmeye çalıştı, ellerini kıpırdattı, arkasına döndü. Siyah hiçliğin ortasında dururken kendi içine bakıyormuş gibi hissetti: Bomboş, sonsuz bir karanlık; her türlü hareketi yavaşlatacak kadar yoğun, uğultulu, buz gibi ve belirsiz.

Ancak karanlık uzun sürmedi. Persephone nasıl hissederse hissetsin, çevresi gerçekti ve etrafında kıvrılıp bükülüyordu. Sağ elinin hizasında, uzakta, küçük bir ışık kümesini fark ettiğinde sakinliğini korudu. Işığın yayıldığı belirsiz nesnenin bir tür patlayıcı olmasını umarak ona doğru ilerledi, elini ona dokunmak üzere uzattı. Işığa ulaşmaya çalışırken yüzmeye başladığını çok geç fark etti, o ilerledikçe ışığın kendinden uzaklaştığını da öyle. Pes etmedi. Yüzmeye devam etti ve ışıkla birlikte hızlandı, onun rehberliğinde gittikçe dibe çekildi.

Işık, hareket ettikçe etki alanını genişletiyor gibiydi, siyah yumuşuyor ve çok koyu bir maviye dönüşüyordu. Işık yavaşlamıyordu ancak Persephone’nin nefes alışı sekteye uğramaya başlamıştı, tüm okyanusun göğsüne baskı yaptığını hissediyordu.

O anda, suya ilk adımını attığından beri ilk defa, bu yere de ait olmadığını düşündü. Umursamazlığı eriyip gidiyordu. Göğsündeki baskı artıyor ve suyla örtülü gözlerini dolduruyor, ısıtıyordu. Ona, ışığın izini sürerken ışıklı bir geleceğin hayalini kurduruyordu, hayal Persephone’yi duygulandırıyor, ona olduğu yerde kalmasını, kıpırdamadan bu ana benliğinin ve bedeninin her parçasıyla tanıklık etmesini söylüyordu.

O da hayalin dediğini yaptı ve durdu. Işık onu beklemedi, çok geçmeden gözden kayboldu, yarattığı aydınlık ise hâlâ oradaydı.

Persephone derin bir nefes aldı, yaşadığı hissi sonraları diriltmesine yarayabilecek bir koku aradı, koku yoktu. Bunun sorumlusunun suyun kendisi mi yoksa burnundaki algı sicimleri mi olduğunun üzerinde durmadı. Bu anın, yalnızca bu ana ait olduğunu kabullenmişti. Yaşıyor olduğunu kendi isteğiyle fark etmiş ve bundan gurur duymuştu. Öyleyse bir orta yol bulmak gerekliydi.

Gözlerini kapattı ve başını yukarıya kaldırdı, bedenini arkaya doğru eğdi ve acele etmeden bacaklarını da kaldırdı, midesindeki dayanılmaz ağırlığa aldırmadan başını zemine yöneltti.

Böylece bedeni ters dönmüştü; başı zemine, ayakları ise suyun yüzeyine-ya da ondan geriye kalanlara-bakıyordu. Kanı bir anlığını beynine hücum etti ancak sonra tekrar tüm vücuduna yayıldı. Persephone, hiçbir şeyin değişmediğini hayretle seyrediyordu, su sonsuzdu, en azından öyle hissettiriyordu.

Görüş alanına turuncu, parıldayan bir kütle girdiğinde yüzünde gevşek bir gülümseme belirdi. Kütle, alnının hizasından aşağı iniyordu, yavaş ve neşeliydi, mat siyah gözlerini çevreleyen lila halkalar, şaşırtıcı şekilde doğal görünüyordu. Böylece Persephone, bir ışıldayan balıkla göz göze olduğunu anladı.

Balığın küçük kafasından çıkan kıvrılmış kollar, yukarı uzanıyor ve tamamlanmamış bir kalp biçimini alıyordu. Balık, etrafını aydınlatıyordu; yana döndü, tek gözü hâlâ Persephone’ye bakarken lila kuyruğunu kıvırarak ona yaklaştırdı, kuyruğun ince, perdeli dokusunu, Persephone’nin burnunun ucuna sürdü. Bir anlığına, balığın etrafında milyonlarca ışıldayan zerre belirdi, suyun rengi de iyiden iyiye koyu maviye dönmüştü.

Persephone’nin kalp atışları hızlandı. Balık, arkasını dönüp ondan uzaklaşırken parmağının ucuyla kendi burnuna dokundu ve zerreler tekrar ortaya çıktı. Hıçkırır gibi güldü, ellerini birleştirdi ve ışığı tekrar yarattı.

Teni oldukça tuhaf davranıyordu, parmaklarını, köprücük kemiklerinin birleştiği çukura koydu ve nabzını hissetti, elini çekmedi. Zerreler tekrar göründü ve yavaş yavaş dört bir yan aydınlandı, ayaklarının altından krem rengi, uçlarında pembe çiçekler açmış bitkiler fışkırdı.

Bitkilerin arasından baloncuklar, kümeler halinde yükseliyordu, dev bir protein ağı, parlak mavisiyle gösteriş yaparak etrafa yüzlerce minik, kuyruklu yıldız saçıyor, transparan kafalı bir balık, ölü gözleri ve yeşil beyniyle etrafında süzülüyordu.

Persephone yavaşça ilerliyor ve canlıların tenine değmesine izin veriyordu, birbirlerine temas ettikçe ışıldıyorlardı, canlılar ondan kaçmıyordu, derinde ve güvendeydiler.

Soluk pembe bir denizanası, Persephone’nin öne doğru uzanmış avuçlarına yerleşti ve gövdesinden dışarı, nar çiçeği ve sarı renkli, hareketli floresanla aydınlanmış ince kollar uzattı, beyni uzun ve hareketsizdi, Persephone geri çekildi ve deniz anası gözden kayboldu.

Etrafını saran bunca rengin arasında, Persephone, canlıların esnekliğini kıskanırken buldu kendini. Suyla bütünleşmişlerdi, su her zerrelerini kaplıyordu, gözleri saydam, tenleri ise bir zar gibi ince ve parlaktı, gövdelerinin içinde onları hafifleten bolca boşluk vardı. Uyumluydular.

Renkler, temas sürdüğü sürece görülebiliyordu; karanlık, tek bir dokunuş uzaklarındaydı. Birbirinin üstüne kapanan göz kapakları, ışığı daha doğmadan öldürüyordu, ışık, dipteki karanlığın, kıvrımlı kolonların içine hapsediliyordu, yokluğu utanca sebep oluyor, zaten siyaha boğulmuş renkleri kendilerini daha da saklamaya, unutturmaya itiyordu. Persephone, kurtuluşunun ya unutmakla ya da hatırlamakla olacağını anlıyordu.

Gitme zamanının geldiğini kime söyleyeceğini bilemedi, sadece, var gücüyle dibe doğru yüzmeye başladı. Umutsuzluğa kapıldığında ellerini birleştiriyor ve kafasını bir o yana bir bu yana çevirip etrafındaki gözlerin varlığıyla rahatlamaya çalışıyordu.

Kendi ışığının yetmeyeceği kadar derine indiğinde doğal bir sütunla karşılaştı, sütun, sarı canlılarla kaplıydı ve dışarı siyah bir gaz salıyordu, gaz, yoğun ve hızlıydı. Persephone aşağı baktı ve açık pembe bir vatozun, kumun üzerinden sürünerek geçtiğini gördü. Sütuna doğru ilerledi, şimdi zemini deniz yıldızları kaplamıştı, siyah gaza doğru uzandı ve hızla sütunun içine çekildi.

Uğultu, şimdi beynini delecek bir düzeye gelmişti. Bedenindeki baskı arttı, suyun yoğunluğuna aldırmayan bir hızla aşağı çekildi ve köpüklerin arasında, yine bir suyun dibine bırakıldı.

* * *

Su sığdı. Persephone, bedenini serbest bırakır bırakmaz yüzeye çıktı, durgun bir nehirde duruyordu. Gök, denizin dibindeki gibi koyu maviydi. Suyun şırıltısı ve ağustos böceklerinin sürekli sesleri birbirine karışıyor, kıyıda kavaklar uzanıyordu.

Persephone, ellerini suyun yüzeyine çıkardı ve dinlendirdi. Ağaçların arasından öteyi görmeye çalışırken tatlı suyun parmak uçlarından girip kılcal damarlarına geçtiğini, kollarını ve omuzlarını aşıp beynine ulaştığını hissetti.

Su zihninde görüler yarattı. Her şeyden önce, ona Mnemosyne’de olduğunu, zihnini açık ve bedenini durgun tutmayı başarabilirse bilgiyle ödüllendirileceğini, var olmuş ve olacak tüm Persephonelerin bilinçleriyle bütünleşeceği tek bir ana sahip olacağını söyledi.

Hareket, o tek bir anda, sonsuza kadar yok oldu. Karla kaplı bir kasabada uyanıyor, tanıdığı ve tanımadığı biriyle karşılaşıyordu, güneşi görüyor ve kahkahaları duyuyordu, yanlış anlaşılıyordu, yeşile ve laciverte bürünüyordu, korkuyordu, utanıyordu. Arada bir ışıldıyordu, yıldızları seyrediyor ve yetersizliğine hayret ediyordu, müzikle bir oluyor ve yüksek bir tavanı izliyordu, zamanı unutuyor ve onu ölümsüz kılarken kendini öldürüyordu, mermere ve kadifeye dokunuyordu. Bazı benzetmelerden hoşlanmıyordu, sonra mavi ve kırmızı ışıkların altında yürüyordu, adımları, büyük gözlü bir şarkıcının sesine uyumlanıyordu, birini kurtarıyor ve bir ötekini mahvediyordu. Turuncu bir sirk çadırında, yanıp kül olmuş yılanların arasında, uzun saçları örülü bir savaşçıyla tanışıyordu, planlar yapıyor ve başarısız oluyordu. Yalan söylüyordu, durmaksızın rüya görüyor ve rüyadan uyanıyordu.

Gözlerini açtı, rüya sona ermişti ancak an, henüz onunlaydı. Kavakların arasından bakarken, kaynağı belirsiz bir ışıkla aydınlanmış bir sarayı, Hades ülkesinin sahipsiz sarayını gördü ve geleceği hatırladı. Varlığı; okyanusu, yeri, göğü, yeryüzünü ve yeraltını kaplıyordu. Ölülere de dirilere de hükmediyordu. Can alıyor ve can veriyordu. Ne ölüyor ne de doğuyordu. Sonsuz bir devinim içinde, anlaşılmaz varlığını sürdürüyordu.

O halde her şeye rağmen harekete geçmek; suyu terk edip toprağa basmak, toprağı terk edip zirveye ulaşmak ve sonra tekrar suya dönmek gerekliydi. Her şey ve herkes ve yalnızca Persephone; hem her şeyin farkında hem de hiçbir şey bilmeden, soğuğu ve sıcağı hissederek, duyarak, dinleyerek, susarak ve yok olarak, kıpırdayarak, kıvrılarak ve durgunlaşarak, öfkeyle ve huzurla, bilgece ve aptalca, görmezden gelerek ve abartarak, korkarak ve üstüne giderek, akışa kapılarak, ilerlemeye ve gerilemeye devam ediyordu ve edecekti. Hikâye bitmişti ve başlıyordu.