Öykü

Kayıp Çocukluğum Yahut Amber

Ha ha ha… ve ardından üç nokta. Bir iki üç… Elimdeki peçetelere hiç durmaksızın yazıyorum. Ha’lar birbirini kovalıyor. Noktalar yakın takipte. Bir gülüyorum. Bir yazıyorum. Bak anne! Yazarken de gülebiliyorum. Gülerken de yazabiliyorum. Annem kaş göz yapıyor. Peçeteleri yazılarla çok mu doldurdum? Gülmek onlara da mı ağır geliyor? Oysa ne basit, ha ha ha…

Odanın içini parfüm kokusu dolduruyor sonra. Hiç unutmayacağım bu kokuyu. Nasıl tanıdık. Koku havaya sarılıp gezinmeye başlıyor odada. Bir bana bir ötekine bir diğerine. Her birine sırnaşıp duruyor. Kokuyla birlikte gülüyoruz. Ha ha ha… Sanki beni gıdıklıyor.

“Parfümü nereden almıştın şekerim?”

“İspanya gezimizin dönüşünde aldım. Amber…”

Odayı birbiri ardına teneffüs eden burunları inceliyorum. Kemerli, kemersiz, kavisli, kavissiz, kalkık, pek kalkmamış… Ne ayıp… Hiç de hanım hanımcık bir davranış değil. Başımı önüme eğip zemine bakmaya başlıyorum. Burunlardan geçti, şimdi pabuçları inceliyorum. Ve benimkiler. Ayakkabılarım da ne çok kirlenmiş. Annem hiç sevmez böyle. Kolonya olsa temizlerdim yahut ıslak mendil. Parfüm var ama. Amber…

Annemin makyaj masasının önü ne kalabalık. Rujları sayıyorum, farları, göz kalemlerini, pudraları, fondötenleri, allıkları, kapatıcıları, aydınlatıcıları… Kapatılan geçmişleri ve aydınlatılan gelecekleri… Makyaj malzemeleri örtüyor mu her şeyi? Kokulara geliyorum sonra. Ne çok var. Şişeleri pek parlak, fazla alımlı, çok cafcaflı. Annem hep aynı kokuları mı almış? Amber… Bazıları farklı notalarla desteklenmiş. Öyle yazıyor şişelerin arkasında. Yasemin de eklenmiş. Bergamot da… Bazen okyanus kokularıyla desteklenmiş. Annem ne çok biliyor kokuları. Anlatıp duruyor, mistikmiş, insanı esir alırmış, sıcacıkmış, kucaklarmış. Kimse sarılmayınca kucaklamayınca kokulara mı kaçıyor annem?

Oysa sarılmalara gelemeyen kendisi değil miydi? Kaçan, giden… Annem terk edilen değildi ki. O’ydu; vazgeçen. İyi parfümlerin sekiz saat dayandığını söylemişti bir zamanlar. Masasının başında yüzünü pudralıyordu, bense onun geceleri tek kişi uyunan çift kişilik yatağına uzanmıştım. Tırnaklarımı yiyordum. Azara razıydım. Kızıp, bağırılmasından korkmuyordum. Annem tek kişi uyumaya alışmıştı belli ki ama ben iki kişilik sofralarda doyamıyordum.

“Tırnaklarını yeme diye kaç defa söyleyeceğim!”

“Hastayım işte ben! Doktora götür beni.”

Parfüm fıslıyor. Odaya yayılıyor malum koku. Aman pek de kucaklayıcı, iyi sarsın, dikkat etsin kendine.

“Sadece ilgi çekmeye çalışıyorsun.” Umursamıyor beni. Kokusunu sürünüyor, kokusunu giyiniyor, makyaj masasından mağrur bir kraliçe edasıyla kalkıyor. Kalkmamı söylüyor sonra. Mümkünse de odama gitmemi. Oysa ben doktora gitmek istiyorum. Annemden şikâyet etmek, tırnaklarımı göstermek, inanmazsa eski fotoğraflarımı iliştirmek. Bakın o zamanlar ne güzeller, ne sağlıklılar. Psikiyatr, psikolog, psikoterapist… Ruhuma şifa olmaya kim bakar arada araştırıyorum. İçlerinden seçip seçip anneme gösteriyorum. Anne iyi değilim ben. İlgi değil eski günlerimizi istiyorum. Tırnaklarımı yemekten bıktım. Fark et beni, neden bekliyorsun?

Her yerde o kokuyu duyuyorum. Gökten yağmur olup üzerime yağıyor. Amber denizinde yüzüyorum. Amber eski anlarıma bir set olup beni boğuyor. Amber böyle mi sarılıyor anne? Sonra artık iki kişi olmayacağımızı öğreniyorum, annemin tek başına uyumayacağını. Gelen tanıdık değil anne, hücrelerimde ondan izler taşımıyorum. Bekar annelerin ikinci evliliklerinde sade beyaz kıyafetler giydiklerini sanıyorum. Annem gelinlik giyiyor. Boynuna inciler takıyor. Koluna beni sıkıştırıyor. Sonra amber yetmezmiş gibi bir başkasına sarılıyor.

Kalabalık sofralarda kendimi büyütüyorum. Doktorlardan vazgeçip tırnaklarımı uzatıyorum. Kibar hanım hanımcık bir genç kız olduğumu söylüyorlar. Fönlü saçlarımı aynada düzeltiyorum. Siyah zarif bir elbise seçilmiş, giyiyorum. Ayağıma siyah hafif topuklu rugan pabuçlarımı geçiriyorum. İşte sonrasında fark ediyorum. Kalabalığa karışmadan, büyükçe masanın bir köşesinde oturup davetlilere bakarak peçetelere gülerken… Ha ha ha… Bıyığı ne komik baksana, saçı yoksa peruk mu, kıyafeti pek acayip. Annem kaş göz yapıyor. Bir parfüm kokusu odayı kaplıyor. Başımı önüme eğiyorum. Ayakkabılarım ne çok tozlanmış. Kolonya olsaydı silerdim yahut ıslak mendil. Parfüm var ama… Amber.

Daha da büyüyorum, kendimi büyütmekten vazgeçip çocuklar büyütmeye karar veriyorum. Annemin sözlerini umursamadan, bana hazırladığı geleceği bir köşeye atıp kendi hayallerime yürüyorum. Uzaklarda bir şehirde çocuklara öğretmenlik yapmaya başlıyorum. Yaşayamadığım çocukluğuma dönüyorum. Parfüm kokuları yerine masallardan esintilerle büyütüyorum.

Çocuklar gülüşüyor, bağırıyor. “Hey, ne oluyor bakalım, bana da anlatın,” diyorum neşeyle. Annesinin çantasından parfüm kaçırmış birisi. Odaya fıslatıyor. “Öğretmenim bu koku balina kusmuğuymuş,” deyip kikirdemeye başlıyor sonra. Tüm çocuklar kahkahalarla tekrarlamaya başlıyor onun ardından. “Kusmuk, kusmuk, kusmuk…”

Kusmuk bu kadar güzel mi kokar? Parfümü elime alıyorum. Çocukluğumun ucuz bir kopyası elimde. Amber. Balinalar, benim olmayan anlarımı mı kusmuş? Neden kurtulamıyorum? Çocuklar hızlı yaşamlarına devam ediyorlar parfümü unutup, ilgileri pek dağınık. Koşuşturup duruyorlar odanın içinde. Bense bulduğum ilk yere çöküyorum. Parfümü elimden bırakamıyorum. Telefonumu açıyorum. Bu çocuk nereden öğrendi balina kusmuğunu? Arama motoruna amber yazıyorum. Ara. İspermeçet balinalarını görüyorum. Tüm okyanuslarda gezermiş. Akdeniz’e de uğrarmış. Yediği yiyecek artıkları, fazlalıklar. Balina dayanamayıp kusuyormuş. Bol yağ, bol kolesterol. Ambergris. Yüzen altın. Amber. Okumaya devam ediyorum bulduğum makaleyi. Sonlarına gelince görüyorum. Balinaların soyu tükeniyor. İspermeçetlerin. Ölüyorlar. Öldürülüyorlar. Yüzyıllardır avlanıyorlar. İspermeçetler sizi annem tüketti. Ben de yaşadım, oradan biliyorum.

Kayıp Çocukluğum Yahut Amber” için 1 Yorum Var

  1. merveriii dedi ki: dedi ki:

    İlgisiz bir çocukluğun üzerinden anlatılan, balina temasına da sevimlilik bağlanan naif bir öyküydü. Balina kusmuğu ve parfüm, Akdeniz ilgisi hoştu. Sadece kısa tutulma çabası sanırım öyküyü biraz zorlamış. Her şey ışık hızıyla olup, bitti. Metin içerisinde biraz daha genişletilmeyi hakkediyor bence. İlhamınız bol olsun. Diğer sayılarda görüşmek üzere.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!