Öykü

İki Nokta Bir Boynuz

Tik tak, tik tak. Üzerinde sarı bir horoz resmi bulunan masa saatinin tıkırtısı, salondan başlayıp koridorun duvarlarına çarparak, lojmandaki en küçük odaya ulaştığında artık kifayeti kalmıyordu. Erdil yatağında uzanmış ve kapı aralığına gözlerini dikmiş saatin sesini dinliyordu. Tepesinde uçan sineği küçük elleriyle savuşturmaya çalışırken salondaki saatin zili hınçla çalmaya başlamıştı. Toplasan, bölsen, çarpsan hatta karekökünü alsan on metrekareyi geçmeyen odanın diğer tarafında, Erdil’in ağabeyi Hakkı gözlerini bile açmadan kardeşine bir tekme savurdu.

“Kapıyı kapat!”

Erdil kazanamayacağı bir savaşa girmenin bilincinde olsa da, üstündeki örtüyü bacaklarının üzerinden fırlatıp birkaç başarısız tekme de kendisi savurmayı denedi. İki kardeşin boğuşması bittiğinde salondaki saatin yaylarında birikmiş bütün enerji tükenmiş ve ev yeniden saat tıkırtısının duyulabildiği bir sessizliğe gömülmüştü.

Banyonun kapısı açıldığında Erdil ve Hakkı’nın babası omuzuna astığı havlusuyla dışarı çıktı. Tıraş olmuş, yüzünü omzuna astığı havluyla kurulamış ama kulaklarındaki tıraş köpüğünü silmeyi yine unutmuştu.

Erdil, ağabeyinin gazabından kurtulup savaşın boynu bükük kaybeden tarafı olarak banyoya koşturup kapıyı arkasından kilitledi.

Evdeki tek tuvalet banyonun içindeydi ve bu yeni bir savaş cephesi ve yeni bir zafer olasılığı demekti. Ve bu sefer zafer, ağabeyinden önce tuvaleti işgal eden Erdil’in tarafını seçmişti.

Hakkı, banyonun kapısına kadar gelip kardeşine tehditler savurmaya başladığında, Erdil çoktan çişini yapmış ve ellerini yıkamıştı ama gıcıklık olsun diye ellerini ve yüzünü daha da özenle ikinci kez yıkadı. Yüzünü kurulayıp kapıyı açtığında Hakkı, sanki geçen haftaki mahalle maçında bacak arasına futbol topu isabet ettiğindeki gibi, ellerini hayalarında birleştirmişti. Sırıtarak banyodan çıkan küçük kardeşinin ensesine bir tokat patlatıp tuvalete girdi.

İki oğlunun sabah birbirine girmesine aldırış etmeyen Tahsin komiser yatak odasına kurduğu ütü masasında gömleğini ütülüyordu. Kapı eşiğinden kendisine bakan Erdil’e gidip giyinmesini söyledi. Küçük çocuk babasına kulaklarını gösterdiğinde omzundaki havluyla kulaklarındaki köpüğü temizledi.

Karısı bir haftadır memleketindeydi. Kayınpederin bu ikinci kalp kriziydi, bunu da atlatırsa bu sefer yıllık izninde gidip ziyaret edeceğine yemin etmişti. Atlatamayacaktı.

Ütü yapmayı bitirdiğinde gömleği sıcağı sıcağına üzerine geçirdi. Kısa kollu gömlek hâlâ buruş buruştu. Amiri yıllık izinde olduğundan karakolda gömleğin buruşuk olmasına laf edecek kendisinden yetkili kimse yoktu.

Hakkı yaklaşık yarım saat süren tuvalet sefasının ardından çıkmış ve kardeşiyle birlikte kullandığı odaya geri dönüp yeniden yatmıştı. Okullar kapanmış, yaz tatili başlamıştı ve yaz ortasında sıcaktan kavrulan Antep’te on beş yaşındaki birisi için yatmaktan başka yapacak daha mantıklı bir şey yoktu. En azından Hakkı öyle düşünüyordu.

Erdil, babasıyla birlikte lojmandan çıktığında lojmanın önüne park etmiş Renault marka polis arabasını gördü. Arabanın kaputuna yaslanmış sigarasını içen polis memuru, komiseri görünce sigarasını, sabahın sekizi olmasına rağmen güneşten kavrulmaya başlayan, asfalta fırlatıp şoför koltuğuna oturdu. Tahsin komiser polis memuruna “Hadi yürü Salih!” dediğinde Erdil, babasının bu ismi durmadan tekrarlayıp arada sırada küfür ettiğini hatırladı. Babasının bu polisi çok sevmediğine kanaat getirdi. Artık kendisi de Salih’i çok sevmeyecekti, kendi kendine söz verdi.

Şehrin öbür tarafındaki karakola giderken önce benzin istasyonuna uğrayıp benzin aldılar. Merkezden her karakola benzin alımı için ödenek ayrılıyordu. Salih elindeki ödenek belgesini istasyondaki görevliye verip tezgahın yanındaki çikolatalı gofretlerden bir tane aldı. Görevli, pompacıya ne kadar doldurması gerektiğini seslendiğinde Salih arabaya oturmuş, Erdil’e elindeki gofreti çoktan uzatmıştı. Küçük çocuk gülümseyip babasına baktı. Babasından onay gelince de gofreti alıp kemirmeye başladı. Gofretin yarısı bittiğinde polis Salih’i yeniden sevmeye karar verdi.

Karakolun içi hiç beklenmediği kadar ferahtı. Bekçi Hüseyin neredeyse bir metre genişliğindeki bir tahtaya tutturulmuş ve rengi kahverenginin değişik tonlarına bürünmüş bir yer paspasına bir kova su boca edip karakolun tüm odalarına ve koridorlarına doğru, sanki bir sabanı çekermiş gibi, gidip gidip geri geliyordu. Bütün zeminler sırılsıklamdı ve sırf bu yüzden karakolun içi dışarıdaki otuz beş derece sıcakla karşılaştırıldığında bir cenneti andırıyordu. Karakolun altı odasından birisi karakol amirinin odasıydı. Hemen yanındaki odada ise Tahsin komiser ve Mehmet komiser otururdu. Erdil, babasının omzundaki yıldızların sayısından dolayı onun Mehmet komiserden daha kıdemli olduğunu tahmin ediyordu.

Diğer odalardan üçüne karakolun polisleri yerleşmişti. Koridorun karanlıklaşan en uç kısmında ise nezarethane ve onun da hemen yanında ufak bir çay ocağı vardı. Çay demlemek ve dağıtmak bekçinin göreviydi. Ve yerleri süpürmek. Ve oraya buraya koşturmak.

Karakol amiri orada olmadığından Tahsin komiser, kısa süreliğine de olsa amirin odasına yerleşmişti. Ama bu sefa sadece bir hafta sürecekti çünkü bir hafta sonra Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Gaziantep ve ilçelerini ziyaret edecekti. Emniyet müdürlüğünden gelen yazıyla tüm izinler iptal edilmiş ve izindeki emniyet amirlerinin de göreve geri dönmeleri emredilmişti.

Amirin masasının yanındaki pencereden karakolun bahçesi ve yolun karşısındaki pastahane görülebiliyordu. Bekçi Hüseyin’i pastahaneye gönderip iki tane simit, iki tane de kahve sipariş verdi. Cebinden çıkardığı birkaç bozukluğu bekçinin yuvarlak avucuna bırakmıştı.1

Erdil buraya daha önce de gelmişti. Altı yaşındaki çocuk, komiserin oğlu olarak görünmez bir yetkiye sahipti. Her yere elini kolunu sallayarak girebiliyordu. Karakol çevresindeki halkın çekindiği polislerle sanki asker arkadaşı samimiyeti içindeydi. Karakolun her odasını ve hatta nezarethaneyi bile gayet iyi biliyordu. Karakolun diğer bekçisi Nevzat bir defasında ona nezarethaneyi göstermek için içeri sokmuştu. Demir bir panjurla güneş ışığının içeri girmesine engel olunmuş oda, Erdil’in tüylerini ürpertecek kadar karanlıktı. Odada, köşede yere sabitlenmiş demir yataktan başka bir şey yoktu. Suçlular ya da zanlılar burada uzun süre kalmıyorlardı. Adliyeye sevk edilene kadar ya da eğer bir olay yaşandıysa ortalık sakinleşene kadar insanları buraya tıkıyorlardı.

Erdil simitlerden birini yedikten sonra kalkıp karakolun diğer odalarını dolaştı. Koridordaki bankta iki tane çingene oturmuş bekliyorlardı. Birinin sağ gözü mosmordu. Yediği dayağın şikayetini bildirmeye gelmişti. Erdil ikisinin yanından konuşmadan geçip, yan odadaki daktiloda bir şeyler yazan polis memuru Murat’tan birkaç tane beyaz kâğıt istedi. “Bembeyaz olsun ama,” dedi. “Resim yapacağım.”

Elindeki kâğıtlarla babasının yanına döndüğünde Tahsin komiser ikinci çayını içiyordu.

“Ne çizeyim baba?” diyen oğluna bakıp gülümsedi.

“At çiz oğlum,” dedi.

Erdil gözlerini tavana dikip biraz düşündükten sonra çizmeye başladı. Üçüncü denemesinde başardığına kanaat getirince kâğıtlardaki biçimsiz şekilleri iki eliyle babasına gösterip “Çizdim baba,” dedi.

“Şimdi ne çizeyim?”

Tahsin komiser kâğıtlara hiç bakmadan, “Aferin,” dedi.

“Şimdi bir inek çiz, ama gidip Murat ağabeyinin yanında çiz, giderken de bekçi Hüseyin’e söyle yanıma gelsin,” dedi.

Küçük çocuk koridora çıktığında iki çingene gitmiş, yerlerine üç tane tanımadığı yeni insan gelmişti. Bu seferkilerin hiçbirinde yara bere izi yoktu ama suratlarında da hiç meymenet yoktu. Erdil yanlarından geçip, çay ocağında yeni demlediği çayı bardaklara dolduran bekçi Hüseyin’e babasının isteğini iletti. Sonra da polis memuru Murat’ın odasına gidip boş bir masaya oturup daktiloda rastgele bir kaç tuşa bastı. Önündeki kâğıtta ‘jdpakyi’ yazıyordu. Kâğıdı çekip daktilodan çıkarıp j ve i harflerinin noktalarını birleştirerek inek için bir çift boynuz çizdi.

Bekçi elinde çaylarla yanına geldiğinde Tahsin komiser elindeki tutanakları göstererek gece nöbeti sırasında ne yaşandığını sordu. Bekçi Hüseyin sabaha karşı iki sıralarında trafik kazası bilgisi üzerine nöbetçi trafik ekibinin bir kişiyi tutukladığını ve bu kişiyi karakola getirdiklerini söyledi. Normalde trafik kazalarında kimseyi tutuklamazlardı ama bu defa kazayı yapan kişi alkollüydü ve aracını bir elektrik direğine toslamıştı. Alkol muayenesine götürülürken de polis memurlarına saldırmıştı. Nöbetinin bitmesini sabırsızlıkla bekleyen ve sinirleri muhallebiye dönmüş polis Kazım da dayanamayıp adamın suratının tam ortasına kafasını geçirmişti. Kazayı yapan adam şimdi burnunda tamponla nezarethanede metal yatağa kıvrılmış bekliyordu.

Tahsin komiser, Kazım’ın yaptığı şeyi duyduğunda birkaç kez cıkladı. Kazım, karakoldaki en favori polis memuruydu onun gözünde. İki seneye kalmaz terfi eder diye düşünüyordu. Halbuki favori polis iki sene sonra memleketi Trabzon’a tayin olacak ve cinnet geçirip beylik tabancasıyla kayınpederi ve kayınbiraderini öldürecekti.

Polis Murat ile muhabbeti iyice ilerleten Erdil daktilo yardımıyla çizdiği resmi bitirince babasına göstermek için yeniden ayaklandı. Murat’ın odasının karşısında duran ve bir ödül törenindeki platform gibi dizilmiş altı tane kovaya yazılmış YANGIN yazısının önünden geçip babasının odasına ulaştı.

Elindeki resmi yine havaya kaldırarak babasının yarım metre önünde suratına doğru uzatmıştı.

“İnek çizdim baba, şimdi ne çizeyim?”

Kafası önündeki tutanaklara ve geceki olayla ilgili yazılması gereken raporlara odaklanmış komiser oğlunun uzattığı kâğıtlara bakıp yine istifini bozmadan

“Aferin oğlum,” dedi. “Şimdi de bir balina çiz.”

Adamın sesi karakolun karanlık ucundan yükselen bir haykırışla kesildi.

“Komiserim yetiş!”

Tahsin komiser içgüdüyle belindeki silahın kılıfını kavrayıp yerinden fırladı. Tam kapıya varmıştı ki birden durup oğluna döndü.

“Buradan hiçbir yere gitme oğlum, tamam mı?” dedi.

Erdil minik kafasını ürkekçe salladı. Bağırışlar ve babasının aniden hareketlenmesinden oldukça korkmuş ve emniyet amirinin masasının karşısındaki deri koltuklardan birine gömülmüştü.

Komiserin nezarethaneye doğru koşarken ilk aklına gelen, içerideki şahısın ona yemek vermek için içeri girdiklerinde polislerden birinin silahını kapmış olabileceğiydi. O yüzden koridordan karanlık uca doğru ilerlerken eliyle kavradığı silahın kılıfını açıp Kırıkkale marka tabancasını eline aldı. Nezarethaneye iyice yaklaştığında kapısı açık karanlık odanın hemen önünde yere çömelmiş duran bekçi Hüseyin’i gördü. Bekçinin bağırmasıyla ayaklanan polislerden Halil de nezarethane kapısından içeriye bakıyordu.

Komiser Tahsin, polisin yanına ulaştığında üzerindeki ilk panik etkisi geçmişti, çünkü emrindeki memurların başına kötü bir şey gelmişe benzemiyordu. Ama aynı şey nezarethanede yatan kişi için söylenemezdi. Burnunda bandaj bulunan adam sanki bir tabureye oturmuş ve bacaklarını öne doğru uzatmış şekilde duruyordu. Fakat garip olan nezarethanede bir tabure olmayışıydı. Bir başka garip olansa adamın boynunun şekliydi. Adam demir parmaklıkların arasından geçirdiği iple kendini asmıştı. Komiser elinde tuttuğu silahın adamı yeniden hayata döndüremeyeceğini tahmin ettiğinden silahı tekrar yerine sokup kılıfı kapattı. Oradaki görevi ölülerle ilgilenmek olmayan ve bunu solmuş yüzünden de belli eden bekçi Hüseyin’e dönüp,

“Kalk yerden, Erdil’i karşıdaki pastahaneye götür çabuk!” dedi.

Adam ayağa kalkıp birkaç adım sendeledikten sonra emniyet amirinin odasında korkmuş gözlerle ona bakan küçük çocuğu alıp pastahaneye götürdü. Pastahanenin sahibine de “Komiserin oğludur, size emanet, ne isterse verin!” dedi.

Sonrası ise tam bir karmaşaydı. Karakolun önüne önce bir ambulans gelmişti. Sonra müdürlükten geldiği belli olan birkaç polis arabası ona eşlik etti. Tahsin komiser elinde olmadan endişe ediyordu. Nezarethaneye konulmuş kişi suçu ne olursa olsun kendilerine emanet edilmiş bir vatandaştı ve onun hayatından sorumluydular. Endişe ettiği konu ise adamın tutuklanması ve nezarete konulmasına kadar geçen zamanda herhangi bir hata yapıp yapmadıklarıydı. Polis Kazım’ın adamın burnunu kırması başlı başına bir problemdi ama asıl problem adamın kendini neden ve daha da önemlisi nasıl astığıydı. Nezarethaneye koyulmadan önce adamın üzerindeki eşyaları almışlardı. Komiser, bir torbaya konmuş tüm eşyaları teker teker inceledi. Bir paket Maltepe sigarası, bir çakmak, biraz bozuk para, cüzdan ve en önemlisi adamın kemeri. Alınan eşyalar tutuklama evraklarında da yazıyordu. Alıkonulması gereken her şey alınmıştı. Adli tıptan iki polis gelip inceleme yaptığında da adamın pantolonunun içindeki astarından bir ip çıkarmış olduğunu ve kendini bu iple astığını belirlediler. Daha sonra karakola akın eden akrabaların haykırışları arasına sıkışmış konuşmalar da, kendini asan adamın akli dengesinin yerinde olmadığı yönündeydi. Ama Tahsin komiser ve polis memuru Kazım yine de sicillerine işlenmek üzere ceza alacaklardı. Kamu güvenliğini ihmal etme ve vatandaşa haksız şiddet uygulama.

Erdil, bütün bir öğleden sonrayı pastahanede geçirdi. Dört tane oralet, iki tane de kuru pasta yedi. Öğleye doğru pastahanenin sahibi öğle yemeği için lahmacun sipariş vermişti ama Erdil istemedi. Tek gözü karakoldaydı ve bütün gelip giden araçları takip etse de, giren çıkanlar arasında babasını hiç göremedi. Çıkarken yanına aldığı kâğıtlara her gelen gideni çiziyor, aralara birkaç ağaç, birkaç inek, birkaç da at ekliyordu, sonra biraz düşünüp sonra yeniden inek çiziyordu. Akşam saat yedi olduğunda polis memuru Salih’in karakoldan çıkıp pastahaneye geldiğini gördü. Tahsin komiserin işi henüz bitmemişti ve Salih’e oğlunu lojmana geri götürmesini söylemişti. Polis memuruyla birlikte yola koyulduklarında sabahki benzin istasyonuna yeniden uğradılar. Salih bu sefer sadece sigara ve yeniden gofret almıştı. Gofreti Erdil’e verdiğinde çocuk bu polisi sevmekte ne kadar haklı olduğunu bir kez daha düşündü.

Lojmanın merdivenlerini koşar adım tırmandıktan sonra sekiz numaralı dairenin kapısını yumruklamaya başladı. Ağabeyi Hakkı’nın evde olmasını ümit ediyordu. Fazla uzun sürmeyen beklemenin ardından kapı açıldığında Erdil heyecanla sordu.

“Ağabey, balina nasıl bir hayvan?”

İki Nokta Bir Boynuz” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba

    Güzel, değişik bir öykü olmuş. Elinize sağlık. Merak içinde okudum. Sonu belki biraz daha sarsıcı olabilirdi ya da bağlantısı biraz daha kuvvetli. Bir de dikkatimi çeken, bazı yerlerde kelime yinelemeleriniz olmuş. “Omuzuna astığı havlu” gibi.

    Bugün bu platformda aşağıdaki yazıyı okudum. Orada ne demek istediğim daha açıklayıcı anlatılmış. Tavsiye ederim okumanızı.

    Tekrar kaleminize sağlık

  2. Merhaba Muge,
    Yorumunuz için çok teşekkür ederim.
    Yazarken bazen insan kapılıp gidiyor. Sonrasında birkaç kez kontrol ettim ama yayınlandıktan sonra bile ufak tefek değişiklikler yapsam keşke diye düşündüğüm oldu. Sizin de bahsettiğiniz kısımlara daha dikkat etmem gerekirdi. Öyküyü gönderdikten birkaç gün sonra linkteki yazıyı okudum :slight_smile: Keşke daha önce okumuş olsaydım dedim :slight_smile:
    Artık sonraki öykülere diyelim.
    Selamlar,
    Ercan

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!