Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kötü Kokular Mutfağı

“Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür.”
– Mr. Nobody

1.Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Mutlak unutma yoktur. Ah, ama o öykü nasıl başlıyordu? Konuşmalar… Konuşmalar hatırlıyorum, iki adam. Yok, yok. Bir kız, bir oğlan. Daha çocuklar… Üzücü. Böyle olmayacak, o güne gitmeliyiz. Onların öyküsü izlenmeyi hak ediyor.

* * *

“Ne o, alındın mı?” diye sordu. Alındığını biliyordu.

“Yok. Neden alınacakmışım?” Alındığını bildiğini biliyordu.

“Sordum öyle.” Öyle sormuştu.

“Tamam.”

“Yapma böyle…”

“Neden yapmayacakmışım?”

Çünkü… diye başlayacaktı söze. Başlamadı. Baktı sadece gözlerine. Sonra konuştu: “Bakma şöyle, düşünemiyorum.”

“Bakarsam ne yaparsın?” Kötü bir sırıtış.

“Ne bileyim ne yaparım, en kötü denize dökerim seni.”

“Döker misin cidden?”

“Deneyelim mi?”

Kız çok güzel değildi ya. Nefes aldığını duyabilirdiniz. Ancak… O kadar. Siyah saçlar, on yedi yaş. Kabarık ergen damarı. Hoş bir yüz, idareten kullanılabilecek bir fizik. Oğlan da daha fazlası değildi. Kısa saçları siyah, iri gözleri siyah, uzun boyu siyah… Bakışları da siyah. Ama ruhu aydınlık, ondan eminim. Ruhu aydınlık. On yedilik bir ruh.

“Deneyelim!” Kız en tatlı bakışını gönderdi. “Bunu deneyelim aşkım!”

Oğlan derin bir nefes çekti. Kadiköy’deydiler. Rıhtımda. Güneş batıyordu. Az sonra başlayacak olansa kesinlikle soğuk ve karanlık bir gece değildi. Oysa bütün şubat, böyle sonlanmıştı günler. Bu kez klişelerin adı karalanmıştı geri gelmemek üzere. Klişekovar iş başındaydı. O kim miydi? Belki Tanrı, belki Tesadüf, belki de Telemaque; Fenalon’dan hani. Bilmiyorum. Ancak işlerin ‘dünya’ için değişmeye başladığı aşikârdı. Gün kanıyordu Adalar’ın ardından.

“Bu koku da ne?” diye sordu Osman. Adı Osman Mazlum idi. Severdi edebiyatı falan. Burnunda tattığı kötü bir kokuydu. Yakıştıramamıştı Kadiköy’e.

“Bilemedim ben de. İç gıcıklıyor ama…”

“Kalkalım mı Süreyya, ister misin?”

Kız düşündü. Adıyla hitap edilmesinden hoşnut kalmamıştı.

“Kalkalım Osman, kalkalım…” Zaten trip modundaydı, işine gelirdi.

“Yok sen otur bakalım,” diyip kucakladı kızı Osman. “Önce denize dökelim şu kâfiri, gideriz sonra.” Burnuna bir öpücük kondurdu sevdiğinin.

Süreyya gülüp sımsıkı tutundu hayatını vermek istediği çocuğa. Onu denize atamayacağını bildiği halde bir piçliğe hazırdı aklı. Koku iyice yoğunlaşmıştı. Osman gırgırı kesmekte fayda gördü.

“Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik…”

Fısıldayarak söylemişti bunu Osman. Bir martı havalanmıştı, Süreyya aşkla iç çekmiş ve dalgalar ona eşlik etmişti.

“Hadi gidelim artık.”

Gidemediler.

Gün kanadı, kanadı, kanadı… Ve sonra kansızlıktan ölüverdi. Aziz İstanbul’un bir sevgili rıhtımı sorgusuzca çekilip alındı, her şeyiyle. Geriye pek bir şey kalmadı; belki dizeler.

Onlar da akıllarda. Akılları da çekip alamazlar ya. Koku gerçek olamayacak kadar kötüydü.

* * *

Karanlık, sadece karanlıktır. Bazen anlatmaya başlayacak hiçbir şey bulamayınca susup onunla başlıyorum. Ardından aydınlığın geleceğini umarak. Geliyor mu? Çoğu zaman hayır. Ama bazen… Bazen orada bir yerlerde bir mum yanıyor. Gölgesiyle birlikte. İşte bazen de bir gün yanıyor, içindekilerle birlikte. İnanın ben de ancak sizin kadar anlamlandırabiliyorum bunları. Bu işler böyleymiş meğer. Yazdıkça izleyebiliyoruz, izleyebildikçe yazıyoruz.

* * *

“Osman… Osman kalk!”

Kız korkmuştu. Kim korkmazdı ki?

“Osman kalk diyorum sana!”

O tokat hep gelirdi. Biri kalkmayınca illa tokatlamak mı gerekiyordu? Ah tek dişi kalmış medeniyet!

Osman tokadı yiyince uyandı elbet. Bir Osmanlı torununa bu yapılır mıydı?

“Ne oluyor Süreyya, neyin intikamını alıyorsun yine?”

“Gökyüzü bölünecek dedin! Bölündü de yuttu bizi, mutlu musun!”

“Yav nereye yuttu bizi, sapık sapık konuşma kızım.”

“Bi’ çevrene bakıver artık?”

Çocuk ne yapsın, bakıverdi bi’ çevresine.

“Hassssssssss…”

“…”

“Haasaaan…”

“Kıvırma, aynen öyle hassssssssssiktirrr’lik bi’ durumdayız aşkım benim.”

Öyle bir yerdeydiler işte. Sevdiceğinizin yanında utanmadan ‘hassiktir’ çekebileceğiniz bir yerde. Deniz vardı, tamam. Gök vardı, o da tamam. Başka ne vardı? Kimileri buraya ‘Öte Yer’ derdi, kimileri buraya hiçbir şey demezdi; çünkü varlığına dair fikir üretmeye dahi zahmet etmezlerdi. Kimileri içinse herhangi bir yerdi işte.

Ama biz buraya Kayıp Rıhtım diyelim.

“Nasıl oldu ya o?” diye sordu Osman. Bir koku falan hatırlıyordu ama…

“E senin yüzünden oldu, nasıl olacak? Gök dedin, bölecek dedin, aldın başımıza belayı. Of!”

Şimdi ikisi de ayaklanmış nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı. Atmosfer boğuktu, puslu bir sabah, belki. Pek ilerisini görmek mümkün değildi o yüzden. Anlayabildikleri tek şey, burasının ‘bildikleri’ herhangi bir yer olmadığıydı. İleride derme çatma bir yapı görünmekteydi:

Han.

2. Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek

“Orada kimse var mı?” Böyle fantastik yerlerde, bu tarz soruların cevabı ya olmaz ya da can yakar. Genelde. Hâlbuki şöyle bir yanıt olağandışı gelecektir duyana: “Var tabii, kapıyı ittiriver de içeri gel.”

Osman, Süreyya’ya baktı. Kız hayata karşı her zaman cesur davranmıştı. Bildiğimiz hayata karşı, en azından. Dudakları titrese de kendini kontrol etti ve başıyla onayladı sevdiğini. Kapıyı ciyaklatarak içeri daldılar. Döşemeler hoş geldiniz dedi, burunlarına anason dolu bir rüzgâr çarptı ve gözleri ‘içeridekiler’le buluştu.

Altı kişi saydılar. Hepsi sıradan insanlardı. Dört erkek, iki kadın. Fiziklerine dair anlatacak pek bir şey hatırlamıyorum, nasıl hayal etmek istiyorsanız öyle hayal edin. Hayal etmek istemiyorsanız da siz bilirsiniz. Onları içeri davet eden ses: “Hoş geldiniz,” dedi. Bu en öndeki adamdı.

Siz olsaydınız cevap verir miydiniz?

“Eminim hoş bulmuşlardır,” diye pekiştirdi kadın. En azından Süreyya konuşana bakmadığı için onu kadın sanmıştı. Ama o üç kelimeyi dillendiren bir erkekti. Sapına kadar mı bilmiyordum; fakat sesine kadar olmadığı kesindi.

“Neredeyiz?” dedi Osman.

Asla geri kalmıyorlardı: “Nerede olmayı isterdiniz?” Konuşan bu defa kesin erkekti. Galiba.

“Evde!” diyiverdi Süreyya.

“Vaaay! Çocuğu eve mi atacaksın! Hınzır şey!” Bu sefer hakiki bir kadın konuşmuştu. Galiba.

“Öyle bir şey demedim ben!”

Siz diye sorduğuma göre, cevabını da siz olarak algılamam kadar doğal bir şey…”

Bu zamana kadar sessiz kalmayı başarmış adamlardan birisi araya girdi: “Şamatayı keselim artık. Ayakta kaldınız, masalara buyrun. Açsınızdır.”

Açlardı.

* * *

Doymuşlardı.

“Konukseverliğiniz için minnettarız. Fakat neler olduğu hakkında en azından birkaç…”

Adının Jale Ters olduğunu öğrendikleri kadın: “Kelam duysanız eminim çok hoşunuza giderdi,” diye tamamladı Osman’ın sözünü.

Kadın bakışlarını Kamil Karakoç’a yöneltti. O da başka bir cengâverdi. Ya da değildi. Burada belki de hepsi birbirinden sıradan birkaç adam ve iki kadın vardı. İki de çocuk. Kamil’in onaylayan bakışını gören Jale: “Sanırım gerçekleri duymak için hazırsınız,” dedi.

“Gelir gelmez anlatsaydınız ya?” Süreyya misafirliğe gidildiğinde yaşanan o çekingenlik hissinden yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştı.

“Aç karna olmaz diyorlar.”

Osman konuşanı görememişti. Görebilseydi, “Kim ve neden?” diye sorardı, eminim.

Onun yerine Jale, “Dinleyin,” dedi.

Dinlediler.

* * *

“Dünyanız hanelerle, haneler odalarla, odalar insanlarla dolu. İnsanlar acıkır. Açlıklarını gidermek için yiyecek edinir, bu yiyecekleri mutfaklarında yemeye uygun kıvama getirirler. Mutfakta yahut da keyif sahibiyseniz salonda falan afiyetle mideye indirirsiniz hazırladıklarınızı. Sonra onları sindirir, sonra utanmadan bir daha acıkırsınız. Açlığınızı gidermek için süreci yeniden başlatırsınız.

“Dünyanın her yerinde mutfaklar var. Yemekler pişiyor. Tencereler yuvarlanıyor, kapakları kaçıyor. İnsan, her şey kendisi için sanıyor. Hâlbuki çok az şeyi ya biliyor ya da hiç bilmiyor. Kötü Kokular Mutfağı, insanın bilmediği Kenkagintakatrigentilyarca * şeyden sadece birisi. İnsanlar mutfakta. Tanrılar aşçı. Acıkıyorlar. Yemek istiyorlar. Sizi değil, korkmayın. Ne yediklerini… Ah, bunu söylemek çok garip! Buraya ne yoluyla geldiğinizi düşünüyorsunuz?”

“Don-Volga Kanalı’yla değil,” dedi Süreyya. Düşünmeden salmıştı sözcüklerini hana. Belki de az önce duyduğu yirmi altı harflik kelime yüzünden. Bunun büyük bir sayı olduğu fikrine kapıldı.

Jale devam etti: “Doğru. Siz buraya… Siz buraya gelmediniz, getirildiniz. Bir tür enerjiyle.”

Osman hissiz bir sesle sordu: “Ne tür bir enerjiyle?”

“En can alıcı yere geldik! Sürtünme enerjisiyle. Evrenler birbirine sürtünürken çıkan enerjiyle. Oluşan çekim sizin yolculuğunuz, enerjiyse tanrıların akşam yemeği olur. Onlar karnını doyururken sizi de buraya, Rıhtım’a fırlatırlar. Bir tür… atık olarak. Sizinle birlikte çekilen mekânsa; zaten aslında hiç var olmamıştır dünyanız için.”

Süreyya: “…”

Osman: “…”

Jale: “Eheh.”

“Nası yaa?!!!” diyen Süreyya, az önce boğazında oluşan yumruyu kusmayı başarmıştı.

“Çünkü öyle olması gerekiyor, ne bileyim ben! Sanki sizi yiyen benim yahu.”

“Jale…” Kamil araya girme gereği duymuştu. Kadının hafif dengesiz yapısından haberdardı. “İstersen, bayrağı ben devralayım.”

Jale Ters başıyla olumladı. Gençlere laf anlatmak stresli bir işti.

“Jale’nin dediklerini anladığınızı umut ediyorum. Tanrılar, çekiminizden doğan endirekt serbest vuruşu, yani enerjiyi kullanırken; siz de buraya, Kayıp Rıhtım’a, gönderilmek durumunda kalıyorsunuz. Tahmin ediyorum ki şimdi aklınızda iki soru var. Bir: Sizinle birlikte diğer evrende bulunduğunuz insanlar nerede? İki onlar da mı aynı sonu paylaştı?

“Yemekler, yani insanlar, gruplandırılır. Sonra da paketlenip Kayıp Rıhtımlara gönderilir. Nasıl yani ‘Rıhtımlara’… Şöyle yani: Sayısız evren olduğuna göre, Rıhtım sayısı da sayısız olacaktır. Çekildiğiniz yerdeki insanlar bu sayısız Rıhtımlara dağıtıldı. Şükür ki birbirinizden ayrılmamışsınız, yol arkadaşsız buraya düşenlerin kendine gelme süreci daha uzun oluyor.”

Osman ve Süreyya bu kadarını beklemiyordu. Ya, ne kadarını bekliyorlardı?

“Şimdi ne olacak?” dedi Süreyya.

Kamil önündeki sürahiden biraz rakı koydu. Birkaç parça buz ve iki parmak suyla şenlendirdiği içkisini yudumlayarak devam etti:

“Bundan sonra önünüzde birkaç yol var. Bizimle burada yaşayabilirsiniz. Eve dönmek için uğraş verebilirsiniz. Ya da öylece yok olabilirsiniz…”

“Nasıl yani… Öylece… Yok olmak mı?” diyen Süreyya endişeliydi. Yok olma fikri insanların hoşuna gitmiyor gibiydi. Cehennem’e gitmek bile rahatlatabilirdi kişiyi. Ama yok olmak? Toprağa karışıp sanki hiç var olmamış gibi silinmek diyarlardan?

Bu acıydı.

“Durum şöyle: Eve dönmeyi de seçseniz, burada kalmayı da seçseniz sonuç aynı oluyor genelde.”

“Nedir o sonuç?”

“O sonuç, hiçbir şeyi seçmemekle doğacak olan sonuçla aynı: Yok olmak.”

* * *

İstisnasız bütün yollar Paris’e çıkabilir. Ortada bir yol olduğu sürece, gitmesi vakit aldığı sürece, insan yolda olduğunu hissettiği sürece; sürekli Paris’e çıkmak kimseye koymaz. Mamafih hiçbir yolu seçmediğiniz takdirde bile bir şeyler sizi Paris’e sürüklüyorsa… Orada bir bokluk var demektir, kimse kusura bakmasın. Sayısız evrenin, sayısız ihtimalleri insan ruhunu kaosa sürükler.

Bu kaostan kurtulmanın tek yoluysa: Oyuna devam etmektir. Sonucunu bildiğiniz bir oyuna. Artık ne kadar zevk alabilirseniz…

* * *

Kan donduran konuşmanın son demleri Süreyya ve Osman için hiç de olumlu geçmemişti. Envai çeşit kâbusa gark olurken yüzlerinden tek kelimelik bir roman okunabilmekteydi: Korku.

Eve dönmeyi istemek, burada kalmayı istemek yahut hiçbir şeyi istememek aynı sonuca tekabül ediyorsa; insan bu açmazdan nasıl kurtulabilirdi?

Osman dayanamayıp dümeni devraldı: “Neden… Neden her ihtimal aynı kapıya çıkmak zorunda?”

“Ahh… Beni yanlış anlamışsınız, hiçbir şey ‘olmak zorunda’ değil. Sonuç genelde aynı oluyor, evet. Bunu sadece bu zamana kadarki tecrübelerimize dayanarak söyledim. Hiçbir şeyin nasıl sonlanacağını bilemeyiz. Fakat bu zamana kadar olanlardan bir sonuca vardıysak, o da şudur: Evren, artık hangisi olursa, kendisinden olmayanı barındırmak niyetinde değil. Buraya yabancıysanız, burada kaybolup gidersiniz. Geri dönüşsüzce.”

“Harika!” dedi Süreyya.

Osman da bunu harika bulmuştu. En büyük hayali kaybolup gitmekti ne de olsa. Tanrılara küfretti, hayatında ilk defa. Onların hoyrat yeme alışkanlıklarına, biçtikleri bu kadere -kefene-, neşeli ihtimaller denizine… Osman o gün çok küfretti.

Ve kimse onu bunun için suçlamadı.

* * *

Hanın fazlaca kullanılmış boğuk odalarından birindeydiler. Karınları yemek, yürekleri tasayla doluydu. Süreyya sorulabilecek tek soruyu sordu:

“Şimdi ne olacak?”

Osman düşündü, Osman taşındı. Bir yanıtla doldurduğunu sandığı ağzını açtı; ancak aptal bir akvaryum balığıymışçasına kapatmak durumunda kaldı. Cevapsızdı. En iyi yaptığı şeyi yaptı, hayata birkaç mısra okudu:

“… Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek

İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar

Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar

Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

diziyorlar

Bütün kara parçalarında

Afrika dâhil…”

3.Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Hiçbir karara varamamayı kendilerine yakıştıramıyorlardı. Burada kös kös oturup Rıhtım’ın onları silmesine de razı değildi gönülleri. Öyleyse gitmeyi deneyeceklerdi. Gitmeyi. Onlar için dolacaksa süre, onlar yoldayken dolmalıydı. Zerre kadar şansları varsa, o şansın peşindeyken bitmeliydi her şey.

Odadan bir karara varmanın dayanılmaz hafifliğiyle ayrıldılar. İlk gördükleri Rıhtımlıya soracaklardı dönüş biletinin neye patladığını.

İlk gördükleri Rıhtımlı sesine kadar erkek olduğu şüpheli olan şu erkekti. Adını hiç öğrenemediler; ama arkadaşları ona Biçare diyorlardı. Sordular.

Adam düşündü. Gitmek istediklerine şaşırmıştı. Aynı sonuç zahmetsizce de gerçekleşebilirdi nihayetinde. Kadınvari bir sesle konuştu:

“Bunun bilinen tek yolu var: Onları kusturmak.”

Tanrıları kusturmak, Yapılacak En Mantıklı On Şey adlı listenin daima bir numarası olmuştur. Genç âşıklar bunun farkındaydı.

* * *

“Yani onlara söyledin, öyle mi?” dedi Jale.

“Evet, sana sorsalar söylemez miydin?” dedi Biçare.

“Söylerdim, bunun için buradayız.”

“Ama bunun için beni suçluyorsun…”

“Eve dönüş yolunun cinayetten geçtiğini bilmemelerini tercih ederdim. Onlar çocuk! Birbirlerini öldürmeye nasıl… Offff! Hiçbir şey yapmayıp burada yok olmayı beklemeliydiler.”

Jale’nin buz tutmuş sesi Biçare’nin suratına acı acı çarptı. Biçare, çaresizdi:

“Engel olamaz mıyız? Başka bir yol, belki…”

“Hayır. Gül’ün kuralları kesindir. Çarklar bu şekilde döner, dişleri sekteye uğratmaksa… Eh, bu bütün evrenlerin uyku vakti olur.”

* * *

Tarihin en şanslı iki kimsesi bir tren yolunu takip ediyordu. Çıplak ayakları sıcak raylara değiyordu. Hisler onları terk etmişti. El eleydiler. Düşünmüyorlardı. Bir karara çoktan varmışlardı çünkü. Biçare’nin dediklerini kabullenmeleri zaman almıştı. Biri, diğerinin elinde can vermeden; kutsal Tanrılar diğer kişiyi kusmaya tenezzül etmeyecekti. Burada güzel olan tek şey: O’nların dahi cinayeti mide bulandırıcı bulması olabilirdi. Fakat bu kimse için inandırıcı olmazdı; çünkü en büyük cinayeti, yine O’nlar yapmıştı. Yapıyordu. Kimse önlerinde duramayacağına göre, yapmaya da devam edeceklerdi.

Ufuk çizgileri bir dağ tarafından bölünüyordu. Kıpkırmızı bir dağ. Eteklerinden zirvesine güllerle kaplı bir dağ. Koku burunlarına geliyordu. Burunları canlarını yakıyordu. Canlarının yanması için bir yaprağın yere düşmesi bile yeterliydi çünkü. Uçan, kaçan, var olan, yok olmaya mahkûm olan her şey canlarını yakıyordu.

Aldıkları karar canlarını yakıyordu.

Biçare, maktulun bedeninden ayrılmış kafasının dağın zirvesine taşınması gerektiğini söylemişti. ‘Yok oluş’ ancak böyle tersine çevrilebilir, ‘var oluş’ modu ancak böyle aktif edilebilirdi. Sonrasında da aslolan evrene dönüş vardı.

Osman mırıldanmaya başlamıştı. İlk başta sadece dişleri, dili ve damağı duydu sesini. Sonradan anlaşıldı dizelerle seviştiği.

“Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin…”

Süreyya’nın gözlerinde devasa bir savaş yaşanmaktaydı. Kız ağlamamak için direniyordu. Gözyaşları püskürmek için direniyordu. Kazananıysa varış hakemleri belirlemeyecekti. Çünkü sonuç barizdi: Yaşlar kazanmış, Osmanca asla hiçbir sebeple ıslanmaması gereken yanakları sel götürmeye başlamıştı.

Çocuk bunun farkında değildi. Onun gözlerinde hiçbir şey yaşanmıyordu. Donuk donuktu. Rayları takip ediyordu. Raylar dağı takip ediyordu. Çok uzaklardan bir tren onları takip ediyordu. Gökyüzünde bulutlar, kuşlar, küçük bir ihtimal de Tanrılar; onları takip ediyordu. Kayıp Rıhtım, onları takip ediyordu.

“Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

İstasyonda tiren oluyor biraz

BEN BAZAN İSTASYONU BULAMAYAN BİR ADAMIM!

* * *

Osman istasyonu hiç bulamıyor. Süreyya, Biçare’nin armağan ettiği bıçağı belinden çıkartıyor. Dağın etekleri sevinçten zil çalıyor. Trenin düdüğü dağa eşlik etme niyetinde.

Gül memnun.

Tanrılar değil.

Rıhtım buruk.

Evrenler değil.

Bu bir ilk.

Son değil.

Mi?

– SON –


* Kenkagintakatrigentilyar: 102703

Onur Selamet

1993 İstanbul. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunu. Çeşitli kısa ve orta metraj film projelerinde yer aldı. Öyküleri kimi dergi ve fanzinlerde yayımlandı. 2013'ten beri üç arkadaşıyla birlikte Marşandiz Fanzin'in makinistliğini yapmaya devam ediyor. İlk öykü kitabı "Ölü Dalgıcın Sonbaharı" ise Eylül 2018'de yayımlandı.

Kötü Kokular Mutfağı” için 15 Yorum Var

  1. Böyle edebi bir öyküden sonra yorum yapamıyorum. Mazur gör beni. Diyecek bir şey bulamıyorum. Sonra eklerim belki, bilemiyorum. Fakat Bir nokta da ben de takıldım.

    Bu bir son mu?

    Yoksa başlangıç.

    Mı?

    Ellerine sağlık…

  2. Şimdi gençler var övülecek gibi söylenmez de ……’mın yanında meze gibi gitti öykün. Tam da eskileri, gidenleri yad etmişken… Güzel hikaye. 🙂

  3. Güzel, mükemmel, harika, akıcı, şaşırtıcı, etkileyici vb. niteliksiz bir şey yazmak istemiyorum, zira hepsini bir arada kullanmak bile yapmak istediğim yorumu tam anlamıyla karşılamıyor. İlginçti gerçekten, biraz iç burkucu belki… Üst üste bunca etkileyici yazı okumak insanın yorum kabiliyetine pek iyi gelmiyormuş.

    Eline, diline sağlık.

  4. Rıhtım olgusuna en farklı yaklaşım bu öyküdeydi sanırım. Ona biçtiğin rolle, kendi tanımlanamaz ama aynı derece hayranlık uyandıran tarzınla birleştirmenin sonucu ifadesi zor bir yazı oluşturmuş.

    Herkesin çok uzağında, Osman ve Süreyya’nın gençlikleriyle dolu aşklarına bürünmüş, atık deposu Rıhtım ve tanrıları kusturmak için gerek yol… Çok düşündürücü, karanlık, gülümsetici ve aynı zaman da takdir edilesi.

    Kalemine, aklıma sağlık. Sıradışı ve leziz bir öyküydü. Başka bir deyişle, tipik Onur Selamet öyküsü.

  5. Senin kaleminden bir şeyler okumayı özlemişim.

    Nasıl desem, bu hikaye diğer yazdıklarına göre çok daha… farklı ve başarılıydı. Öyle ki yorum yapma yeteneğimi bile kaybettirdi. 😀

    Sonunun bu tarz biteceğini tahmin edememiştim, son yazısını görünce nasıl yani böylece mi bitti dedim ya hoş, belki de bir son değil başlangıçtır..

    Uykusuzluk Kulesi’ nin bendeki yerini alabilecek bir hikayeyedi. – ki en çok o öykünü seviyo-dum 😛 –

  6. Göndermelerle dolu, Cemal Süreya’ya saygı niteliğinde bir öykü olmuş. İlk okuyan ben olduğum için gururlandım, gerçekten gözümün önünde bir yazarın yetiştiğini izliyorum, bu sürece şahit oluyorum ve ileride onun elde edeceği başarılarla hava atacak olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

    —> “Adı Osman Mazlum idi. Severdi edebiyatı falan. Burnunda tattığı kötü bir kokuydu. Yakıştıramamıştı Kadiköy’e.” <--- Sana, "Osman diye karakter mi olur yahu?" diye çıkıştığımı biliyorum. Alışkın olmamak böyle bir şey işte, ama öyküyü okurken pek yadırgamadım. Emperyalist güçler beni ele geçirmiş bu konuda ama seninle yavaş yavaş alışacağım bu işe. Ha, Osman Mazlum'un anlamını bilmenin de etkisi var, tabii. Sevgilisinin adının Süreyya olmasıyla buna bir göz kırpmışsın zaten. Mr. Nobody alıntısından sonra kötü bir hikaye beklemiyordum açıkçası, zaten senin yazmış olman yeterliydi. Alıntıya bakış açını yansıtmışsın belki de, ama onun üzerine belki de bir sürü hikaye yazabilir. Bu yüzden olasılıkların sonsuzluğu seviyorum. --- >“Karanlık, sadece karanlıktır. Bazen anlatmaya başlayacak hiçbir şey bulamayınca susup onunla başlıyorum. Ardından aydınlığın geleceğini umarak. Geliyor mu? Çoğu zaman hayır. Ama bazen… Bazen orada bir yerlerde bir mum yanıyor. Gölgesiyle birlikte. İşte bazen de bir gün yanıyor, içindekilerle birlikte. İnanın ben de ancak sizin kadar anlamlandırabiliyorum bunları. Bu işler böyleymiş meğer. Yazdıkça izleyebiliyoruz, izleyebildikçe yazıyoruz.” <--- Senin de en az benim kadar beğendiğini bildiğim bir paragraf. ~ Tanrıların yemeği kısmı gerçekten ilginçti. Ve tanrıların insanları yemesini, bu cani tavrı Tanrı'ya bir isyan olarak mı algılamam gerek, bilemiyorum. 😛 Kayıp Rıhtım'a bu şekilde bağlamanı beklemiyordum açıkçası okurken, orijinal olduğunuz kadar küstahsınız da! --- > “Durum şöyle: Eve dönmeyi de seçseniz, burada kalmayı da seçseniz sonuç aynı oluyor genelde.”
    “Nedir o sonuç?”
    “O sonuç, hiçbir şeyi seçmemekle doğacak olan sonuçla aynı: Yok olmak.” <----- İşte senin yukarıdaki alıntıya bakış açın bu diyalogta yatıyor. "Seçim yapmadığın sürece, geriye kalan her şey mümkün hale gelir." Senin bakış açına göre seçsen de seçmesen de genel olarak aynı sonucu elde ediyorlar, ama gençlerimiz şöyle düşünüyor. "Hiçbir şey yamayıp beklemektense, en azından bir şeyleri deneyip o noktaya gelmiş olalım." Ana karakterlerin yapması gereken de budur zaten, eğer oturup bekleselerdi öykü pek sıkıcı olurdu. 🙂 Bu kadın sesli adam(?) kısmında bana laf çaktığını hissediyorum ama... neyse.. 😛 Ha bir de, aklıma gelmişken; ---- >“Nası yaa?!!!” diyen Süreyya, az önce boğazında oluşan yumruyu kusmayı başarmıştı.
    “Çünkü öyle olması gerekiyor, ne bileyim ben! Sanki sizi yiyen benim yahu.” <----- Tralalalala ~~~ İŞTE BUNU SEVİYORUM. ;D Neyse, devam edelim. Osman'ın son anında şiirler mırıldanması, onun gerçekliğe tutunmaya çalışmasına bir işaret. Başına gelenleri sindirmeye ve korkusunu yenmeye çalışıyor belki de. Belki de sevgilisine güç vermeye çalışıyor. Çıplak ayaklarla rayda yürümelerini oldukça dramatik bulduğumu söylemeliyim. İstasyonu buluyorlar ya da bulamıyorlar ve belki de o cinayeti işliyorlar ya da işlemiyorlar. Bize kalmış. Anlatıcının bizden biri olduğu ve bu samimi bir anlatıcının edebi bir şekilde anlattığı seçimlerin hikayesini okuduk. En birinci oldun, tebrikler.

  7. Çok farklı, yoğun bir edebi dille kaleme aldığınız bu yazıya; yaptığım hiçbir yorumu yakıştıramayacağım bir gerçek. Ancak hikayeyi okurken kendi içimde yaşamış olduğum derin hazdan dolayı yorum yapmamayı bir saygısızlık olarak görürüm.

    Tabiri caizse “psiko-absürt” denilebilecek bir yazıydı. Çok büyük bir ihtimalle ben okurken sizin vermiş olduğunuz ince mesajların çoğunu kaçırmış olsam da, anlamını kavrayabildiklerim dahi bana büyük bir keyif verdi.

    Kaleminizin gücünün hiç tükenmemesi dileğimle…

  8. Düzgün kurulmuş cümlelerin bu kadar az olduğu bir yazıda en az bu kadar düz cümle arayabilirdi insan. Üslubunu çok beğendiğimi söylemek isterim. Tasvir ve betimlemeler yerine olayları duygu ve düşünceye dayalı soyut çizgilerle anlatmanı zevkle izledim. Beni tek tatmin etmeyen yeri sonuydu sanırım. Onun dışında ellerine sağlık.

  9. Tanrıboku ve tanrıkusmuğu ha… Gerçekten de ilginç bir bakış açısı. Kötü kokuyoruz evet… Normalde sona çok önem veririm ama bu hazım süreci o kadar çok ilgimi çekti ki, sonu umursamadım bile. Son güzel olmuş gerçi de, yine de öyküde en mükemmel olan şey tanrıların hazım süreciydi bana sorarsanız.

  10. Edebi öneminin yanı sıra, evrenlerin sürtünme fikri gerçekten çok ilgi çekiciydi. O kısmı okuduğumda biraz heyecanlanmıştım açıkçası. Daha farklı, daha karamsar olacak diye bekledim ama olmadı. Böyle de güzeldi. Kısa ve vermek istediğini veren bir öykü olmuş. Ama konu yine de daha iyi bir öyküde kullanılabilirdi. Basit ama etkileyiciydi çünkü.
    Klavyene sağlık. 😀

  11. Bu üzücüydü… Okurken içim burkuldu. Oysa ne güzel başlamıştı her şey? Fakat yanlış anlaşılmasın. Bu duyguyu bu kadar yoğun hissetmemin sebebi yazının okuyanı ne kadar etkilediğinin büyük bir kanıtı. Zaten göndermeleriyle, alıntılarıyla ve kendine has cümleleriyle edebi değerini gayet başarılı bir şekilde ispatlıyor.

    İlk öykülerine dönüp bakıyorum, bir de buna ve ne kadar yol katettiğini görüyorum. Bizden ayrı kalmak zorunda olduğun zaman zarfında kendini ne kadar geliştirdiğini de… Ve senin adına çok seviniyorum Onurcum.

    Büyük yazar olacak bu adam, büyük! 🙂

  12. Tanrı bin ikinci gece Cemal’i yarattıysa bir kaç gece sonra da seni yaratmış olmalı. Meşgul olduğundan değil fark olsun biraz diye. Süreyya’yı yaşattın takma adı Osman Mazlum’u öldürdün, oldu mu şimdi kardeşim? Şaka bir yana uzun süredir okuduğum en yaratıcı öyküydü, uzun süredir öykü okumamış olmamın büyük etkisi var tabi bunda. Her ne kadar bir karakterin gözünden anlatmış olmasan da öyküyü anlatış tarzın, seçtiğin kelime tarzları ve sıraları okuyucuyu kendini Osman’ın yerine koymaya sevk ediyor.

    Örneğin aşağıda belirttiğim alıntıda Osman’ın açısından yorumlanması:

    “Osman… Osman kalk!”

    Kız korkmuştu. Kim korkmazdı ki?

    “Osman kalk diyorum sana!”

    ya da Osman’ın soyadının özel olarak belirtilmesi, sonun Osman’ın ölümü ile gerçekleşmesi, Osman hakkında Süreyya’ya oranla daha çok şey bilmemiz, Osman’ın ağzından düşünülebiliyor olması sanatsal sözlerin örneğin:

    “Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

    Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

    Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

    İstasyonda tiren oluyor biraz

    BEN BAZAN İSTASYONU BULAMAYAN BİR ADAMIM!”

    Osman’ın yerine koyduktan sonra insan kendini öykü bir solukta bitiveriyor zaten. Osman’ın sonuyla sonlanması hikayenin acı bir son olarak nitelendirilebilir; ancak beklenen sondur diye düşünüyorum. Hiç bir okuyucunun birinin birini öldüreceği belli olduktan sonra Süreyya’nın öleceğini düşündüğünü zannetmiyorum, o zaman bence gerçek bir son olmazdı. Gül memnun. Tanrılar değil. Rıhtım buruk. Evrenler değil. Bu bir ilk. Son değil. Mi? bitimi her şeyi özetliyor gibi sanki, özellikle beğendim bunu da.

    Aralarda verdiğin karanlık ve yazı, yaşam; Paris’e çıkan yollar, sonu bilinen oyunlar kesinlikle kaleminin ne kadar kuvvetli olduğunu kanıtlayabildiğin bölümler. Onun dışında genel olarak gerçekten akıcı ve başarılı bir yazım tarzın var; kısa cümleleri, kendi içinde söylenişi kolay ve uyaklı cümleleri tercih etmen bunda etkili diye düşünüyorum. Düşünce tarzını, yansıtmak istediğin duygu ve düşünceleri başarıyla yansıttığını görüyorum öyküne. Umarım yazmak hayatına şekil vermeyi sürdüren en önemli eylem olur hayatın boyunca kardeşim. Teşekkürler bu güzel öykü için.

  13. Tüm yorum yapan arkadaşlardan öncelikle özür diliyorum, bu kadar geç teşekkür etmek pek uygun olmadı.

    Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum, böyle güzel yorumlar insanın içini ısıtıyor. Minnet duyuyorum.

  14. Güzeldi gerçekten. Ruh betimlemeleri beni fazla tatmin etmedi aslında, iki kişiden birinin diğerini öldürecek olması durumunu da daha sayfalarca anlatarak çok daha güzel bir öykü olabilirdi ama daha fazlasına da ihtiyaç duymayacak kadar güzel olmuş. Senin tarzını, kullandığın yerinde-tadında argoları vs. seviyorum. Teşekkürler öykü için. Ellerine sağlık. 🙂

  15. Nefessiz kaldım. Şaşkın ve çaresiz kaldım.

    Bitirdikten sonra hikayeyi, yorumsuz kaldım.

    Nasıl anlatılır ki bitter çikolatanın tadı?
    Acı… ama tatlı bir acı. İkisi birden. Hem haz, hem hezeyan.

    Ne muhteşem yazmışsın Onur abi. Anlatamam kelimelerle, bağışla.
    Her satırla çarpıldım. Uykusuzluk Kulesi’nden sonra en çok beğendiğim hikâyen oldu bu.

Koyu Beyaz için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *