Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kurmaya Cesaret Ettiğin Hayaller

Bir soğuk Sivas akşamıydı, kar yağmadan önceki en soğuk hava. Harı azar azar tükenen sobanın ısıttığı tek odalı gecekonduda, sekiz kardeşin en küçüğü iki ikiz kardeş, uyumadan hemen önceki dualarına bir de karı eklemişlerdi, lapa lapa kar! Köyün okulu olmadığı için her gün 3-4 kilometre yürüyen abla-ağabeylerini, yakacak bulmakta zorlanan kamyoncu babalarını, tüm çocuklarına atkı-bere örmekten elleri şişen annelerini düşünmüyorlardı, her çocuk gibi. Tam karşılarında, uyanıktı anneleri. O yaşına kadar hep büyüklerinin eşyalarını giymeye zorlanmış Nihat’ın ilk gerçek atkısını bitirmek üzereydi, yoğun çabasına birkaç dakikalık uykusuzluğu da eklemeyi ziyan görmemişti.

‘’Yatın len!’’ diye seslendi gülüşen oğullarına. ‘’Terlik geliyor bakın!’’

Kafalarına isabet edecek terliğin korkusuyla pısarken çocuklar, Nihat kapkaranlık gökyüzüne çevirdi gözlerini. Gri bulutlu, mor renkte bir gökyüzü vardı üzerinde. Karlı bir yarını ümit ederek, gözlerini kapattı. Üşümeye başlayan küçük bedeninin ayaklarını kendine doğru çekti ve gülümseyerek uyuyakaldı.

Her sabah olduğu gibi bir koşuşturmaya uyandı. Okula gidecek beş kişi vardı, onlar hafta içi sabahları herkes kahvaltıya oturana dek belli, ölçülü bir koşuşturmacanın içinde olurlardı. Ama onun gidecek bir okulu yoktu, henüz. Kafasını yastığa tekrar koydu.

‘’Keyfine bak şerefsizin!’’ Babası acımasızca böğrüne bir tekme savurdu Nihat’ın. ‘’Kalk lan eşşoğlueşşek! Herkes kalkıyor da bir sana mı kalıyor uyumak!’’

Böğrünü tuta tuta, ayaklarını soğuk zemine bastırdı Nihat. Ve evin dışındaki tuvaletin yolunu tuttu. Ahşap kapıyı açtı, soğuk girmesin diye geri kapattı. Çatının kapattığı bahçelik alanı geçtikten sonra, ilk beş saniye algılayamadı ayağına gelen fazla soğuğu. Yarı uykulu gözlerini aşağı indirdiğinde, keyif ve şaşkınlıkla açtı kocaman, kar yağmıştı!

‘’Oleeey!!’’ diye bağırdı, sevinçle.

‘’Karda kalma oğlum, hasta olan’’ dedi pencere kenarındaki ninesi.

İşini bitirip geri döndüğünde, herkes sofrada hazırdı. Babasının değişmez kuralı, herkes sofrada olmak zorundaydı!

‘’Oğlan, çay koy bana’’ diye uzattı ince belli bardağını. Altlığı koymamıştı. İstemeye korktu Nihat. Yeni harlanmış sobada kaynayan çaydanlıktan doldurdu babasının kapalı çayını, ancak çay bardağı sıcağı beş-altı saniye kadar sonra geçirecek kalınlıktaydı, tam sofraya yanaştığı anda küçük eli sıcağa dayanamayıp yere düşürdü bardağı. Herkes buz kesmişti, ortalık sus pustu. Babası, sekiz köşe kasketini hiddetle elinin altında ezerek, korkunç bir kızgınlık ifadesiyle ayağa fırladı. Korkuyla geri çekildi Nihat, ama artık çok geçti. Önce bir tokat indi suratına, sonra da tokatın ağırlığına dayanamayıp düşen bedeninin böğrüne sabahkinin on katı kadar tekmeler. Tekmelerden daha ağır laflar.

‘’Beceriksiz pezevenk! İtoğlu it! Dul karı doğurduğu! Bir bardağı elinde tutamayan gerizekalı!’’

Her sözüyle beraber inen tekmelerin sonunda burnu kanamaya başladı küçük çocuğun. Ve akan kandan daha hızlı gelen gözyaşları vardı. Abiler, ablaları, korkuyla çantalarını alıp okula kaçmışlardı. Ferhat girdi araya, Nihat’ın ikizi ve tek oyun arkadaşı.

‘’Babam babam!’’ diye bağırdı, onu geri ittirmeye çalışırken. ‘’Vurma babam!’’

‘’Sus lan, it’’ diyerek ona da bir tokat yapıştırdı baba. Anneleri girdi araya bu sefer.

‘’Yeter bey, vurma kulun olayım, Allah’ını seviyorsan bırak kurban olduğum öldüreceksin şuncacık bebeyi.’’

İçgüdüsel olarak elleriyle başını koruyordu Nihat. Olduğu yere bıraktığı kan sadece burnundan gelmiyordu, dudağı da patlamıştı. Öyle hiddetli ağlıyordu ki, öğürmeye başlamıştı. Babası sadece son bir kere ‘’İt!’’ dedi. ‘’Senden bir cacık olmaz, bir şeyi de becersen dişimi kırarım be! Sen kime çektin, ailenin yüz karası!’’

Ve paltosunu alıp işe çıktı.

‘’Ah be oğlum’’ dedi annesi, ıslak bezle yüzünü silerken. Bir poşetin içine koyduğu karları başına dayamıştı, Ferhat tutuyordu onu. Bir yandan da burnunu bir parça bezle sıkmaktaydı.

‘’Ağlama artık hadi kuzum, harap ettin kendini iki saattir. Gücüne mi gitti yavrum?’’

‘’He’’ diyebildi sadece. ‘’He.’’

‘’İnsanın babası gücüne gider mi oğlum? Babanın vurduğu yerde gül biter bikerem. Baban dedi diye beceriksiz olacak değilsin ya!’’

‘’Öyle mi?’’

‘’Öyle tabi ya’’ Güldü annesi. ‘’Az kendine gel de, dışarı çıkıp o televizyonda gördüğümüz kardan adamdan yap sende. Amma öyle gözel olsun ki baban bilem parmak ısırsın, ‘’Abovv ne gözel olmuş’’ desin, ‘’Afferim’’ desin sana ya. Kuru kuruya ağlamaklan olur mu öyle şeyler?’’

Bir saatin sonunda, sıkı sıkıya giydirdi anneleri onları. İçlerine içlik, üzerlerine kollu tişört, üzerine kazak, sonra pantolon, bot, mont, eldiven… Hepsi ya geçen senelerde okula giden kardeşlerine gelen yardımla aldıkları, ya durumu iyi olan konu-komşunun verdikleri, ya da kardeşlerinin artık giymedikleri şeyleri şöyle böyle olduran annelerinin diktikleriydi. Ferhat’ın atkısı mesela, geçen seneki eski atkılardandı. Ama annesi o yıl Nihat’a bir jest yapıp, ilk defa atkı örmüştü onu. Sevgiyle oğlunun boynuna geçirdi siyah atkıyı, sonra gündelik işlerine geri döndü.

Koşarak mutfaktan birer naylon kaptılar. Tepeden kaymak için. Ancak Nihat, dışarı çıkınca kardeşine verdi naylonu. Kardan adam yapmak istediğine karar vermişti. Dün gece televizyonda izlediği gibi başladı. Önce bir kısım karı ortaya getirdi. Bir top yaptı. Sonra bu topun üzerine karları eklemeye devam etti ta ki kocaman bir top elde edene kadar. Karları eklerken, coşkuyla doluyordu içi, ne kadar büyük olursa babası onu o kadar güzel bulurdu.

Sonra daha küçük olması gereken bir top daha yaptı, büyük topun üzerine. Kardan adamın ayakları ve gövdesi onun boyu kadar olmuştu. Ve kendi çocukça dünyasında yaptığı kardan adamı geçen geceki Amerikan filmindeki kardan adama benzetene kadar uğraştı da uğraştı. Orada kendisi gibi bir çocuğa babası nasıl kardan adam yapılacağını anlatıyordu. Nihat sağına döndüğünde çocuğun yerine koydu kendini, arkasında kocaman sıcak bir ev, beşiğinde uyuyan tek bir kardeş ve onu hiç dövmeyen bir baba hayal etti. Belki de çocuk çok daha önceden kusursuz bir kardan adam yapmıştı ve babası çok güzel bulmuştu. Bu yüzden onu hiç dövmüyordu. Daha iyi bir kardan adamın nasıl yapılacağını anlatıyordu belki de. Sonra baş için havuç ve zeytin lazım demişti filmdeki babası. Canlanmış, karşısında duruyordu. Annenden iki zeytin ve bir tane havuç iste, Jerome. Kapıdaki çalı süpürgesini getir.

Eve doğru koştu. Merdivenlerden çıktı, verandayı geçti, ve mutfağa girdi. Evin içi yılbaşının yaklaşmasıyla ışıl ışıldı, beyaz kapıyı ittirdiğinde sağda kocaman bir noel ağacı görünüyordu. Annesi mutfakta yemeği hazırlamakla meşguldü. ‘’Ne istiyorsun, Jerome?’’ dedi Nihat’a.

‘’Bir iyi baba’’ dedi Nihat. ‘’Ve iki tane de sevgi.’’

‘’Tamam, havuçlar sebzelikte, zeytinler de konservede.’’ Dedi, filmdeki annesi, elindeki bıçakla buzdolabını gösteriyordu. ‘’Ve fazla oyalanmayın, akşama fırında lazanya var.’’

Kafasına küçük bir şaplakla kendine geldi Nihat. ‘’Len’’ dedi annesi. ‘’Karnın acıktıysa niye söylemiyorsun a oğlum, ne diye aşırırsın havuçları, zeytinleri?’’

‘’Lazım ana’’ dedi Nihat. Dışarıya fırladı.

En sonunda tastamamdı kardan adam. Bir tek eksiği vardı, bir atkı! Sabah annesinin boynuna doladığı atkıyı çözdü ve kardan adamının boynuna taktı. Üşümesindi kardan adam. Hava iyice soğumuştu. İte kaka, onu kömürlüğe soktu. Burada geceyi sıcak sıcak geçirirdi, üşümezdi.

Amacı kardan adamını akşama babasına göstermekti. Ancak beklemesine rağmen gelmedi babası. Her çocuk gibi, bilinçsiz uyuyakaldı. Rüyasında, kömürlüğün eve bakan penceresi tıklıyordu. Öyle şiddetli tıklıyordu ki pencerenin biraz sağında başlayan soba borusu titriyordu. Korkusuzca pencereyi açtığında, ona gülerek bakan kardan adamını gördü.

‘’Hey’’ dedi kardan adam. ‘’Şu kömürlüğün kapısını açar mısın? Bana parmak vermemişsin, açamıyorum!’’

Pencereden kömürlüğe girip, kapıyı araladı Nihat.

‘’Yaşamak için soğuğa ihtiyacım var!’’ dedi kardan adam. ‘’ Ayaklarım olmadığı için yürüyemiyorum, rica etsem beni kapıya yanaştırır mısın? İtmen yeterli olacaktır. Ah, çok teşekkür ederim. Hayır, biraz daha sağa. Evet işte böyle. Peki küçük adam, ya senin yaşamak için neye ihtiyacın var?’’

‘’Bilmiyorum ki ben henüz altı yaşındayım. Yemek olabilir mi?’’

‘’Bilmem, olabilir. Ama bence sevgi. Beni buraya koyduğundan beri size bakıyorum, bence sevgi. Babanda bulamasan da annende bolca var.’’

Omuz silkti Nihat.

‘’Bize sıra gelmiyor pek’’ dedi. ‘’Çok çalışıyor benim annem, yemek yapıyor, evi temizliyor, nineme bakıyor, sevgiye pek sıra gelmiyor’’

‘’Ama hissediyorsun değil mi?’’ dedi kardan adam

Başını aşağı yukarı salladı Nihat.

‘’Kimse benimle oynamıyor’’ dedi. ‘’Ferhat hep hasta, hep. ‘’

‘’Gördüm, çok zayıf bir çocuk.’’

‘’Babam hep onunla ilgileniyor. Doktora götürüyor sürekli. ‘’

‘’Ama bugün beraber kar oynayacaktınız değil mi?’’

‘’Babam bilse çok kızar bize. Kardeşlerim de hep okuldalar. Evimiz de köye çok uzak. Konuşacak kimsem yok.’’

‘’Ben varım ya.’’

Gülümsedi Nihat.

Gülümsedi Kardan Adam. ‘’Boynumdaki atkıyı al’’ dedi.

Aldı

‘’Neden soğuk değilsin?’’ dedi Nihat.

‘’Çünkü aslında kar yok’’ dedi Kardan adam.
Birden gözlerini açtı Nihat. Yorganını hızla üzerinden atıp ayağa kalktı. Babası sabah namazına durulmuştu bile. Koşarak kömürlüğün penceresine gitti, ancak kardan adam yoktu. Pencereyi açıp içeriye girdi. Yoktu, kardan adamı yoktu!’’ Kömürlüğün kapısı açılmıştı, kardan adama ayak yapmamıştı, yürüyemezdi. Tek bir seçenek vardı. Amerikan filmindeki kadınlardan birinin eve geldiğinde mücevherlerini bulamadığı zamanki gibi, açık kapıya koştu ve başladı bas bas bağırmaya: ‘’HIRSIZ VAAR!! KARDAN ADAMIMI ÇALMIŞLAAAAARRR!!!’’

Kurmaya Cesaret Ettiğin Hayaller” için 4 Yorum Var

  1. Ah, gönlünüze sağlık ne diyebilirim gözlerim doldu okurken.. sıkmasam kendimi yaşlar boşalıverirdi o atılan dayak karşısında.. İnsanın canını en çok yakan da, bunun sadece basit bir öyküden ibaret olmadığıdır ülkemizde… Başarılar

  2. Öyküm bende uyandırdığı duyguları sizde de uyandırmışsa ne mutlu bana… Yorumunuz için teşekkürler…

  3. Ben de Sivaslıyım. Okurken tanıdık bir mekan aradım ama tasvirler biraz yetersiz kalmış sanırım. Ama yinede güzel hikaye idi. Kaleminize sağlık.

    1. Ben Sivas’a hiç gitmedim. Babamın başından geçen bir hikayeyi temel alarak oluşturdum, diğer şeyleri kendim ekledim dayak olsun, rüya olsun. Babamın o çocuk saflığıyla kardan adamı üşümesin diye kömürlüğe koyduğu ve eriyince çalındı zannedip bağırdığı komik hikayeyi hüzünlü bir hale getirerek ona sürpriz yaptım e haliyle soramadım nasıl bir yer, neye benziyor falan diye. Sorunca da kızım köy işte neye benzer ki dedi, merkezde olsam tarif ederdim dedi.

emel kosi için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *