Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kuşların Efendisi’nin Masalı

Sessiz bir sabah doğuyordu Kaf Dağı’nın üzerine. Bilge kral Süleyman, artık ölümlü bedenini dünya üzerinden çekmeye karar vermişti ve bunun için Tanrı’ya danışmıştı. Ancak Tanrı’dan önce bunları bilmeye hakkı olduğunu düşündüğü kişiyle paylaşmıştı düşüncelerini. Eşi Belkıs ise hep anlayışlı, her zaman sabırlı bakışları ve vakur tavrıyla, onun bu kararını dinlemişti. Ve kendisinin de düşündüğü gibi Tanrı’ya danışması gerektiğini o da söylemişti.

Böylece Kral Süleyman, bir gece sabaha kadar Tanrı’ya yakardı. Gün ağarırken Tanrı ona seslendi.

“Ey Süleyman, mademki artık dünyadan çekilmeye karar verdin, bu kararını anlayışla karşılayacağız. Ama senin canını teslim edeceğin saati ancak biz biliriz. İnsanların ve cinlerin yeni bir hükümdara ihtiyacı var. Bunun için de bir yolculuğa çıkman gerekiyor. Yedi kat semanın altında, en çetin coğrafyalardan geçen bir yolda seni bekleyen kutlu bir yumurta var. O yumurtayı bulduğun zaman dileğin gerçekleşecek.”

Bilge kral Süleyman, onun bu dediğini düşündü ve Tanrı’nın hikmetine güvenmesi gerektiğine karar verdi. Böylece yanına sadık yardımcısı Hüdhüd’ü de alıp yerin yedi kat derinine ineceği yolculuk için hazırlığa giriştiler. Bunları izleyen Belkıs, endişeliydi. Biricik sevdiğini yerin altına gönderecekti ve bu elbette her kadın gibi onu da tedirgin ederdi. Boynundaki tılsımlı kolyeyi çıkarıp kocasının ellerine verdi. Ve en az kendisi kadar bilge olduğundan , Kral Süleyman’a birtakım öğütler verdi. Kral Süleyman, karısını dikkatle dinledi ve onun öğütlerinden yola çıkarak yanına kalın kırmızı kurdele, bir şişeye doldurulmuş çam külü ve külleri karıştırmak için demir bir çomak aldı. Hüdhüd onun yanına geldiğinde efendisi gibi hazırdı, gidecekleri mağaranın yerini öğrenmişti.

“Ama o mağaranın dibinde Erlik adında kötü ruhlu bir adam bulunuyor.” dedi Hüdhüd. “Bu kötü adamın yedi tuzağı var. Sonuncusu kendisinin sarayına açılıyor. Onu ziyaret eden şamanlar bu yedi tuzaktan canlı çıkabilenler oluyor ama sonuçta akıl sağlıklarını kaybediyor. Saygıdeğer Hünkâr, bu riskleri almak istediğinize gerçekten emin misiniz?”

Belkıs bu duruma karşı hazırlıklıydı. Üzerinde Allah’ın isimlerinin bulunduğu tılsımlı bir gömlek işlemişti. Bunu çıkarıp kocasına verdi.

“Allah’ın izniyle sağ salim evinize döneceksiniz Hünkarım. Bu gömlek, sizi ok ve kılıç darbelerinden koruyacaktır. Kolye ise kaybolduğunuzda yolları aydınlatan kutup yıldızı gibi size yol gösterecektir. İyeler ve melekler yardımcınız olsun.”

Böylece Süleyman Peygamber, yanında Hüdhüd ile hemen yola koyuldu. Az gittiler uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Sonunda ulu bir ağacın gölgesinde konakladılar. Bu öyle bir ağaçtı ki ne kökünün ne kadar derine indiğini bilen vardı, ne de dallarının göğün hangi katında bittiğini gören. Süleyman bu ağacın kutsal bir ağaç olduğunu görür görmez anladı ama Hüdhüd’e ağacın hikmetini sormaktan da çekinmedi. Hüdhüd, altın kanatlarını açarak efendisinin sorusunu yanıtladı.

“Ey bilge peygamber, bu ağaç alemin temelini üzerinde taşıyan Hayat Ağacı’dır. Onun onulmaz tepesinde bir kartal oturur. Ve biraz ötede aradığımız mağara vardır. Orası bin bir türlü yaratığın inidir, Erlik mağaranın en altında yaşar. Şimdi, yedi tuzaklı o mağaraya gireceğiz. Kararınızdan emin misiniz?”

Süleyman Peygamber derin bir nefes aldı.

“Elbette eminim. Görelim bakalım bu Erlik adındaki büyücünün mahir tuzakları nelermiş.”

Böylece Hüdhüd önde Süleyman Peygamber arkada, bu korkunç mağaranın derinliklerine doğru hareket ettiler. Işık iyice azalmış, yer yer parlayan doğal minerallerden başka ışık kaynağı kalmamıştı. Süleyman Peygamber bir çam sopasına doladığı yağlı kumaşı çakmak taşı ile yakmıştı. Bir süre sonra parlayan bir çift gözle karşılaştılar. Yılan bakışlı bir kızdı bu, Erlik’in dokuz kızından biriydi. Mağaraya girdiklerinden beri haberdardı onlardan.

“Kimden izin aldınız da buraya girdiniz? Kimsiniz kimlerdensiniz?”

Süleyman Peygamber bütün bilgeliği ile soruyu yanıtlayacaktı ki kötü ruhlu iblis çam kokusunu almıştı. Ciğerlerine dolan bu kokuyla birlikte birdenbire öğürmeye, öksürmeye başladı. Bunu fırsat bilen Hüdhüd hemen Peygamber’e kızın başındaki iğne benzeri tokayı almasını söyledi. Süleyman Peygamber bunu yapınca kız kendini bir anda ayaklarına kapandı.

“O tokaya benim ruhum bağlıdır. Lütfen canımı alıp kızıl Tamu’ya gönderme beni. Ne dilersen yapacağım.”

Bunun üzerine Süleyman Peygamber bir parmağını şaklatarak iki cinini yanına çağırdı. Cinler hemen yanında belirip kızı kollarından yakaladılar.

“Ey kötü ruhlu iblis.” dedi Peygamber. “Bana Erlik denen iblis başının nerede bulunduğunu söylersen canını bağışlarım.”

Kız babasının yerini söylemekte tereddüt ediyordu ama yanındaki cinlerin kendisinden daha korkunç baktığını gördü ve sinerek şöyle dedi:

“Babamın sarayı yerin yedi kat altında. Ancak oraya varmak için Yelbegen Beg’i yenmelisiniz. Bu bir ejderhadır, kötü bir insanın çiftleştiği bir devden dünyaya gelmiştir. Onu yenerseniz bir kat daha inersiniz. Alt katta Erlik’in diğer kızları sizi karşılar. Onlar size… iyi davranacaklardır.”

Sözün burasında Hüdhüd bir hinlik olduğuna sezmişti fakat Peygamber’in yanında bir şey söylemek istemedi. Erlik’in yılan dilli güzel kızı devam etti.

“Bir kat daha aşağıda hiçbir şey yoktur, ancak orada acı çeken insanları göreceksiniz. Onlardan birine acıyıp yukarı çıkarmaya çalışırsanız lanetlenirsiniz. Eğer daha da aşağıya inmeye cesaret ederseniz korkunç canavarlarla karşılaşmaya devam edeceksiniz. Sonra babam Erlik’in demir sarayına ulaşırsınız.” Sözün burasında yüzünü haince bir gülümseme kapladı. “Tabi oraya ulaşana kadar ölmezseniz.”

Kral Süleyman bu alaycı tavrı görmezden gelerek bir an önce Yelbegen ile karşılaşmak için yola koyuldu. Şamanların geçtiği demir kapılardan o da geçti, yavaş yavaş yürümeye devam etti. Yol belli bir eğimle aşağıya doğru gidiyordu. Etraf zifiri karanlıktı ama tılsımlı kumaş hâlâ yanıyordu. Sonra bir yerde bir şeye bastı Peygamber, aynı anda koca ejderhanın alevli gözleriyle karşılaştı.

“Kuyruğuma neden basıyorsun ve neden beni uyandırıyorsun yabancı?” diye tısladı ejderha. Hüdhüd telaşla yere kondu ama Süleyman istifini bozmadı. Aynı anda binlerce okun ıslığını duydu ve şaşkınlıkla arkasına baktı. Az önce indiği yerde kurulan tuzak harekete geçmiş, sağlı sollu oklar uçuşmuştu. Yelbegen buna bir anlam veremedi ama Süleyman nedenini biliyordu, Belkıs’ın tılsımlı gömleği ve alemlerin Rabbi onu koruyordu.

“Bu tuzağı geçebildiğine göre niyeti has bir yabancısın.” dedi Yelbegen. “Niyetini bana açar mısın yabancı?”

“Erlik ile konuşmaya geldim” dedi Süleyman. “Ondan alacağım çok değerli bir şey var.”

Yelbegen bunu duyunca bayağı sinirlendi. “Buraya benden habersiz giren bir daha çıkamaz. Hele sen, efendim Erlik’ten hiçbir şey alamazsın. Kimse sana yerin altından çıkan şeylerin lanetinden bahsetmedi mi?”

Süleyman Peygamber, “Yerin altından çıkanlar umurumda değil.” dediğinde koca ejderha güldü. “Yerin altından çıkanlar doymak bilmeyen insanoğlu için çok önemlidir. Ama senin istediğin şey gerçekten değerli olmalı ki, benden bile korkmuyorsun. Madem öyle, kapışalım bakalım. Beni alt edersen geçmene izin vereceğim. Ayrıca başka bir tuzağa rastlamadan nasılsın demir saraya gidebilirsiniz onu söyleyeceğim. Edemezsen zaten ölmüş olacaksın.”

Süleyman Peygamber bu kibirli yaratığın şartlarını kabul etti ve eline demir çomağı aldı. Yelbegen güldü, insanoğlu Peygamber de olsa aptaldı ona göre. Ağzını açarak alev püskürtmeye başladı fakat alev Süleyman Peygamber’in çomağını geçemedi. Yelbegen’in koca ağzı şaşkınlıkla açık kalırken bu boşluktan faydalanan Peygamber hemen çomağı yaratığın boğazına geçirerek döndürmeye başladı. Birkaç dakika sonra, yaratığın açık ağzından kalbini çıkarmıştı. Yelbegen ölmeden önce verdiği sözü tuttu.

“Bir alt katta Hayat Ağacı’nın bir kısmını göreceksin bilge kişi. O ağacın gölgesine tutunarak Erlik’in sarayına ulaşabilirsin.”

Kalbi yanına alarak Hüdhüd ile beraber yola devam etti Süleyman Peygamber. Böylece acı çeken insanların bulunduğu kata indiler. Ancak burada şehvetten yaratılmış Erlik’in diğer kızları da bulunuyordu. Süleyman Peygamber’i türlü türlü numaralarla baştan çıkartmaya çalışıyorlardı ancak onun gözünde hep Allah aşkı vardı. Böylece Erlik’in kızları bu adamın dünya nimetlerinde bile gözü olmadığını görüp vazgeçtiler. Ve aradığı şeyi gördü sonunda. Hüdhüd’e omzuna konmasını söyledi ve sıkıca Hayat Ağacı’nın gövdesine tutundu. Öyle ani olmuştu ki bu, Erlik’in kızları üzerine atlayacak zaman bile bulamamıştı. Bir anda kendini demir sarayın önünde buldu Süleyman. Ve demir saraya girip Yelbegen’in kalbini Erlik’in önüne attı.

“Demek ejderhamı öldürdün yabancı.” dedi Erlik. “Yiğit biriymişsin. İsteğin nedir?”

“Benim olanı, beni bekleyen yumurtayı almaya geldim.” dedi Hz. Süleyman. Erlik şaşırdı.

“Benim bile dokunamadığım, elmas kayanın üzerindeki yumurtayı almaya geldin demek. Gel sana göstereyim.”

Erlik elinde meşaleyle önden yürüdü, Peygamber de arkasından ilerliyordu. Yerin altı üzerine göre biraz daha soğuktu ama Peygamber’in buna aldıracak durumu yoktu. Büyük demir bir kapıyı iteledi Erlik.

“Bir şey var o yumurtada, dokunduğumda ellerim yanıyor. Burası ona göre değil demek ki, yüzyıllardır çatlamadı. Ufak bir körmös getirdi, küllerin arasında duruyormuş. O da yumurtayı getirdikten sonra küle dönüştü.”

Süleyman Peygamber daha fazla dinlemedi. Yumurta orada duruyordu işte, geleceğin emanetiydi. Ona elini uzattı ama yanmadı, dokundu yine yanmadı. Avuçlayarak yumurtayı kaldırdı. Erlik bu güç karşısında şaşkına dönmüştü. Peygamber yumurtayı aldı, yere bıraktı ve çam külünden kalanları yere boşalttı. Elindeki yumurtayı çam külünün üzerine koydu ve çomakla karıştırmaya başladı. Kül birden parladı, deli gibi bir ateş Erlik’in sarayının ortasında yanmaya başladı. Bunu gören cinler delirmiş gibi ateşin etrafında dönerek kendilerini birden ateşe atmaya başladı. Ateş daha bir canlı yandı, arasından yükselen kanatları gördü Hz. Süleyman. Cinlerin yanışıyla devasa kuş kendini yükseltmeye, büyümeye başladı. Ateşin gücüyle büyüdü, büyüdü ve sonunda ateşin içinden çıktı. Peygamber’i pençelerinin arasına alarak uçmaya başladı. Erlik ise bu kudrete kafa tutmanın manasızlığını fark ederek yanan sarayını hemen terk etmişti.

Böylece yaratılmışların en yücesi, bilgeliğin sırlarını da yakında Hayat Ağacı’nın dallarındaki yuvasında öğrenecek olan Zümrüd-ü Anka, dünyaya gelmiş oldu. Kendisi boyutlardan ve zamandan izole ederek bir süre bilgelik peşinde koştuktan sonra Kaf Dağı’na yerleşti ve bütün kuşları çevresine topladı. Her türden kuş, evrenin düzenine katkıda bulunabilmek için bu meclise katıldı. Anka, bu şekilde kendi düzenini kurmayı başarabildi. Süleyman Peygamber onun efendisi oldu, o da Allah’a ve peygamberine verdiği sözü tutarak kuşların efendisi oldu. Süleyman Peygamber Allah’a kavuşana kadar, onunla birlikte kuşlar meclisini yönetti ve en sonunda Peygamber ve karısı Belkıs, fani dünyayı terk ettiklerinde bütün sorumluğu üzerine aldı. O zamandan bu zamana Zümrüd-ü Anka, evrenin bütün düzeninden sorumludur. Ve günün birinde yaratılmışların arasından bir elfi seçerek Kızıl Anka isimli bir yapıyı kurmak için hazırlıklara başlamıştır.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba. Bu öykünün yazarı benim. :smiley: Bu öykü kendi yazdığım Zümrüd-ü Anka Serisi ile ilişkilidir. Hepinize iyi okumalar dilerim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar