Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Labirent Savaşçıları

“Bana bakın lan! Burada iki kural var! Kural bir; ölme! Kural iki; öldürebildiğin kadar çok düşman öldür! Eğer kurallara uyarsanız geri kalan yaşantınız için bir seçim hakkınız olacak. İsteyen eski hayatına döner, isteyen meydanda kalıp savaşmaya devam eder. Kurallara uymayan çoktan gebermiş olacak! Anlaşıldı mı asker?”

“Anlaşıldı!”

“Duyamadım?”

“Anlaşıldı komutanım!”

“Güzel! Unutmayın; tutunmanız gereken kayalıklar, siz şelalede savrulurken karşınıza çıkacak. O yüzden kazmalarınızı şimdiden hazırlayın! Tutunduğunuzda komutanınız Urungu sizi bulacak. O zamana kadar acil durumlar için merkezle, yani bizimle irtibatta kalacaksınız. Ama korkmak, vazgeçmek gibi boktan şeyler için telsizi kullanan olursa; ağzına sıçarım! Birazdan fırlatma gerçekleşecek! Tanrı sizinle olsun aslanlarım!”

Komutan askerlere seslenişini bitirdikten sonra karargâha dönmek için yola koyuldu. İki adım atmıştı ki aniden bir ses duydu.

“Komutanım, yine aynı konuşmayı yaptınız.”

Komutan irkildi önce; sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı, birkaç saniye sonra elini telsizine götürdü ve gülerek konuşmaya başladı.

“Urungu? Ne zamandan beri telsiz dinler oldun, it herif!”

“Komutanım, siz hep demez misiniz ‘Bu savaşta her türlü bilgi işine yarayabilir, o yüzden her bilgiyi al, işine yaramazsa sokacak bir yer bulursun’ diye, ben de öyle yaptım. Telsiziniz açık kalmış, işime yarayan bilgi olabilir diye dinledim.”

“İyi aferin, en azından dediklerimi unutmamışsın yavşak, yeni askerleri birazdan yollayacağım içeri. Karşıla!”

“Emredersiniz komutanım!”

Üs komutanımız Baga, biraz ağzı bozuk olsa da tanıyınca seveceğiniz türden birisi. Savaşçı olmak adına ne öğrendiysem ondan öğrendim. O tam bir strateji ustası, yıllarını bu savaşlara vermiş bir savaş gurusu. Bir baba gibi davranır biz askerlere, yeri geldiğinde kızar ama kızdığında bile öğretir. Adam gibi adam anlayacağınız!

Gizlendiğim odada yeni takımımı beklemeye koyuldum, beklerken şelale tarafından gelen su seslerine kulak kabarttım. Nasıl deli çağlıyor öyle, sanırsın boğazı yırtacak. İlk savaşımı hatırlıyorum da… En zor zamana denk gelmiştim. Benim ilk savaşım, bu labirente ilk girişimizdi. O yüzden içeride, içeriyi bilen bir komutanımız yoktu, benim şu an olduğum gibi. Ne günlerdi be…

 

*  *  *  *  *  *

 

Artık gerçek bir savaş zamanıydı, eğitim bitmişti ve bugün labirente ilk defa gireceğimizi biliyordum. Baga klasik konuşmasını yaptı. Odaklanmamız için o bağırma ile öğüt arası konuşma işte. Mancınık kuruldu, kapsül yatağa yerleştirildi. Devasa kolu gerildi ve kapsülü fırlatmaya hazırlandı. Bu sırada kapsülün içinde komutanımız Baga bizleri sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Asker! Hepiniz ilk defa buradasınız. Eğitimde gördüğünüz boktan bilgisayar benzetimlerini unutun! Orada ölürseniz bir halt olmaz, bilgisayar size yeni bir can verir ama burada ölürseniz, ölürsünüz. Ötesi yok! Unutmayın, önceliğimiz ölmemek. Sonrasında öldürün, öldürebildiğiniz kadar düşman öldürün! Eğer sonuna ulaşırsak seçeceksiniz. İsteyen labirentte kalır, isteyen çıkıp gider. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı komutanım!”

Baga hemen yanımda oturuyordu, kafasını kaldırdı, bana güç veren bir bakış atarak kulağıma doğru eğildi, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Urungu, korkuyor musun lan?”

“Komutanım, korku değil de sanki…”

Komutanım Baga, hafif gülümseyerek sözümü kesti ve elini dizime koydu.

“Üsse ilk geldiğin gün gibi değil mi? Heyecanlısın, bir bok olmayacağını biliyorsun da yine de içinden bir his; ‘Dikkatli ol’ diyor. O ses, senin askerlik içgüdün aslanım! Sen iyi bir asker olacaksın, korku değil o; cesaretin göstergesi, sadece dikkatli davranmayı öğren. Gerisini ipleme, içgüdün halleder.”

“Emredersiniz komutanım!”

Baga yeniden o mağrur tavrını takındı ve takıma döndü, güçlü bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Asker! Unutmayın, bizler savaşçılarız, labirent savaşçıları. Ve bu labirentte en önemli şey takım çalışmasıdır. İçinizden bir geri zekâlı hata yaparsa, hepimizi ölüme götürebilir! Takım! Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı komutanım!”

“Neymiş önemli olan lan, bağır?”

“Takım!”

“Bağırın demedim mi lan çakallar?”

“Takım komutanım!”

“Aferin, herkes birbirine sıkıca bağlandı mı?”

“Doğrudur komutanım!”

“Fırlatmadan sonra emrimle kazmalarımızı önümüze gelecek olan kayalardan birine geçireceğiz! Her gördüğünüz çıkıntıyı geçirilecek bir şey zannetmeyin, emrimi bekleyin. Gözünüzü dört açın!”

Mancınığın iyice gerildiğini kaslarımda hissedebiliyordum. Bir an altımda yer yokmuş gibi oldu ve aniden hızlanarak çağlayana doğru fırlatıldık. Kapsül açıldı ama birbirimize bağlı olmamız sayesinde takım hiç dağılmadı. Çağlayandan aşağıya savrulurken devasa kayalara çarpıp ölmemek için fazladan çaba sarf etmemiz gerekiyordu. Bir yandan kayalardan kaçınmaya çalışırken diğer yandan komutanımızdan gelecek emri bekliyorduk.

 

*  *  *  *  *  *

 

Telsizimden gelen ses ile geçmişin aydınlık gölgesinden kurtulup, içinde bulunduğum savaş ortamına geri döndüm. Evet, aydınlık gölge, o geçmiş ki beni şimdiki ben yapan, gurur duyduğum!

“Urungu! Yolladım yeni takımı! İçlerinde bir iki mal var, onlara dikkat et.”

“Emredersiniz komutanım!”

Kafamı hızlıca bir sağa bir sola salladım, derince bir nefes aldım, kapıdaki küçük açıklıktan çağlayana doğru baktığımda, takımın söylenerek geldiğini gördüm. En önde olanı sürekli arkasını dönüp, diğer askerleri el hareketleriyle sakinleştirmeye çalışıyordu, bu sorumluluk alabilecek iyi bir asker olmalı. Diğer askerler ise halen savaş labirentinde olduklarının farkında değildi. Emrimdeki bu çaylaklara ilk dersi vermek için bulunduğum gizlenmiş odadan ani bir hareketle dışarı çıktım. Hepsi korkudan iki üç adım kadar geriye zıpladılar. Her zaman yaptığım o alaycı gülümsememi yapıp arkamı döndüm ve telsizimi elime aldım.

“Komutanım, burası Urungu! Paketi aldım!”

“Anlaşıldı asker! Soyunu sopunu kurutun o yavşakların!”

“Anlaşıldı komutanım!”

Aynı alaycı gülümsememle yeniden takıma döndüm ve hepsini tek tek süzdüm, aynı zamanda onlara ilk dersimi verdiğim için gururluydum.

“Bana bak takım! Burası aranızda olanları tartışacağınız bir alan değil! Burası savaş meydanı. İlk fırlatma hiçbir zaman kolay olmuyor, bu yüzden sizi anlıyorum ama siz de buranın benzetim programlarındaki alanlardan farklı olduğunu bilin. Bir de beni görünce paniklediniz! Panik savaş esnasında sahip olmak isteyeceğiniz bir duygu değil! Paniklerseniz karar verme aşamasında yanlış adımlar atabilirsiniz. Paniklemeyin!”

“Emredersiniz komutanım!”

Bu hareketimden sonra takım artık savaşta olduğunu anlamış ve daha güven verici görünüyordu. Güvenmediğin adamla kim takım olmak ister ki? Ben istemem şahsen!

Emrim ile takım silahlarını hazır konuma getirdi. Operasyona başlamak için yola koyulduk, hepimiz ellerimiz tetikte, dizlerimizi hafif kırarak yürümeye başladık küçük adımlarla. Tek tek kontrol etmemiz gereken odalar vardı. Önümüze; ne zaman, hangi odadan düşman çıkacağı belli olmayan bir karanlığa doğru adımlarımızı atıyorduk. Çağlayandan uzaklaştıkça su sesi, yerini dipten gelen, boğuk makine seslerine bıraktı. Benim alıştığım hiç susmayan ve aynı ritimde gelen bu seslerin ilk defa gerçeğini duyan takım, biraz korkmuş gibi görünse de üste aldıkları eğitimlerin yardımıyla zamanla korkuyu unutacaklardı.

Odaların bulunduğu alana doğru ilerlerken, aniden çıtırtıya benzeyen ufak bir ses duydum, bu bize yaklaşmaya çalışan düşmanların çıkardıkları ses olabilir diye düşündüm. Hemen sağ elimi yumruk yapıp havaya kaldırdım takımı durdurmak için. Tahmin edeceğiniz üzere bu dur işaretiydi. Yolun ilerisinde kapısı hafif aralık bırakılmış odayı gördüm, çıtırtının oradan geldiği aşikârdı. İlk başta sorumluluk alabileceğini düşündüğüm askere, yanına bir kişi daha alıp benimle gelmesini işaret ettim. Geri kalan dört askere bizi korumaları emrini verdim. Üçümüz yavaşça odanın kapısına doğru ilerlerken, askerlerin isimliklerine baktım. Birininkinde Kut, diğerininkinde Alp yazıyordu. Savaşçı olduğunu bir bakışla anlamıştım da; bu isimleri görünce güven duygum katlandı, ee kanımızda var. Kapının önüne geldiğimizde; içeriden, düşmana ait olduğunu düşündüğüm o iğrenç kokuyu almaya başladım. İşte! Bakalım kaç tane haklayacağız. Adamlarıma; ben sol tarafı alacağımı, Alp’e sağ tarafı almasını, Kut’a ise bizi korumasını işaret ettim ve elim tetikte, ani bir hareketle odadan içeriye süzülüverdim.

Odanın hemen solunda bulunan jeneratörün arkasına saklandığını zanneden pisliği oracıkta öldürdüm. Sağımdan tüfeğime hamle yapmaya çalışan diğer düşman askerini tüfeğimin dipçiğiyle yere serdikten sonra alnının ortasından vurdum. Arkamda ise başka bir âlem yaşanıyordu. Altı yedi el silah sesinden sonra Alp, düşmanı yok etmenin tadını almaya başlamış gibi görünüyordu.

“Geber pis köpek! Temiz komutanım!”

Kut da hırslı ama yenik bir ses tonuyla “Temiz!” diyerek normal şartlara dönmemizi onayladı.

“Ben iki tane indirdim gençler, sizde durum nedir?”

Alp, benden daha fazla düşman öldürmenin verdiği gururla hemen atıldı güçlü bir sesle.

“Komutanım ben üç tane indirdim.”

Kut ise yenikten çok hırslı tavrını takınıp devam etti.

“Bana bırakmamıştınız komutanım, bir dahakine sözüm olsun.”

“Aferin Asker!”

“Sağ ol!”

Bu odada gördüğümüz bütün düşmanları öldürmüştük ama düşman bu odaya nasıl gelmişti? Kapıdan girseler görürdüm, uzun zamandır buraları gözetliyordum, odanın gizli bir girişi olabilir. Çıkmadan odayı son kez aramaya karar verdim. Etrafa detaylıca bakarken, odanın girişine göre sağda, odanın en sonunda; yerde bulunan paslı, kulplu kilidi çıkarılıp kenara fırlatılmış, demirden bir kapak dikkatimi çekti. Kut ve Alp’e kapağı işaret ettim ve yavaşça kapağa doğru yaklaştık. Alp kapağı kaldırmak için hamle yapacaktı ki atik bir hareketle elini kenara itekledim. Bu gereksiz bir kahramanlık olurdu, önce tedbir almamız gerekiyordu. Alp’e; Kut ile yerlerimizi aldıktan sonra kapağı kaldırması için işaret verdim. Aynı iğrenç koku kapağa yaklaştıkça burnumun direğini sızlatmaya başlamıştı. Kapağın altında bir pislik olduğunu anlamıştım. Kut sağda ben solda, kapağın altından çıkacak düşman ya da düşmanları haklamak için yerimizi aldık. Alp usulca kapağı kaldırdı. Kapağın aralanmasıyla düşmanın dışarı çıkmaya çalışması bir oldu. Kut ile aynı anda tetiğe bastık ve aynı anda çaktık mermiyi düşmanın alnına. O heyecanla Alp kapağı hemen geri bırakıp üzerine çıkarak ağırlık yaptı. İçeride kaç kişi olduklarını bilmiyorduk ve bu işi tek tek avlamayla çözmek riskli olabilirdi. Aklıma bu aşağılık köpekleri topluca katletmek için bir yol geldi. Mühimmatımın arasındaki zehirli gaz bombasını elime aldım ve pimini çektim. Bir yandan bombanın mandalını sıkarken diğer yandan kenardaki kilidi elime aldım, Alp’in yardımıyla kapağı aralayıp bombayı içeri attım ve hemen kilidi kapağın üzerine taktım. Derinden gelen makine seslerine şimdi de öksürükle karışık çığlık sesleri eklenmişti. İçeride en az on düşman askeri gebertmiştim bu hamlemle. Belki de bütün takımın hayatını kurtarmıştım. Kabul ediyorum, biraz acımasız olabilirim ama ben vicdanlı davranırsam, lanet istilacılar bütün labirenti ele geçirip bizleri öldürebilirler. Takımın hayatını, en önemlisi de görevi tehlikeye atamazdım.

Odanın güvenliğini sağladıktan sonra geride kalan askerlerimi yanımıza çağırdım. Daha bakılması gereken odalar vardı.  Ve aslına bakarsanız bu labirentte çıkışın ne zaman belireceğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Çıkış karşılarına gelene kadar, öldürebildikleri kadar düşman öldürmek için toplanan askerler bunlar. Dolayısıyla içlerinde hemen, şu an, çıkışı görürse çıkmak isteyecek askerler bile olabilir.

Alanda, sessizce ilerideki odalara doğru yürümeye devam ettik. Artık su sesi sanki hiç oralarda bir yerdeymiş gibi değildi, makine sesleri giderek artıyordu. Alanın ilerisinde sol tarafta, orta kısmının rengi sarı-beyaz karışımı, geri kalanı kırmızı olan bir duvar gördüm. Askerlerime duvarı göstererek çevrelememiz gerektiğini anlattım. Duvarın hemen karşısında bu duvarın aynısı, fakat rengi tamamen kırmızı olan başka bir duvar olduğunu fark ettim. İki duvarın da şekilleri aynı olduğundan buranın “yarım daire ayna” yapı olduğunu hemen anladım. Yarım daire ayna yapılar; iki tane yarım daire şeklinde duvarlardır, arkalarında birer odacık bulunur, aralarından genişçe bir yol geçer ve iki yarım daire de birbirinin ayna görüntüsü şeklinde konumlandığı için bu ismi almıştır.

Bu sarı-beyaz karışımı duvar aslına bakarsanız deneyimsiz bir asker için tam bir ölüm tuzağı. Alçak düşman askerleri üstün(!) gizlenme özellikleri sayesinde duvarların üzerine bir leke gibi yapışıp avlarını bekliyorlar. Hâlâ renklerini değiştirmeyi akıl edemiyorlar, geri zekâlılar, iyi ki!

Karşıda bulunan kırmızı duvarı kendimize siper yaparak düşman askerlerinin bulunduğu duvara saldırımızı gerçekleştirebiliriz fikri geldi aklıma. Yavaş adımlarla takımım ile birlikte kırmızı duvarın arkasında bulunan odacığa doğru ilerledik. Alp ve Kut’un yanına iki kişi daha verdim, düşmanın sağ tarafını ateş altına alabilecekleri yere doğru ilerlemelerini işaret ettim. Ben ve geri kalan iki asker ise düşmanı soldan vuracaktık. Aynı anda ateş etmemiz düşmanın duvardan çıkıp silahlarıyla bize saldırmasını engellemek adına önemliydi.

Derin bir nefes aldım, Alp’e döndüm, kafamı ‘halledelim bu işi aslanım’ dermişçesine aşağı yukarı doğru salladım. Alp aynı şekilde karşılık verdi ve emrimle birlikte düşman askerinin bulunduğu duvara doğru hepimiz ateş etmeye başladık. Lekeler duvardan bir yağ gibi akarken yeniden düşman askeri bedenine dönüşüyordu. Duvarda hiçbir leke kalmadığını görene kadar sıkmaya devam ettik. En nihayetinde duvarın görünen kısmı tamamen düşmandan temizlenmişti. Şimdi en önemli kısma gelmiştik; çünkü bu şekilde duvara gizlenen düşmanlar duvarın içine de saklanabilir, hatta duvarın arkasındaki boşluğu tamamen dolduracak büyüklükte bir grup düşman bizi bekliyor olabilirdi.

Alp, Kut ve yanlarında bulunan iki askere konumlarını korumalarını ve duvardan gözlerini ayırmamalarını söyledim. Ben ve yanımdaki iki asker ise öldürdüğümüz düşmanların bulunduğu duvarın arkasındaki odacığı kontrol edecektik.

Yavaş adımlarla temizlediğimiz duvara doğru yaklaşırken hemen bir strateji kurdum kontrol görevimiz için.

“Asker, ikiniz sol tarafı alacaksınız, ben sağ tarafı, aynı anda gireceğiz. Çekinilecek bir durum yok, az evvel saklandığımız odacığın aynısından var duvarın ardında. Sadece içeride düşman askeri olabilir, dikkatli olun ve emrimi bekleyin. Düşman görürseniz ateş serbest!”

“Emredersiniz komutanım!”

İçeriye girdiğimizde korktuğum başımıza gelmemişti, duvarın arkası tertemizdi. Fakat şu an ummadığım başka bir durumla karşı karşıyaydım. Tam karşımda odacığın arka duvarında, damar penceresini fark ettim. Yanımdaki iki asker çoktan pencereye gitmişlerdi bile. Onlar ne olduğunu çözmeye çalışırken ben odacıktan dışarıya çıkıp Alp’e askerleri alıp yanımıza gelmesini işaret ettim. Hep birlikte ardını temizlediğimiz odacığa girdik. Alp’in gözü damar penceresine takılmıştı, hiç vakit kaybetmeden sordu merakla.

“Komutanım, o camın ardında akan şey nedir?”

Derince bir nefes aldım, sert bir ses tonuyla konuşmaya başladım.

“Evet asker! Kurallar neydi? Ölme ve öldür! Kurallara uyan sizler için işte bu pencere seçim hakkınız! İsteyen damar penceresinden kana karışarak bu labirentten çıkışa gidecek, isteyen benimle burada kalacak ve bu amansız savaşta, hücrelerin bir parçası olarak, ömrünün kalanını geçirecek. Sizler önce doğadan toplandınız, çeşitli koşullar için geliştirildiniz ve savaşmak için eğitimler aldınız. Sonrasında hap denilen bir kapsüle kondunuz ve içinde bulunduğumuz labirente, yani insan denilen varlığın içine bir şelaleden akarak girdiniz. Şimdi! Sizler! Onurlu labirent savaşçıları, yeniden doğaya karışmak için bir seçim hakkına sahipsiniz! Ama bu labirentin de bizlere ihtiyacı olduğunu unutmayın! İnsan denen canlıların biz savaşçılara ihtiyacı var mikroplardan kurtulabilmek için! Benim de doğaya karışmaya ihtiyacım var diyen damar penceresini kırıp kanın akışına bıraksın kendini!”

Takımım neye uğradığını şaşırmıştı. Kimse bu kadar kolay bir son beklemiyordu. Hepsi bir an için duraksadı, hayatlarının en önemli kararını vermek zorunda olduklarının farkındalardı. Ben odacığın çıkışına doğru yönelirken sırtım takımıma dönük, son bir söz söyledim.

“Asker! Bu kazanılmış bir haktır! Hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz. Kalan da giden de bir kahraman olarak hayatına devam edecek.”

Odacıktan dışarıya çıktım ve beklemeye başladım. Alp ve Kut dışında herkes damar penceresinden kana karışmış olacak ki sadece ikisi göründü odacığın yanındaki açıklıkta. Yanıma gülümseyerek yanaştılar.

“Komutanım, izninizle kalmak istiyoruz!”

Aynı sıcak gülümsemeyle karşıladım Alp ve Kut’u. Gururlu bir tavırla girdim söze.

“Siz gitseydiniz de sizi yeniden aldırtırdım koçum!”

“Sağ ol komutanım! Komutanım, giden arkadaşlarımız nasıl çıkacak bu labirentten?”

“Aslında onların seçtikleri yol… Nasıl anlatsam; kirli bir yol. En iyisi gelin sizleri yürek denen makine dairesine götüreyim, kanın kaynak noktasını yakından görün. Ya da önce lenfositlerle tanıştırayım. Onlar da sizin gibi asker, ama bu labirentin kendi askerleri. Onlar anlatsın size o atıklarla dolu çıkışı.”

Labirent Savaşçıları” için 10 Yorum Var

  1. Merhaba, öykünüz farklı, güzel, akıcı ve yaratıcı olmuş. Merakla okudum. Bu labirent nedir, askerler niçin savaşıyor ve bu düşmanlar kim? diye düşünürken gelen açıklamayla hem şaşırdım hem de sevdim yaratıcı olmuş. Temayı iyi kullanmışsınız. Ellerinize sağlık. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

    1. Merhabalar, okuyup yorumladığınız için teşekkür ederim, beğenmenize sevindim, gelecek seçkide görüşmek dileğiyle.

  2. Alkış butonuna basıyorum efendim 🙂 Kesinlikle çok şaşırdığım bir öykü oldu bu. Tebrik ediyorum, labirentin ne olduğunu öğrendiğimiz sahneye gelene kadar klâsik bir savaş öyküsü okuyorum zannettim ki yanlış anlaşılmasın öyle bile olsaydı, atmosferi çok başarılı vermişsiniz; öyle de beğenirdim ama finalde öyküyü bambaşka bir mecraya çıkardınız; iyi de yaptınız. Çok başarılı, çok yaratıcı ve keyifli bir öyküye dönüştü tüm o savaş sahneleri.
    “İki duvarın da şekilleri aynı olduğundan buranın “yarım daire ayna” yapı olduğunu hemen anladım. Yarım daire ayna yapılar; iki tane yarım daire şeklinde duvarlardır, arkalarında birer odacık bulunur, aralarından genişçe bir yol geçer ve iki yarım daire de birbirinin ayna görüntüsü şeklinde konumlandığı için bu ismi almıştır.” Bu kısımda anlatım şekli itibariyle açıklayıcı bir anlatım var ve bu öyküde biraz kötü durmuş. Öykünün içine biraz daha katabilirseniz bu kısmı, daha hoş olur.
    Bunun haricinde, dediğim gibi çok yaratıcı buldum. Bu ayki seçkinin en beğendiğim öykülerinden biri oldu zekasıyla.
    Kaleminize kuvvet.

    1. Merhabalar, öncelikle okuyup yorumladığınız için teşekkürler. Güzel yorumunuz için ayrıca teşekkür ederim, böyle yorumlar aldıkça mutlu oluyorum 🙂
      Dediğiniz kısım benim de takıldığım kısımdı açıkçası, öyküye yedirmek için biraz daha uğraşsam mı diye düşünmüştüm göndermeden önce okuduğumda ama son gündü; yetiştiremem diye korkup hiç dokunmadım. Ama dikkate alacağım, tekrar çok teşekkürler, sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle.

  3. Merhabalar ve tebrikler. Güzel, akıcı ve yaratıcı bir öyküydü. Finale kadar konuşma ve savaş sahneleri öncelikli olarak, sonrasında ise olaylardaki işleniş biraz abartılı geliyordu ama asıl olay açıklığa ulaştığında bahsettiğim sorun ortada kalktı gözümde; sanki öyle olması gerekiyormuş gibi geldi. Elinize sağlık.

    1. Merhabalar, okuyup yorumlamaya zaman ayırdığınız için teşekkürler. Beğenmenize çok sevindim, sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

  4. Merhabalar.

    Açıkçası hikâyenin başındaki yoğun argo kısımları beni bayağı zorladı. Karakterin gerçekçiliğini sağlamayı amaçlamışsınız sanırım ama bana biraz sosu fazla kaçmış bir yemek gibi geldi. Hem de daha ilk kaşıkta. Neyse ki o kısmı aşıp öyküye devam edince akıcı bir üslupla karşılaşıyorsunuz. Canlı, dinamik bir anlatım. Aksiyon var. Diyaloglar başarılı. Emek verilerek yazıldığı belli. Ufak tefek kusurlar öyküyü çok sekteye uğratmamış.

    Bu arada hikâyenin sonu benim için de sürpriz oldu. Vücudumuzun içinde milli mücadele 🙂 Değişik bir hayal gücü. Elinize sağlık.

    1. Merhabalar, öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkür ederim. Aslına bakarsanız başta argo kullanıp kullanmama konusunda kararsız kaldım. Sonra sizin de söylediğiniz üzere gerçekçilik için argo kullanmaya karar verdim, karar verdikten sonra yazdıklarım gözüme biraz abartılı göründü; daha sonra hafiflettim, bu hafifletilmiş hali yani 🙂 Düşününce abartılı bulduğum hali bile gerçek hayatta olan halinin yanında normal kalıyor aslında ama okuyucuyu yormamak gerekir tabii. Belki öyküye başlarken önce Baga’yı tanıtıp sonra diyaloglarına girseydim sizin deyiminizle “baharatı” daha düzgün karışmış bir yemek olabilirdi 🙂 kesinlikle dikkate alacağım. Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle tekrar teşekkür ederim.

  5. Merhaba. Öykünüz başılığı ve finale kadar olan anlatımıyla tam bir askeri operasyon havası oluşturuyor. Diyaloglarda bence ayarında bir argoyla tamamlanmış. Finaliyle de bir akıl oyunuyla okuyucunun kafasındaki düz kurguyu alaşağı ettiğini düşünüyorum. Ayrıca konusuyla bana seksenlerde yayınlanan bir çizgi filmi hatırlattı. Elinize sağlık.

    1. Merhabalar, okuyup yorumlamaya zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Güzel yorumunuz için de ayrıca teşekkür ederim, mutlu oluyorum :). Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *