Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Tilki

“Bir tilki gördüm!” diyerek irkilerek uyandım.

Rüyamda yine o tilkiyi görmüştüm; her gece olduğu gibi. Onu her gördüğümde o elim kazayı hatırlarım. Kaza olduğunda,  üç yaşında olmama rağmen her şeyi o, tilki sayesinde çok net hatırlıyordum. Hatalı sollama yapan bir kamyon, içinde annem ve babamın da olduğu arabayı biçip geçmişti. Bu ölümcül çarpışmadan sonra geriye kalan tek şey hurdaya dönenen metal yığınıydı; artık mezarlıktan bir farkı yoktu. İçinde sıkışıp can veren ölü bedenler, ralli arabalarının içindeki koruyucu çelik kafesler gibi benim de bu kazadan fiziki zarar görmemi engellemişti. Ama ne yazık ki yaşadığım travma ruhumda bir hasar bırakmıştı. Hiçbir zaman silemediğim kareler, her gece zihnimde benim isteğim dışında oynatılıyordu. Karayollarını kendine mesken tutmuş bir tilki yiyecek bulmanın zekice bir yolunu bulmuştu. Ancak şu an, bu bana hiç de zekice gelmiyordu. Cansız bedenlerin tazeliğine karışan kan kokusunun cazibesine kapılan tilki, karnını doyurmanın derdindeydi. Issız bir yol olduğu için birinin bizi fark etmesi biraz vakit almış olmalıydı. Çünkü ailem defnedildiğinde, ellerinin olmadığı benden hep fısıltılarla saklanmıştı. Oysa bu onların gerçeğiydi, bense hala o hayvanın soluğunu ve sivri dişlerinin arasında ezilen kemiklerin sesini hatırlayabiliyordum. Gerçek ortadaydı, tilkilerden hep nefret ettim.

Gözlerimi açtığımda, her sabah uyandığımda gördüğüm manzaradan çok uzaktım. Düşüncelerim bile bu değişikliğe uyum sağlıyordu. Benim gibi ölümcül hasta olan insanların hayattan çokta fazla bir şey istemedikleri bir ruh hali, umudun bir kırıntısına takılıp kalmıştı; o da yaşama hakkıydı. Böyle büyük bir hediye, ancak  şanslı olanlara Tanrının bahşettiği bir nimetti ve bunun anlamını bilemeyen insanlar, bence bu gezegene ait değillerdi. İnsanlığımın bu kırılma noktasının tek sebebi ölümcül hastalığım değildi; aslında buna vesile olduğunu kabul ediyorum. Farkındalığımı değiştiren tuhaf bir hap olmuştu.

Bilimsel bir araştırma için gönüllü olduğum özel bir tıp merkezi, benim yeni umudum olmaktan çok, aslında insanlığın sonraki gelişimi için bir başlangıç olacaktı. Savaşların ve açlığın olmadığı, nefsi bir tokluğun hüküm sürdüğü bir gelecek. Evet, aynen böyleydi, ancak bunu ben söylemiyordum. Tahlil laboratuvarında kan alırken herkese söyledikleri masallardı bunlar; insani vicdanımızın bam teline dokundukları o anda, verdikleri ilk şey  serum iğneleri ve ilaçlar değildi, bedenimize girmeden önce zihinlerimize zerk etmeye çalıştıkları bilinç altı fikir kapsülleriydi bunlar. Eğer sağlıklı bir insan olsaydım, onların bu yalanlarına ve içinde olduğum bu meşum odanın hastane kokan havasını içime çekmektense dışarda özgürce anın tadını çıkarırdım. Yazık! Yine yanılmıştım.

Keşke düşüncelerimiz de yeraltındaki fay hatları gibi  sürekli yer değiştirmese diye düşündüğümde bile neden sonuç ilişkisini görmezden geliyordum. Sağlıklı ve doğru kararlar, her zaman sürekli yapılan yanlış ve hatalı düşüncelerin birbirini itmesi gibi doğal bir devinimle ancak gerçekleşebiliyordu. Bende buna benzer bir durum yaşamıştım. Zihnimdeki taşlar yerine oturuyordu.

“Canınızın acıdığını biliyorum, ama bu araştırmanın diğer bir aşamasının da sizin tedavinize faydası olacağını söyleyebilirim,” dedi doktor, bu sözleri kibarlıktan kırılacak bir dille söylediğinde bunun bize faydası olacağını düşünmüş olmalıydı; ama olmadı iğnenin metal sivri ucu tenimin sıcaklığında ilk soğukluğunu hissettirmişti. Damarıma yol açtığındaysa asıl acı serumdaki karışımdı; çok acı vermişti, iki porsiyon acılı adananın acısını damarlarınızda hissetmek  gibiydi. Aslında bu yapılanlar bir ön elemeden başka bir şey değildi. Yapılan ön işlemler, her gönüllünün, bu araştırmaya  uygun olup olmadığını seçmek için yapılmıştı. Ben, hayatta tek bir şans oyunu bile kazanamayan ben,  seçilmiştim. Seçilmek, söylemesi bile güzel ama neye ve  kime göre değişen, göreceli bir durumdu bu. Talih ya da talihsizlik gibi bir paradoks döngüsünde kalmıştım.

Beraber geldiğim insanları, merkezden dışarı kuyruk olmuş çıkarken gördüğümde, bize has olan vedalaşan bir bakışla bakan, yılgın gözlerimiz selamlaşmanın başka bir lisanıydı. Onlar uygun değillerdi. Bense yatağımda uzanmış, kolumdaki kateterden sarkan serum hortumlarıyla, bu hasta katarını seyrediyordum. Doktorlar, bir saat sonra beni  asıl işlemin yapılacağı odaya almışlardı. Aklımın bir köşesinde bana hangi ilaçları vereceklerini, nasıl iğneler kullanacağını ve bu işin ne kadar süreceğini düşünürken, hemşirenin, elinde masmavi ışıldayan cam fanusun içinde bir küreyle geldiğini gördüm; hayret, başka bir şey yoktu. Sevinmeli miydim yoksa bu tuhaflıktan korkmalı mıydım bilememiştim. Kadın fanusu kaldırdığında, cam küreye mavi ışıltısını veren şeyi görmüştüm; bu irice bir haptı ve  kestane büyüklüğündeydi. Yüzümdeki şaşkın ifade gülümsemeyle ara ara değiştiğinde kendimi aptal gibi hissettim. “Bu tuhaf şeyde ne böyle, herhalde bunu yutmamı istemiyorsunuz doktor. Bu şey radyoaktif mi? İş buraya kadar mı geldi doktor, yoksa beni süper kahraman mı çalışıyorsunuz?” dediğimde buna benden başka gülen olmamıştı. Aslında bunu herkesi neşelendirmek için söylenen bir  şaka olarak düşünmüştüm, fakat yüzlerindeki beton gibi ifade artık ekibin umutlarının bitmeye başladığını gösteriyordu.

Benim şaka içerikli sitemim, doktorun bilimsel açıklamasıyla dibe batmıştı. “Korkmayın Melis Hanım, bu hapın büyüklüğü içeriğinde ki nano algılayıcıların bileşiminden dolayı, yutmakta zorlanacağınızı hiç sanmıyorum ve  bunu defalarca denedik. Asıl sorun sonrası…” diyen doktorun sözünü diğer doktorun onu dürtmesi ve bakışlarıyla susturması bu işi daha çok tuhaflaştırmıştı. Ama bu bile benim gözümü korkutamazdı. Çünkü ölümle randevusu olan birinin ondan daha çok azametli bir beklentisi olamazdı. Yazık! Yine yanılmıştım.

İçinde olduğum odanın tuhaflığını da sonradan fark etmiştim. Oda da yanımda duran iki doktor ve hemşirenin dışında bütün duvarlar, tavan ve zeminin dokusu pırıltılı kristallerden yapılmıştı. Bu ayrıtı bozan odanın açık kapısı da kapandığında artık tamamen kristal bir odadaydık. “Hayatım boyunca, bir gıdım tek taş hayali kurarken, pırlantanın ambarına düştük be!” dediğimde görmemişliğim, pervasızca ağzımdan kaçmıştı. Ancak bu ince nükte, hemşirenin yüzünde ufak bir tebessüme neden olduğunda, birinin  beni anladığına sevinmiştim. Kadınlığın ortak dili gibi…

Doktorun odayı hayranlıkla gözlemlemem dikkatini çekmişti ve yine o bilimsel açıklamalarına başlamıştı; yüzünden hiç eksik olmayan donuk bir ifadede yüzüne bir maske gibi yapışmıştı.  Herhalde bu maske onu kötü esprilerden koruyordu.

“Melis Hanım, bu oda saf kuvars kristallerinden yapılmıştır. Hapın etkisini göstermesi için böyle olması gerekliydi.  Dünyadaki  Elektromanyetik alan kirliliğinden tamamen izole edilmiş bir oda. İçeceğin hap, nano duyargaları olan bir sentetik bir organizma ve bu hap tüm hisleri açığa çıkaran birbirine bağlayan  bir empati  etkisine yol açıyordu. Bir nevi insanlığımızın o ahlaki ve vicdani kapılarını, Dünya üzerindeki bütün insanların, beyin frekanslarıyla  birbirine bağlıyordu. Fakat bu kapıların kapalı olan insanların ulaşamayacağı bir frekans sadece belirli insanlarda açılabiliyordu.” diyen doktor bana doğru bakmıştı; bende içimden ‘Bakınız ben.’ demiştim, artık esprilerimi boşa kullanmak istemiyordum; nede olsa karşımda betondan suretler vardı; maazallah, birinin sekip beni yaralayabilme ihtimali vardı. Bu olağan üstü olayı ilk deneyimleyen herkese anlattığı gibi doktorun açıklamaları devam ediyordu. “Araştırma ekibimiz birçok insan da bunu denemişti ama bir türlü aradığımız  beyin frekansını bulamamışlardı. Bu da işin gerçeğiydi. Dünya üzerindeki her insanın beyin frekansı parmak izi gibi kendine has bir özelliğe sahipti.  Şu an sende aradığımız o umudun  bir parçasısın.” diyerek konuşmasını sonlandırmıştı.

“Peki, doktor, merak ettim de, neden hap, serum ya da cilt altı bir ilaç değil de, bir hap?” diye sormam meraktan değildi; aslında beni tedirgin eden bu haptan bir anlıkta olsa uzak durmaktı.  “Tamamen doğal olması için bunu tasarladık İnsanın doğal sindirimine karışması gerekiyordu. Böylece bağırsaklardan emilebilecekti. Bağırsakların ikinci beynimiz olduğu gerçeği bunun nedeni, işte cevap bu.” diyerek hemşireye ilacı bana uzatmasını işaret ediyordu.

Bütün dikkatleri benim üstümdeydi. Artık zamanı gelmişti. Işıldayan hap burnumun ucuna kadar gelmişti. “İlaç zamanı.” diyerek gülümsemişti hemşire. Hapı elime aldığımda titrediğimi hissettim; küçük bir elektrik şoku gibi. Ağzıma atmakta bir an tereddüt etmiştim. Ama sonra cahil cesaretiyle bir lokmada ağzıma atıvermiştim. “Biraz su alabilir miyim?” dediğimde Bu kez doktor gülümsemişti; bu bana hayra alamet değil gibi gelmişti. “Bana inanın Suya ihtiyacınız olmayacak.” Çok tuhaftı ağzımda biran kıpırdadığını hissetmiştim. Tıpkı küçükken yediğim patlayan şekerlere benziyordu. Ağzımda patlamasından korkmuştum. Uzandığım yataktan doğrulup, yatağın kenarında oturur vaziyette durmuştum. Bu irice kuru hap, birden ağzımın içinde ılık jel gibi bir sıvıya dönüştüğünde, doktoru anlamıştım ama hala hapın bir parçası ağzımdaydı. Sanırım hapı yutkunmam için bir özellikti bu. Boğazımdan kayarken tereyağı kıvamına gelmişti.

Sonrasında mideme bir bomba gibi düşmüştü. Mideme yayılan nano parçaları hissedebiliyordum. Her şey çok çabuk gerçekleşiyordu. Bağırsaklarımdaki gurultu bunun nedeniydi. Aslında, vücudumun her hücresine dağılan, nano duyargalar, beynimin elektriksel hızını kullanıyorlardı. Böylece sinir sistemime şimşek hızında ulaşmışlardı. Her şey bundan sonra başlamıştı. Kafamda patlayan ince tını, bir an beni bu dünyadan koparmış gibi hissetmişti. Ruhumla, bedenim arasındaki o ince ayrıtı bir kâğıt gibi yırtılarak ayrılmıştı sanki. Birden gözlerimin görebildiği görsel boyut değişmişti. Bu körlük olamazdı; daha derin bir görsel akıntının içinde olduğumu görebiliyordum. Tanıdık olansa sadece seslerdi.

Dış sesleri duyabiliyordum.  “Aman Tanrım sonunda oldu başardık.” diyordu beton yüzlü doktor “Şimdi, şimdi… Ne yapacağız?” diye panikle sormuştu diğer doktor. “ İşlemi başlatmalıyız.” “Ama daha önce bu aşamaya hiç gelmemiştik.” Sen dışarı çık ben telkinciyim. Bak! Kristal duvarlar ışıldamaya başladı. Denek transa geçmek üzere onu hazırlamalıyız, işlem tamamlanmadan sakın kapıyı açma, onun dışarı çıkmasını asla istemeyiz.” diyen beton yüzlü doktor  tedirgin olmuş gibiydi. “Bir şeyler oluyor sanırım başladı. Geç kaldık. O burada.” diyen doktor paniklemişti.

Sesler zayıflamaya başladığında bulanık bir görüşle tekrar o ilkel görsel algım geri gelmişti. Karşımda paniğe kapılmış hemşire ve diğer doktor vardı. İkisi kapıyı açmaya çalışırken… Bu olamaz! Bu da ne böyle derken bir çığlık atmak istediğimde ağzım açılmamıştı; çığlık zihnimin derinliklerinde yankılanmıştı. Tam karşımda Beton suratlı doktor havada asılı duruyordu. Ona doğru uzattığım boş avcum bunun nedeniydi sanki. Doktor Boğazı sıkılıyormuş gibi hırıltılar çıkartarak nefes almaya çalışıyordu.  Ürkütücü olansa bunları benim yapmadığımdı. Başka bir güç bedenim üzerindeki kontrolü ele geçirmişti. Kendi vücudumda bir sığıntı olmuştum. Beynimin içindeki küçük bir nöron bağlantısının içinde sıkışıp kalmıştım. Zihnimin içindeki hapishanedeyim.

Konuşmaya başlamıştım; ama bu ben değildim. “Merhaba Doktor, bana yeni bir kurban daha mı getirdiniz. Asla vazgeçmeyeceksiniz değil mi? Hala anlamıyorsunuz, kader bile benim yanımda. Getirdiğiniz insanlarla  zihnimin gücünü hafife alıyorsunuz,  hiçbir zihin beni yok edemez ben ölümsüzüm doktor! Bunu hala anlamadınız, beni asla sıfırlayamayacaksınız.  Öldürdüğüm insanlar beni daha çok güçlendirecek. Fakat içinde olduğum bu zayıf ve hasta bedeni onarmalıyım. Doktor, hepinizi öldüreceğim, hemen kapıyı aç!” diyerek doktorun boğazındaki görünmez kuvveti arttırmıştı. Yüzünün rengi değişmişti; ölüm adım adım yaklaşıyordu.  Doktorun ölmek üzere olması, zihnimdeki başka bir duyguyu tetiklemiş olacak ki “Yeter artık dur!” diye bağırdığımda bedenimin sürücü koltuğuna tekrardan geçmiştim; ayrıca kendi sesimi duymakta beni rahatlamıştı. Doktorda aynı anda yere düşmüştü. Elleriyle boğazını ovalayarak uzun uzun öksürerek tekrar nefes almaya çalışıyordu. “Tam zamanında geldin sağ ol, Tanrıya şükür hala buradasın.” diyen doktor sürünerek yanıma geliyordu. “ Doktor bana ne yaptınız ve burada olanlarda ne böyle.” diyerek korkmuş bir halde doktorun yanına gelmiştim. Doktor kapıyı gösteriyordu. “ Onları dışarı çıkar sana her şeyi anlatacağım. Ben Telkinciyim.”

Bir an afallamıştım. “Zihnini kullan” diyen doktor sanki beni yönlendirmişti. Yapmam gerekeni biliyordum elimi kapıya çevirdiğimde görünmeyen yoğun bir titreşim avuçlarımdan kapıya akıyordu. Kapı aralandığında hemşire ve diğer doktor dışarı çıkıyordu. “Diğer doktor, çıkarken arkadaşına şans dilemişti. Kapı tekrar kapandığında Telkinciyle baş başa kalmıştık ve birde o içimdeki hayalet. Doktor yerden kalktığında bana olanları kısık sesiyle anlatıyordu; boğazındaki morluklar zihnimin gücünün izleriydi.

“Aslında insanlık için büyük bir buluştu. Araştırma ekibimizin asıl amacı bu hapın kullanımını ve etkisini her insana talere etmekti. İlacın azınlık bir kesimde etkili olması tam bir başarısızlıktı. Tesadüf eseri, egzotik bir  ince mühendislik problemini çözmüştük ya da biz öyle sanmıştık. Ölüm anı;  yeni ölen bir insanın beyin aktivitesini yapay sinir sistemine aktarmayı nano teknolojiyle başarmıştık; tek sorun buna uyum sağlayan denekti. O, bir seri katildi. Hapın seri üretimi katilin nöron bağlantısının da hapa bulaşmasına neden oluyordu. Bu sorun, tüm dünyanın katil olması demekti. Amacımız bu sinir haritasını iyi bir insana aktarmaktı. Bu odanın içinin kristal olması, zihnindeki katilin dışarı sızmasını engelliyor. Eğer başaramazsak bu  oda sıfırlanacak ve bu senin içinde geçerli yani… Aslında öleceksin, sistem istenilen nöron eşleşmesini algılayamazsa senin fişini çekecek. Artık iki kişiliksiniz ve bu odadan yalnızca iyi olan çıkacak.” diyen doktor bana ilk telkini vermişti. “Onunla savaşmalısın.”

Gel git gibi çekilen diğer kişilik bu sefer dev bir dalga gibi beni tekrar zihnimin derinliklerine sürüklemişti. Birden odanın içinde görsel bir doku oluşmaya başlamıştı Bunlar katilin anı parçacıklarıydı ve tek tek birleşerek sanal bir gerçekliğe dönüşüyordu. Burası karanlık izbe bir mekândı; tenha ve sessizdi. Sonra hayalsi kareler değişti; öldürdüğü insanlar gözümün önüne geliyordu hepsi canlı ve gerçek gibiydi. Hepsi ellerimde can veriyordu. Tıpkı yüksek çözünürlüklü bir sanal gerçeklik oyunun içindeydim ve sadece ellerimin görüldüğü oyunlar gibi her seferinde farklı bir ölümcül silah elimde beliriyordu. Bazen ellerimde sıktığım bir boğaz ya da kanlı bir bıçak oluyordu. Katil bu görüntülerle beni kendi deliliğine çekmeye  çalışıyordu. Kendimi zorlamalıydım ona boyun eğmemeliydim savaşmalıyım” diye düşünürken doktoru, duvardan duvara çarptığımı fark etmiştim. Doktor görünmeyen bir güçle havada savrularak duvarlara çarpıyordu; bir oyuncak gibi cansız ve tepkisizdi.

İçimdeki katil, kontrolü ele geçirmişti. Doktor,  acı iniltilerinin arasında  bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Onu duyduğum o kısa zaman aralığında anlamıştım “Tilki, tilki…” diye bağırıyordu. Bu kelime zihnim geri beslemesi ya da sigortası gibi bilinçaltımdaki bir fikri ateşlemişti. Bilinçaltımın derinliklerine atılan bu taşın dalgaları yüzeye dalga dalga yayılıyordu. Bu katilin sonunu getirecek büyük silah, sanal bir kurşundu. Anılarımın, en korkutucu olanların bile bir nedeni vardı. Bu kez geçmişimdeki tilki hayatımı kurtarmıştı. Geçmişimde yaşadığım travma, nöronlarıma kazınmış korkunç imajlar ve yıllardır içimde büyüttüğüm korkuyla beslediğim canavarla  katilin  nöronlarını bloke etmişti. Ölüm anı, katilin  nöronlarından ayıklanmıştı. Artık tamamen ölmüştü. Katil, anılarımın kâbus anlarını da beraberinde götürmüştü. Sadece basit bir imaj zihnime yapışıp kalmıştı.

Kendime geldiğimde doktor ve ben odanın ortasında yere düşmüş ve sersemlemiş bir yüz ifadesiyle birbirimize bakıyorduk. Kristal odanın içi ve biz, kavgadan hırpalanmış bedenler gibi yıpranmış ve yorulmuştuk. Doktorun yüzünde beliren o, nadir tebessüm işlerin yolunda olduğunu gösteriyordu. “Başardın, başardın Melis.” diyen doktor olduğu yere  yığılmıştı.

Hapın etkisi ölüm anı ile birleştiğinde beynimde yeni bir nöral ağ oluşmuştu. Zihnimde açılan bu ruhani algı bütün insanlığın kurtuluşuydu. Birkaç ay içinde benim üzerimden sentezledikleri yapay sinir haritasının kopyalarını üretmeye başlamışlardı. Artık insanlık,  din, dil ve ırk ayrımı gibi ilkel bir hastalıktan,  yüksek dozda empati içeren bir hapla kurtulmuştu. Prospektüsünde niçin kullanılır ibaresinin altında, savaş ve kavga  çıkarmak  için canavarca düşünceler kuran insan içindir. Yazarken, yan etkilerinden sadece bir tane olması benim için hep manidar olmuştur.

Yan etkileri: Her sabah uyandığınızda, bir tilki gördüğünüzü anımsayabilirsiniz.

Tilki” için 9 Yorum Var

  1. Merhaba, evvela seçkiye hoş geldiniz. Acaba bu öyküyle bir yarışmaya katıldınız mı? Konusu itibariyle yakın zamanda gerçekleşen bir öykü yarışmasının temalarına benzettim de.
    Öyküye dönersek “tilki”yi güzel kullanmışsınız: Geçmişte bir travma, aksiyon sahnesi ve finalde. Geçişler güzeldi.
    Öyküye girişte “…diyerek irkilerek” iki aynı görevli bağ-fiil art arda kullanılmış; biraz göze batıyor. Yine iki kez “Yazık! Yine yanılmıştım.” ifadesi; biri daha farklı olabilirdi sanki.
    Katilin nöron bağlantısının hapa bulaşması hususunda takılı kaldım, pek anlayamadım bunu mantıksal açıdan. Bazı kelimelerin yanlış yazımından kaynaklı anlamı zorlaştıran yerler var. Ama onlar haricinde farklı ve güzel benzetmeler, ifade biçimleri var. Öyküye çalışıldığı, zaman ayırıldığı belli. Bilimsel terimler, ifadeler; aksiyonlu sahneler vs. her şey matematiksel olarak uyum içinde; taşlar yerinde lâkin öykünün ilk kısmındaki etkileyicilik (duygusal) öykünün devamında pek yok. Öykünün sonunda ana karakterin travmatik geçmişiyle ilgili donelerden tilkiyi görmek güzeldi ama ben “eller”i de aradım zira o sahneyi betimlerken çok gerçekçi betimlemişsiniz. Okurken hissettim. Etkileyiciydi ve finalde de yer alabilirdi ya çağrışım ya geriye dönüş şeklinde. Elbet bunlar benim fikirlerim, ben olsam böyle yapardım gibi 🙂
    Sözün özü, başarılı bir öyküydü. Önümüzdeki seçkilerde de yazın lütfen.
    Kaleminize kuvvet.

    1. Öncelikle, hoş buldum. Sizin ve seçkideki diğer iyi kalemlerin de arasına katılmak benim için çok güzel bir deneyim oldu. Bu öyküyü ilk kez bu seçki için yazdım; ama bu yıl bir bilim kurgu yarışmasına katılmıştım. Öykü için yaptığınız yorumlarınız benim için çok değerli; ayrıca bir yazarın kendisini başkasının terazisinden tartması kadar daha iyi bir tecrübe yoktur sanırım. İyi bir yazar olmak her fikrin ve eleştirinin potasından geçmekle mümkün bence. Bilim kurgu yazmayı sevdiğim için, içimdeki bu ateşi beslemek için bilim ile ilgili kaynakları incelemek insanın epeyce kafasını karıştırıyor. Bu yüzden bilimsel terimlerde bazı mantıksızlıklar gözümden kaçmış olmalı.

      Dil bilgisi bakımından bazen zayıf kalıyorum ama kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Köyde çiftçilik ve hayvancılıkla da uğraştığım için arta kalan zamanımı okumak ve yazmaya çabalamak için harcıyorum. Yorumunuz için teşekkürler.

      1. Yorumunuzun ikinci paragrafı için bir yorum olacak bu; yazdıklarınız çok hoşuma gitti. Ne güzel, inanın ben de yazabilmek için saatin on ikiyi (gece) geçmesini bekliyorum zira iki çocuğum var. Onlar uyuyunca yazabiliyorum anca. En çok istediğim müzik eşliğinde bir üretim süreci ama onu da yapamıyorum maalesef çocuk ağlar ve duyamam diye. Bunları yazdım, çünkü anladığım siz de okuma ve yazma için zaman artırmaya çalışıyorsunuz benim gibi. Ne diyelim, zamanımız bol olsun 🙂

  2. Ben de hoş geldiniz diyerek başlayayım. Öykünün konusuna geçmeden önce tekniksel yapısı ve yazımı üzerinde birkaç şey söylemek istiyorum. Özür dileyerek: Yazım, noktalama ve bağlaçların yanlış kullanımı hususunda fazlaca hata vardı öyküde. Ayrıca yazımda zamansal farklılıklar ya da zaman karğaşası mevcuttu ki bu husus okuyucuyu en fazla yoran -en azından kendim için öyle- husustur.
    Öyküye geçecek olursam girişi çok güzeldi. Aynı şekilde devam etseydi daha da güzel olurdu; ama bu haliyle de güzel tebrikler. Bilimsel terimleri hakkıyla kullandığınızı -bu konuda neredeyse cahil olduğum için bir eleştiri getiremeyeceğim- düşünüyorum. Ayrıca nedendir bilmem karakterin erkek olduğunu düşünmüştüm, bayan çıktı 🙂 ( Bu seçkide bu konu hep kafamı kurcalıyor, sanırım benden kaynaklı bir şey.) Diğer seçkilerde de öykülerinizi görmek isterim. Umarım yazdıklarımı yanlış anlamazsınız. Elinize sağlık.

    1. Hoş buldum. Öyküyü okuduğunuz için teşekkürler. Yapacağınız her türlü eleştiri ve fikirlere açığım; çünkü eleştirel yorumlarında insani iletişimin başka bir lisanı olduğunu düşünüyorum. Bilim Kurguya ilgim olduğundan dolayı bilimsel terimleri yazmadan önce öyküdeki yerlerini planlıyorum daha sonra bilimsel kaynaklardan araştırıyorum ve gerekli gördüğüm yerlerde kendi fikirlerimi de öyküde kullanıyorum. Zamansal farklılıkları aslında bilerek yapmaya çalışmıştım, düz bir kurgudan ziyade farklı bir kurgu denemek istemiştim. Öykünün bütünlüğünü bozmadan yapılan zamansal geçişler öykünün yapısallığını koruyan çekim gücüne sahip donelerle bağlantısını koparmadığı sürece farklı bir anlatım yapma imkanı vereceğini düşünüyorum; bende bu öyküde tilkiyi kullanmıştım. Yorumlarınız için teşekkürler.

  3. Merhaba hoş geldiniz, bilim kurgu okumayı severim. Öykünüz güzeldi, hataları arkadaşlar yorumlarıyla belirtmişler. Ben şuna takıldım; zihin ve beyin iç içe öyle geçmiştir ki bunu bir birinden ayırmak zordur. Bu nedenle bir başkasının zihnini bir başkasına eklemek hele de mide yoluyla bunu aktarmak, bana göre havada kaldı gibi. Beynin dalga boyu aynı parmak izi gibi özeldir. Zaten bunu belirtmişsiniz, aynı zamanda zihnin de kişiye yani beynine özel olacağı anlamına geliyor. Bir parmak izini başka parmak izine uydurmak ne kadar zor ise, bir zihni alıp başka bir beyne aktarmak da zor olacaktır. Yanlış anlamayın, öykünüzü beğendim. Bu noktaları az da olsa açıp, için doldurabilseydiniz öykü daha güzel olacaktı. Ellerinize sağlık, gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  4. Hoş buldum. Öncelikle yorumlarınız için teşekkürler. Bilim kurgu okuyorsanız zaten bazı durumlarda havada uçan bir anlatım biçimi olduğunu anlarsınız; adı üstünde kurgu üzerine kurulmuş bir yazımdır. Öyküde anlatmak istediğim mesele yapay sinir sistemlerinin insandan insana aktarmaktı. Bende kendi kurgumu yaptıysam da aslında gelecekte yapılabilecek bir teknolojidir. Sizinde belirttiğiniz gibi zihinler aktarılamaz ama yapay nöron sistemlerinin aktarılabileceği teknoloji çalışmaları yapılmaktadır. Buna imkan veren tek teknoloji de nano teknolojidir. Öyküde de belirtmiştim, nano duyargaları olan organizmalar, aslında onlar nano robotlardı; hemde binlerce, hepsi bir hapın içine sığdırılmıştı; gerçeğiyle birebir olan bir nöron bağlantısı için yeterli miktardır bu. Bunları bir insana vermenin iki yolu vardı. Birincisi, damar yoluyla ikincisi de hap gibi yutarak ve şu an günümüzde de nanohap uygulamaları yapılmaktadır; kanser hastaları için sadece tümörlü bölgelere ilaç salan sistemler. Bir kere yutulduğu zaman mide ve bağırsak emiliminden sonra kana karışır; kanın damar yoluyla ulaşamadığı yer yoktur. Kılcal damarlarla beynimize kadar giden bir yol, hapın içindeki nano nöronlar beynimizdeki gerçek nöron bağlantıları gibi dakikalar içinde yeni bağlantılar oluşturabilirler. Gerçeğine sahip olmak için yıllar gereklidir. Hayatımız boyunca öğrendiğimiz her şey bunun içindedir kötü alışkanlıklar, anılar ve hatta cinayetlerin arkasındaki davranış psikolojisi.

    İşte, bilim kurgu burada devreye giriyor. Düşünün dünyadaki her insanın yıllarca sahip olduğu kötü davranışları oluşturan bağlantıların yerine daha hümanist ve adaletli iyi insanların, yapay sinir ağları aktarılsa ne olur? Bu teknolojiyi insanlara beyin cerrahisi gibi zor bir müdahale gerektirmeden hap şeklinde vermek, bence en insancıl yol olurdu. Ayrıca Bilim kurgu üzerine bir anekdot, H.G. Wells’in Görünmeyen Adam romanındaki görünmez adam aynı zamanda kördür; çünkü görüntünün gözünün retinası üzerinde oluşabilmesi için ışığın göz tabakalarından kırılarak da olsa geçmesi, retinaya ulaşması gerekir. Roman bir kült haline geldiği için kimsenin bu konuya takıldığını sanmıyorum. Bu mantıksızlar aslında bilim kurgunun arka kapılarıdır bence.

  5. Merhabalar.. hoş geldiniz..

    Öykünüzü keyifle okudum. Hoş, akıcı bir üslubunuz var; okurken beni yormadı. İlave olarak öykünüzden bazı güzel tatlar da aldım. Mesela, kullandığınız dilde kimi kuvvetli ifadeler var: “cansız bedenlerin tazeliğine karışan kan kokusunun cazibesi” gibi veya “umudun kırıntısına takılıp kalmak”, “zihinlere zerk etmek” gibi… Bunlar bende kalite hissi uyandırıyor.

    Diğer hoş bir ayrıntı da insanların kararlarının “fay hatları” metaforu kullanılarak anlatıldığı kısımdı. İnsanı üzerinde düşünmeye itiyor. En azından ben de öyle oldu. Eğer başka bir metne atıf değilse, orijinal bulduğumu söylemeliyim.

    Olay örgüsünü ve bilimsellikle beslenmiş kurguyu da yine başarılı buldum. Havada kalan pek bir şey yok. “Tilki” bağlantısı ile öykünün finali de şık bir şekilde yapılmış.

    Birkaç eleştiri de getirmek gerekirse, ufak tefek yazım yanlışlarını, Babür’ün belirttiği üzere etkin kullanılan edebi dilin ve duygunun sonlara doğru biraz zayıflamasını, çok etkili olmayan finali söyleyebilirim. Tabii bunlar sübjektif değerlendirmeler. Paylaşılmayan yanları olabilir. Bir de dikkatimi çeken örnek vereyim: Karakterin içindeki katille olan mücadelesi biraz aceleye gelmiş gibi. Burada okuyucuyu biraz daha germek mümkün olabilir, mücadele daha canlı yansıtılabilirdi. Belki klişelerden kaçmak istemiş de olabilirsiniz. Ama sonuçta şeytanın yok olması, tiradından çok daha kısa sürdü 🙂

    Felsefesine gelince, tabii benim algıladığım kadarıyla, “tahammülsüzlük”, “ayrımcılık” ve sonunda kaçınılmaz “çatışmalar”… gerçekten zamanımızın problemleri. Çare olarak öyküde “empati hapı” sunulmuş. Verilmek istenen mesaj öyle mi bilmiyorum ama, çözüm gerçekten insanlığın çoğunluğunun bu eksikliği hissedip, artık iradi olarak bu empati yoksunluğuyla mücadele etmesi. Gerek birey olarak hayatın içinde sosyalleşirken, çocuklarımızı yetiştirirken yaşayarak, gerekse kurduğumuz otoriteler eliyle, eğitimle, sanatla, kültürle… Aksi halde, belki nano teknoloji ile birçok fizyolojik rahatsızlığımıza çare bulacağız, yeni yeni güçlere de sahip olacağız ama sanırım mutlu bir dünya kurmayı başaramayacağız.

    Genel olarak başarılı buldum öykünüzü, tebrikler..

  6. Merhabalar. Güzel yorumlarınız için teşekkürler. Yazdıklarımın başka bir akıl tarafından değerlendirilmesi aslında çok büyük bir tecrübe ve ders niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazarken, yazdıklarımızla iç içe olduğumuz için tabir yerindeyse gözümüze kadar soktuğumuz için bazı yanlışlar ve duygu ifadelerinde hatalar gözden kaçabiliyor; bunun tek çaresi başka bir gözdür bence. Sizinde belirttiğiniz gibi katilin alt edilmesi kısaca anlatıldığı için bence hatalıydı; klişede olsa eğer yazdığınız metinde böyle bir gerilim kozunuz varsa bunu kullanmaktan çekinmemeliyiz. Tespitiniz için teşekkürler. Ayrıca bu seçkide bana yorum yapan diğer yazar arkadaşlarında belirttiği gibi duygu içeriğinde daha çok önem vermem gerektiğini anladım.
    Yazmaya bilim kurguyla başladığım için düşüncelerimi böyle ifade etmeye çalışıyorum. Bu tür için yazarken, bilimsel araştırma yapmayı sevdiğim için kullandığım düşüncelere ve ifadelere dikkat etmeye çalışıyorum. Ben yazmayı, hep programlama gibi kod yazmaya benzetmişimdir. Yazdıklarımız duygularımızın ve fikirlerimizin harflere indirgenmiş kısıtlı bir lisanıdır; zihinlerimizin içindeki en derin duyguları dışarı çıkaracak başka bir yol bulunana kadar, yazmak tek çare gibi görünüyor. Okuyan her akıl, bu kodları zihninden duygusal zekasına giden bir yolla çözebilir; İşte bu yüzden duygusal zekamızı daha çok geliştirmeliyiz bence . Bende yazarken bu yolu kullanmaya çabalıyorum ve daha yolun çok başında olduğumu da biliyorum. Birde, şehrin hengamesinden uzakta, köyde toprakla uğraşıp yaşadığım için birazcık dingin bir ortamda yazabiliyorum; işlerden arta kalan zamanlarda.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *