Öykü

Mahkûm

Kapıda bir tıkırtı duyduğunu sandı. İçinde bulunduğu oda o kadar sessiz, kendisini dünyanın kalanından o kadar izole hissettiriyordu ki, mahkûm, doğuştan gelen şüpheci karakterinin de etkisiyle etrafında gerçekleştiğini sandığı en ufak olayı bile bir anlama yoğurmaya çabalıyordu. Halbuki o da farkındaydı, eğer bu dünyada başına gelen her şey birbiriyle derinden bağlı olaylar çerçevesinde meydana gelseydi çoktan bir ilahi güç tarafından kurtarıcı ilan edilir ya da o hiç var olmayan kahramanlık hikâyesindeki ana karakter olur, uzun bir yolculuğa çıkardı. Tabii ki içinde bulunduğu dünyanın böyle ihtimallere ne kadar uzak olduğunu gayet iyi biliyordu. Hem neydi ki bu dünya? Etrafını baktığında tek gördüğü ona dalga geçermiş gibi bakan, koyu gri tonuyla ve ilkel denebilecek bir işçilikle yapılmış koca duvarlardı. Hafif bir bakışta bile kabarıkların fark edilebildiği bu duvarlarda, akan boyalar ve dökülen parçalar, hiç kalmamış yaşama isteğini daha da kurutmaya yetiyordu. Baştan aşağı çarşaf gibi sarılmış örümcek ağları, bir yerlerde sıkışıp kalmış ölü fare kokusunu da göz önüne alınca insan sanki burada yüz yıllardır kimse yaşamamış diyordu. Ancak ne vardı bu davarların dışında? Kendine defalarca sorduğu bu soruyu bir kez daha yineledi. Uzun zamandır sığındığı bu duvarların berisinde, bu insanlıktan nasibini almamış, neredeyse gotik denebilecek bu odanın dışında nasıl bir dünya vardı? Bu kolay cevap verebileceği bir soru değildi çünkü burada o kadar çok zaman geçirmişti ki, nasıl ve ne sebeple geldiğini bile hatırlamıyordu. Hatta bunun da ötesinde, önceki yaşamına dair anılar da bu kapsamda yitip gitmişti. Geçmiş, şu an ve gelecek gibi kavramlar yok olmuş, adeta hepsinin yerini acı dolu kabullenmişlik ve keder almıştı. Artık onun tek yaşamı, işi, ailesi, hobisi bu tıknaz oda olmuştu. Mademki bu odadan öncesini hatırlayamıyordu, o zaman buradan çıktıktan sonra yapacaklarının hayalini kurabilirdi. Belki de bu onu içinde bulunduğu esaret ve yalnızlık hislerinden uzaklaştırabilirdi. ‘‘Eğer buradan çıkarsam’’ diye başladı kuru kuru düşünmeye ve hayal gücünü zorlayabilecek derecedeki bütün hedeflerini tek tek dizdi.

Kendine yepyeni bir hayat kuracaktı. Orta sınıftan terbiyeli, görgülü bir eş ve en fazla bir çocuktan oluşan bir aile. Birden fazla istemiyordu çünkü ömrünün kalanını hayvanat bahçesi işletiyormuş ve değer vermediği varlıkları seviyormuş rolü yapmaktan bıkıp usanalı çok olmuştu. Hayatının ilerisi güzel bir aile profili olsun, fazla da bir şey istemesinler yeterliydi. Bunun dışında kendisine yakışır bir iş istiyordu. Bu, perakende zinciri yönetmek olabilir, bir kafe açmak olabilir, hatta bir orkestra şefi bile olabilirdi. Belli mi olur, belki bir gün hayalini kurduğu çiftliği satın alır ve buraya yerleşirlerdi. Tabii ki, zaman zaman iş gezisi bahanesiyle uzaklara gidip ailesini görüş mesafesinden çıkarırdı. Buralarda tanıştığı güzel hanımlarla bol bol zaman geçirebilir, onlarla işi bittikten sonra başından hızlıca salardı. Sonuçta bu iş gezisi olduğu için aldatmış sayılmazdı değil mi? Sinemaya olan merakını hatırladı birden, fırsat geçtiğinde kendisini filmlere adamalıydı. Bu yüzden evinde bir sinema odası ve burası için ayrılmış film koleksiyonları olmalıydı. Tarihe yön vermiş usta sanatçıların elinden çıkmış bu şaheserlerin her zaman onun kalbinde özel bir yeri olurdu. Sanat demişken, zengin insanların odalarına astığı milyon dolarlık tablolara hep özenmişti. Hoşuna gidip gitmemesini ayırt etmeden, fiyatı ne kadar yüksekse kendisini o kadar sanat düşkünü hissederdi. Sonuçta sokakta dolaşan herhangi bir hergeleden farklıydı, olması gerektiği gibi toplumun aydın kesimine aitti çünkü. En bilgeden daha bilge, en eğitimliden daha eğitimliydi. Madem bu kadar değerli bir insanım, o zaman kişisel zevklerime biraz zaman ayırabilirim diye düşündü. Önceki yaşantısında tecrübe ettiği onca spor arasında sadece golf ona hak ettiği değeri içinde hissettiriyordu. Eğer oynayacaksa yine kendi sosyo-kültürel seviyesinde insanlarla oynamalıydı. Ancak bu sayede iradesinin gerçek kuvvetini hissedebilirdi. Kim bilir, belki bu süreçte yeni insanlarla tanışır, bambaşka bir çevre elde ederdi. Öyle ki, bu tanıştığı insanlar onun peşinden gelecek, tanıdıkça daha büyük hayranlık duyacaklardı bu. Elbette kendini tanıtmanın başka yolları da vardı. Oturduğu bölgede belediye başkanı olmak gibi. Güzel bir fikirdi, hem birçok insana kıyasla kendine öncelikler yaratacak, hem de ismini geniş kitlelere kolay yoldan duyurabilirdi. Televizyonlara kadar her tarafta ismini ve suratını görebilirdi. Her zaman, her yerde insanların gözü onda olurdu. Yaşamak için güzel bir hayat, diye düşündü. Ve en nihayetinde, özgür bir insanın yapılabileceği en güzel şeyin bir hapishane kurmak olduğunu hatırladı. Hapishaneye yatırım yapmak gerçekten de vizyonlu bir hareket olurdu. Ne de olsa başkalarını da tıpkı kendisi gibi zihinlerinde mahkûm ederek onları düşünmeye, hayal güçlerini zorlamaya iterdi. Sonuçta özgürlüğün yaşatılması kadar paylaşılması da mühimdi. Bencilce davranmasına, bilgeliğini kendine saklamasına gerek yoktu. Bu hapishane, özgür iradeleri zayıf, hayal güçleri kırılgan insanlar için adeta bir kurtarıcı görevi görürdü.

Bu konudaki düşüncelerini daha bitiremeden gözü odadaki bir şeye takıldı. Hemen karşısında, kapıda bir aralık görür gibi oldu. Biraz doğrulduğunda fark etti ki, kapı gerçekten de açıktı. Ya tam kapatılmamış ya da birileri tarafından açılmıştı. Kalktı ve ileri yürüdü. Kapıya hafifçe dokundu hafif bir iç geçirdi. Bu anda, elindeki sonsuz fırsatı tekrar düşündü. Hep hayalini kurduğu veya kuracağı bir adım ötesinde, onu çağırıyordu. En sonunda, ‘‘Daha düşünmeyi bitirmedim.’’ diye geçirdi aklından. Ardından kapıyı kapattı.

Mehmet Can Ünal

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Elinize sağlık güzel bir öykü olmuş. Tasvirler güzel iç ses ve hayaller iyi ve dozunda. Sıkmıyor okuyanı. Yazmaya devam diyorum, iyi geceler.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar