Öykü

Meftun

Meteorolojinin de önceden uyarmış olduğu gibi yağmur bir haftadır dinmemişti. Bu gece de yağıyordu.

Etrafta rahatsız edici bir sessizlik vardı, dışarı çıkmak zorunda olanlar tedirgin ve telaşlıydı. Hepsinin aklında bir an önce eve varmak vardı. Hâli hazırda sokağa çıkma yasağının başlamasına da saatler kalmıştı. Telaş biraz da bu yüzdendi. Zira ihlaller konusunda yeni hükümetin toleransı hayli düşüktü.

Fakat bu kargaşanın arasında, güruhtan farklı olarak evine varmak için o kadar da hevesli olmayan biri vardı ve insanların ruh halleriyle dalga geçermişçesine gülümsüyordu da!

Paltosuna çarpan rüzgâr, eteklerini hareketlendirirken onun bir eli kırmızı kaşkolunda, diğeri ise paltosunun cebindeydi. Cebindeki elini yumruk yapmıştı. İçinde mavi bir cam parçası saklıyordu. Bir nazarlıktı bu. Nitekim geçen seferki bulutlu günlerde başına gelenlerden sonra korunmaya ihtiyacı vardı.

Yine de uslu durmayı beceremiyordu Zuhal. Sessizliğin sesini, çizmelerinden çıkardığı gürültüyle bölmekten zevk alıyordu. Tak! Tuk! Tak! Tuk! O kadar yavaş yürüyordu ki… Bilerek yapıyordu bunu, insanların arzusunun kokusunu alabiliyordu çünkü ve bir an olsun kendisine bakma gafletine düşmeleri için dua ediyordu! Sabırsızlanıyordu. Nasıl heyecanlanmayacaktı ki? Nicedir susuzdu Zuhal! Açlıktan ölüyordu! Zayıflamıştı bu yüzden. Güçsüzleşmişti. Ama hâlâ yırtıcıydı ve belki şimdi daha bile tehlikeliydi.

Zavallı insanlar, ona bakma arzusu içinde kıvranıyorlardı. Hatta kokusunu ciğerlerine çekmek için bir miktar yaklaşıyorlardı. İradenin bir testiydi bu! Çocuklar yenik düşüyordu tabii. Zuhal’a büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Fakat onların durumu farklıydı, onlara ulaşamazdı Zuhal. Kanunlar buna maniydi.

“Hadi ama,” deyip duruyordu içinden Zuhal. “Biriniz bakın bana, görmüyor musunuz açlıktan ölüyorum! Kâfirler! Biraz merhamet edin! Dudaklarımdaki kuruluğa bir damla su olun. Yalvarırım! Yalvarırım acıyın bana…”

Kimse hayatını altın tepside Zuhal’a sunacak kadar alenen aptal değildi.

Garip bir durum vardı aslında. Meftunların varlığı insanlar için bir tabuydu. Onların varlığını kabul etmek istemezlerdi. Ama solgun ayın altında, bulutlu gecelerde, uzun paltoları ve kırmızı kaşkolları ile salındıklarında, herkes onların varlığını yutkunarak izlerdi. Onları kolayca tanırdınız. Kendilerini gizleyememelerinin nedeni ise yasalardı. Üçüncü Cumhuriyet’in bir meyvesi olan “Cemaat Yasası” gereği, herkes ait olduğu topluluğun alametlerini taşımakla mükellefti. Meftunların payına da bu kıyafetler düşmüştü. Başka bir yasa daha vardı ki bu herkesin elini kolunu bağlıyordu: “Birliktelik Yasası”. Bu yasaya göre, herhangi bir meftunla göz göze gelmek, açık davet anlamına gelirdi. Sonrasında her şey kaşla göz arasında cereyan ederdi. Fakat Zuhal’in bir kusuru vardı. Bu kusur, onun hızını sekteye uğrattığı için vahşeti arttırıyor ve onun klasına zarar veriyordu. Cemiyeti içinde hoş görülen bir şey değildi bu. Onlar, yemekleri konusunda her zaman titizdi.

Yağmur şiddetini arttırıyor, insanlar da iyiden iyiye azalmaya başlıyordu. Zuhal’i bir telaş almıştı şimdi. “Bu sefer de mi aç kalacağım,” diyordu. En son ne zaman kana kana susuzluğunu giderdiğini bir türlü anımsayamıyordu. Yemeği düşündüğü her an dişlerini de kaşıyordu. İstemsizce yapıyordu bunu. Fark ettiğinde ise üzülmekten başka bir şey yapamıyordu. Ama bu gece açlık diğer tüm duygulardan ağır basıyordu. Etrafındaki bir düzine insana çaresizce bakıyordu.

“Kurallar, kurallar, kurallar… Hepsinin canı cehenneme, hepsinin!”

Neden sonra bir ürperti geçti üstünden. Normalde üşümezdi ama bu soğuğu daha önce de yaşamıştı. Nazarlığı olmadığı gece! “Hayır,” dedi içinden. O günü hatırladı ve titremeye başlayan eli tekrardan dişlerine gitti. Nabzı hızlanmıştı.

“Tıpkı diğerleri gibi öleceğim! Hayır Zuhal, topla kendini! Sen güçlü bir meftunsun. Sen nelere göğüs germedin ki! Unutma, sen bir savaşçısın!”

Sözler dudaklarından parça parça çıkarken içinden bir ses de takip edildiğini söylüyordu. Hızla arkasına baktı. Görünürde kimse yoktu. Lakin gözlenme hissi o kadar güçlüydü ki neredeyse tadını alabiliyordu. Etrafına tekrar baktı. Ağzı yüreğinde atıyordu şimdi. Dışarıda koşuşturan bir avuç insan da kaybolmuştu. “Bu hiç iyi değil,” diye düşündü. Adımlarını hızlandırdı. Sonra koşmaya başladı. Topuklarından çıkan ses tüm caddeyi dövüyordu. Tak! Tuk! Tak! Tuk! Kendine kızıyordu şimdi. “Neden giymek zorundaydım ki bu kahrolası çizmeleri,” deyip dövündü. “Takip cihazı taksalar anca bu kadar olurdu!”

Caddeden çıkmak için tekinsiz bir sokağa daldı. Yıpranmış paltosunun önü açılmıştı. Keskin bir rüzgâr çarptı yüzüne. Neyse ki ayın solgun ışığı buraya vurmuyordu. Sokak lambaları da kırıktı. Karanlıkta görünmemeyi umut etti ve çıkardığı sesten kurtulmak için de çizmelerini çıkarıp eline aldı. Diğer eli hâlâ paltosunun cebindeydi.

Artık bir kedi olmanın zamanıydı. Duvara dayanıp yavaşça çömeldi. Etrafta hiç ses yoktu. “Sokağa çıkma yasağı başlamış olmalı,” diye düşündü. Nabzı hâlâ yüksekti.

Belki bir yarım saat öyle kaldı Zuhal. Neden sonra bir cesaretle ayağa kalktı ve çizmelerini giydi. Paltosunun önünü ilikleyip kaşkolünü sıkıca bağladı. Nabzı düzelmişti. Tekrardan caddeye çıktığında etrafta kimsenin olmadığını görüp rahatladı. Fakat açlık hâlâ oradaydı. Aklından türlü çılgınlıklar geçmeye başladı. Rastgele bir eve girip doyasıya beslenmek istiyordu.

“Bir sonraki döngüye kadar ölmüş olurum,” dedi. “Kimse bu kadar uzun süre açlığa dayanamaz. Beslenmeliyim. Ama nasıl?”

Amaçsızca yürümeye devam etti Zuhal. Yüreğinde küçücük bir umut vardı. “Belki,” diyordu. “Belki sokağa çıkma yasağını delen biri çıkar karşıma ve benimle göz göze gelir…”

Güneşin doğmasına saatler vardı artık. Kilometrelerce yürümüştü Zuhal. Üstelik yağmur bir an olsun dinmemişti. Girmediği sokak, bakmadığı köşe kalmamıştı. Umduğu gibi sokağa çıkma yasağını delenler yok değildi ama kimse ona bakmamıştı. Gücünün son demlerindeydi ve artık eve gitmeliydi.

Sonra, tüm bu tükenmişliğin sınırındayken ani bir titremeyle sarsıldı. Anlayamadığı bir dinçlik sardı vücudunu. Akabinde saatler önceki aynı ürperti geldi. Bir ses de vardı yanında. Çın! Çın! Çın! Çın!

“Demir,” sözcüğü döküldü dudaklarından. Şafak sökmek üzereydi ama etraf hâlâ zifiri karanlıktı. Böylesi ışıksızlıkta bile Zuhal’in gözlerindeki o korku görülebiliyordu. Öyle bir titreme nöbeti geldi ki cebindeki nazarlık, yumruğunun içinde patladı. Eli kanıyordu. Fakat Zuhal bu acıyı bile fark edemedi.

Koşmaya başladı. Arkasına bakmadan koşuyordu. Çizmeleri yüzünden bazen düşüyordu ama hemen kalkıp ormana koşamaya devam ediyordu.

“Daha benden ne istiyorlar ki,” dedi Zuhal. Ağlıyordu. “Zaten benim olanı aldılar. Niye beni rahat bırakmıyorlar. Tanrım, sen beni koru. Tanrım! Nazarlık, nazarlığım… Parçalanmış! Bu kötü, bu çok kötü… Bu çok, çok, çok kötü… Aptal Zuhal! Aptal Zuhal! Bir nazarlığa bile sahip çıkamadın! Sen ölümü hak ettin şimdi.”

“Dur!” dedi bir ses. Zuhal kaskatı kesildi. Düşemedi bile! Bir büyü olsaydı bu, anca bu kadar tesir edebilirdi. “Nereye kaçabilirsin ki Zuhal? Seni senden daha iyi biliyoruz.”

“Siz, siz…”

Karanlığın içinden bir el uzandı Zuhal’in dudağına. Önce onu susturdu. Sonra içeri girip dişleri saymaya başladı. “Bir, iki, üç, dört…”

Ağlıyordu Zuhal ama ne yere çökebiliyor ne de düşmana karşı bir mukavemet gösterebiliyordu. “Merhamet,” diyebildi umutsuzca.

“Unuttun mu,” dedi elin sahibi. “Tabii ki unuttun! Merhamet sahibi değilizdir biz. Ama daha önemli bir şey var Zuhal, dişlerin eksik. Nerede onlar, o damarı parçalayan harikulade olanlar? Ağlama! Cevap ver bize! Neredeler?”

“Çaldılar,” diyebildi Zuhal, ağlamaktan nefes alabildiği bir an. Sonra üzerindeki büyü kalkmış gibi yere yığıldı. Karanlıktaki el de geri çekilmişti.

“Bu kaçıncı denek,” dedi başka bir ses.

“742. efendim!” Karanlıkta ikisi de gözükmüyordu. Onlardan hariç başkaları da vardı. “Ama Zuhal neredeyse başarılı oluyordu efendim. Buna sevinmeliyiz!”

“Sevinmek için hâlâ erken çavuş ama ilerlemenin de farkındayım.”

Bu kısa konuşmanın ardından uzaklaşan ayak sesleri duydu Zuhal. Kendini hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Hiç bu kadar ağladığını bilmiyordu. Bir türlü duramıyordu. Çatlayacaktı.

“Sus artık!”

Zuhal ağlamayı kestiği gibi yutkunamadı da.

“Ayağa kalk!”

“Bu da ne böyle,” diye bağırdı Zuhal. Fakat bu bağırış bir cesaret göstergesi değildi. Daha çok komutanı karşısında avazı çıktığı kadar bağırması gerektiğini bilen bir erin ruh haliydi. “Bana ne yapıyorsunuz? Siz diş hırsızları değil misiniz? Onlar da tıpkı sizin gibi sokuldular.”

Şafak sökmüştü, etraf aydınlanmış ama güneş Zuhal’e zarar vermemişti. Kafası karıştı. Düşmanı da karşısındaydı. Üzerinde “Nizamiye” yazan koyu bir üniforma giymişti ve gözleri bile örtülüydü. Ne sesinden ne de duruşundan hiçbir şekilde cinsiyeti belli olmuyordu. Fakat o yazı Zuhal’in midesini bulandırmaya yetmişti. Kusmak üzereydi.

“Korkaklar,” dedi asker. “Yaptığımız tüm güzellikleri bozmayı kendilerine görev edindiler. Lakin sonları yakın. Demir pençemizin başlarına ineceği gün çok yakın. O zaman tüm dişleri geri toplayacağız ama sen umutlanma Zuhal, ah sakın umutlanma! O dişler bir kere çıktı mı bir daha takılsa bile eskisi gibi olmaz. Yani artık işimize yaramazsın! Buraya kadarmış.”

“Ne, nasıl? Ne demek istiyorsun?”

“Anlamana gerek yok Zuhal ama yok oluş arifesinde, deneği gerçeklerle yüzleştirmenin ayrı bir tadı var doğrusu. Bundan hoşlanıyorum.”

Korkunç bir kâbusun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyordu Zuhal. Çırpınmak çare değildi. Bataklık gibi içine çekiyordu. Anılar hücum ediyordu şimdi. Fakat hiçbiri güzel değildi. Hepsi birbirinden çirkindi. Demirler vardı. Keskindiler. Parçalıyorlardı. Kesiyorlardı ve tekrar onarıyorlardı. Cehennem gibiydi. Sonsuz bir acı. Ama bir bütünü oluşturmayan bu anılar kime aitti, Zuhal anlayamıyordu. Acılarını hissedebiliyordu. Fakat acının sahibini göremiyordu.

“Aslında 33 yaşındasın ama “Zuhal” sadece 3 yıldır yaşıyor. Ne yazık ki yaşamın Nizamiye öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılıyor. Öncesinde de çok uslu olduğun söylenemez. Rafine zevklerin varmış ama işte kurallar. Uymamışsın. Devlet de seni bize yolladı. Bir insan için ne büyük bir lütuf! Keşke gerçekten anlayabilseniz! İşte, biz de senin üzerinde bir takım biyolojik oynamalara gittik. Yalan söylemeyeceğim Zuhal. Bunların hepsi çok acıttı canını. O kadar acıttı ki çığlıklarını hâlâ duyabiliyorum. Ama seninle işimiz bittiğinde mükemmeldin Zuhal. Hele o dişler, ah evet onlar. Ağlama lütfen. Onları isteyerek vermedin. Senden çaldılar. Bu senin suçun değil. Kan içmek için o ideal dişler. İzledik seni Zuhal, başarılıydın. Yirmi üç kez beslendin. Ve o anları izlemek harikaydı. Şimdi bile susatıyorlar beni.”

Her ne kadar askerin yüzünü göremese de hissettiği susuzluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu Zuhal. Kendinden biri gibiydi.

Anılarını düşündü Zuhal, “Dedikleri doğru olamaz. Onca yaşanmışlık üç yıla sığamaz. Beni kandırmasına izin veremem.”

“Ama senden umutluydum Zuhal,” dedi asker. “Meftunların ilk atası olma yolunda büyük bir potansiyel taşıyordun. Fakat eski yaşamının hoyratlığına direnemedin! Kendini açık ettin ve seni yakaladılar! O an izini kaybettik. Dişerini çalıp çalmadıklarını öğrenemedik. O günden beri seni arıyorduk Zuhal.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Neye inanacağın sana kalmış Zuhal. Ben yalnızca gerçekleri söyledim. Daha fazla konuşmanın da bir manası yok.”

“Sen nesin?”

“Korkunç anılarını sana yaşatanım ben,” dedi asker. Bunu büyük bir keyifle dile getirmişti. “Artık veda vakti Zuhal…”

“Bir dakika…”

Bir dakikası daha olmamıştı. Oracıkta yığıldı. Bir hiç gibi! Hayatını ondan çaldılar, karşılığında hiçbir şey vermeden! Ne öncesini bilebildi ne de yaratılma amacını. Güneş üzerinde yükseldi ve battı. Tekrar yükseldi ve yine battı. Günler günleri kovaladı ama o öylece kaldı. O şaşkın yüz ifadesiyle… Doğa bile kabul etmedi onu. Ne çürüdü ne de hayvanlar tarafından parçalandı. Onu fark edenlerce de gömülmedi. Eğer giderseniz ve yüzüne bakmaya cesaret edebilirseniz, onu görürsünüz. O hâlâ oradadır. Hâlâ susuz, hâlâ şaşkın ve hâlâ ölü…