Öykü

Mezar Hırsızı

Macaristan’ın Környe köyünde 1614 yılının sonbaharında bir cenaze töreni vardı. Fakir bir ailenin dünyalar güzeli kızı Fanni, sadece üç gün önce kendini kötü hissettiğini söyleyerek tarladan ayrılmış, evine dönmüş, yatağına yatmış ve bir daha kalkamamıştı.

Güzel kızın anne ve babası; yavruları ucuz bir tabutla toprağa indirilirken üzüntüden kendilerini kaybettikleri için, cenazeyi yaşlı gözlerle izleyen iki delikanlıyı fark edememişlerdi. Gençlerin biri mezarlığın batı sınırını belirleyen çitlerin arkasına saklanmıştı, diğeri ise doğudaki sınırı belirleyen servi ağaçlarının arkasında saklanıyordu. Üçüncü bir çift göz ise onları fark etmişti, bir tanesini tanıyordu üstelik.

Eski bir yeniçeri olan Hasan uzun zamandır paralı askerlik yapıyordu ve bir hafta önce bu köye tamamen şans eseri gelmişti. Aynı şans ona tarlada çalışan Fanni’yi de göstermişti. Kızı görünce ağzından samimi bir maşallah çıkmış, Osmanlıya aşina olan köylüler de bu beğeni ifadesini şüphe ve kızgınlıkla karşılayınca, arkasını dönüp oradan ayrılmaya yeltenmişti. Fakat daha uzaklaşmaya imkan bulamadan arkasından Macarca edilen galiz küfürleri duyunca,  bu küfürleri eden adamı görmek için yüzünü tekrar köylülere döndü. Küfürleri eden adam daha çok bir çocuktu, on altı yaşlarındaydı, elinde bir orakla Hasan’a yaklaşıyordu ve hâlâ küfürler ediyordu. Hasan çocuğu takdir etti. Macarcaya hakimdi ve çocuğun ettiği küfürlerden etkilendi. Çok içten, sanki kusuluyormuş gibi çıkıyordu küfürler çocuğun ağzından. Daha o anda anladı çocuğun kıza aşık olduğunu ve yatağanına el sürmemeye karar verdi.

Çocuk Hasan’a üç adım kadar yaklaştığında orağını kaldırdı ve konuştu.

“Defol git buradan yoksa kafanı kabak gibi ikiye ayırırım” Çocuk bağırıyordu. Hasan bu dili anladığını belli ettiğinde çocuğunun sesini kısacağını umarak cevap verdi.

“Zaten gidiyordum, beni sen çağırdın.”

Duyduğu neredeyse aksansız Macarca, biraz önce ettiği küfürler ve karşısındaki adamın sakinliği karşısında çocuk bir an ne yapacağını bilemedi. Hasan çocuğun sesini kısacağını ummuştu ama olan bundan fazlasıydı çocuk dilini yutmuştu. Çocuğa zarar vermek istemiyordu, yavaşça ellerini iki yanına açtı, avuçlarını yere çevirdi ve “Gidiyorum, genç adam” dedi. “Arkamı döndüğümde o orağı bana sallamayacaksın değil mi?”

Çocuk hâlâ sessizdi, neden sonra arkasını döndü Fanni’ye baktı ve Hasan’a dönüp bir çığlık atarak orağını havada çaprazlar çizecek şekilde Hasan’a sallamaya başladı. Hasan birkaç adım geri çekildi ve bir yılanın gözleriyle çocuğa bakarak “Kes şunu” dedi. Ama çocuk kendinden geçmişti, Hasan’ın bir an eli yatağanına gitti ama hemen çekti elini, bu çocuğu öldürmeyecekti. Yine de çocuk kendini öldürtmek için özel bir çaba göstermiyor da değildi. Sürekli gerileyen Hasan’ın pasif tavrı da çocuğu ateşliyordu. Sonunda Hasan bu oyundan sıkıldı ve çocuğun kendisine yaklaşıp yaptığı bir hamlenin hemen ardından, ona doğru hareketlenip, çocuğun ivmeyle kalkan oraklı elini yakaladı ve çocuğa kendi etrafında bir tur attırdıktan sonra onu savurdu. Tam bu sırada Hasan yaşlarında bir kadın “Balint” diye bağırdı. Hasan artık elinde olan orakla oynarken yerdeki çocuğa döndü ve “İyi misin Balint” diye sordu.

Çocuk kırılan gururunun etkisi ile bağırdı “Seni öldürücem”

Hasan ise ifadesizdi “Bu nemçe piçleri sizi biraz şımartmış” dedi. Çocuk yerden kalkmaya yeltenince de “Yerde kal” dedi, bunu o kadar sert bir sesle söyledi ki çocuk olduğu yerde kalakaldı. Aynı anda biraz önce bağıran kadın gelip çocuğun üzerine kapaklandı. Kadın bir elini merhamet diler gibi Hasan’a uzatınca Hasan bu işi daha fazla uzatmamaya karar vererek elindeki orağı kendisinden merhamet dileyen ele uzattı. Kadın orağı korka korka aldığında Hasan’ın ayaklarına kapanmak istedi ama çocuk onu sert bir şekilde çekerek durdurdu. Hasan gitmeden önce aşkına saygı duyduğu çocuğa Fanni’nin de duyabileceği bir sesle “Sen çok cesur bir adamsın Balint” dedi ve batılı bir reverans yapıp tarladan ayrıldı.

İşte Balint adlı o çocuk, şimdi mezarlığın batı sınırını belirleyen çitlerin arkasına saklanmış ağlayan çocuğun ta kendisiydi. Mezarlığın doğudaki sınırını belirleyen servi ağaçlarının arkasında saklanan çocuğu tanımıyordu ama Balint gibi o da ağlıyordu. Bir kıza aşık iki çocuk diye düşündü Hasan, görülmemiş şey değildi. Bu olay ise daha ilgi çekiciydi. Zira doğudaki çocuk belirgin şekilde zengindi. Köylerdeki toprak sahipleri normalde güzel ve fakir serf kızlarını kullanmak için türlü numaralar çevirirlerdi, ama bu çocuk kızın ardından kanlı yaşlar döküyordu. Cenazedeki kalabalığa bir daha alıcı gözle baktı. Hepsi serfti. Toprak sahibi kızın ölümüyle ilgilenmemişti. Bu da zengin çocuğun kızla olmasının bir imkanı olmadığını gösteriyordu. Eğer Fanni ölmeseydi Balint’e kalabilirdi, tabi kız güzelliği ile imkansız bir sınıf atlama macerası peşinde de koşabilirdi. Bu senaryoları düşününce gülümser gibi oldu. Hâlâ yeniçeri entrikaları ile çalışıyordu kafası, sonra bir cenazede olduğunu hatırladı ve tekrar ciddileşti. Balint’le tanıştım bir de şu diğer çocukla konuşayım dedi, kafasındaki ihtiras oyunlarını doğru şekilde çözmek istiyordu ve ölen bir kişinin ardından bu düşündüklerinden de utanmıyordu. Bu düşüncelerle diğer çocuğun yanına gitti.

Çocuk, Hasan’ın kendisine doğru yürüdüğünü görünce oradan uzaklaşmak istedi. Ama Hasan eliyle ona durmasını işaret edince durdu. Hasan yanına gelince kendini emir almış gibi hissettiğinden asabi bir şekilde konuştu.

“Dilimizi anlıyor musun?”

“Tabi. Anlamadığımı da nereden çıkarttın?”

“Kafanda bir sarık var, kırmızı bir gömlek giyiyorsun ve belinde şu küçük kılıçlardan var. Daha sayayım mı?”

Hasan gülümsedi “Akıllı çocuk. Dilinizi anlıyorum, 20 yıldır bu ülkedeyim”

Çocuk ise gülmüyordu “Ben çocuk değilim.”

“Tabi ki değilsin. Toprak sahibinin oğlusun değil mi?”

“Bu seni ilgilendirmez.”

“Kız arkadaşın mıydı?”

“Sen kendini ne sanıyorsun da bana bu soruları soruyorsun, burada senin sözün geçmez burası Habsburg toprağı”

“Aslında burası daha çok bir tampon bölge ama Osmanlı toprağı olmadığı da kesin. O konuda haklısın” Hasan mezarı gösterdi “Onu sevdiğini biliyor muydu? Yoksa sadece kendi kendine mi aşıktın?”

“Sana ne bundan?”

“Haberi olsaydı, seni seçerdi.” Hasan hamlesini yapmıştı.

“Fanni öyle bir kız değildi, anladın mı beni? Onun ruhu asildi” Ve işe yaramıştı…

“Ruh asilliği bu topraklarda pek de bir şey ifade etmiyor ne yazık ki ama öyle diyorsan öyledir genç efendi.”

“Ne ben onu bedeni için kullanmak istedim ne de o beni bir merdiven olarak kullanmak istedi.”

“Babana açtın mı konuyu peki?”

Çocuk yüzünü buruşturdu ve arkasını dönüp uzaklaşmaya yeltendi, bu sırada Hasan bir hamle daha yaptı. “Canına kıymış olabilir, bunu biliyorsun değil mi?”

Çocuk sert bir hareketle döndü ve “Bir halt bilmiyorsun” dedi, işaret parmağını Hasan’a çevirdi “Bunu asla yapmazdı, biz onunla…” ve sustu.

Hasan zalimce bir tavırla gülmeye başladı ve “Evlendik deme” dedi. “Zavallı Balint o da Fanni’yi kendisi için istiyordu”

“Öncelikle kes gülmeyi ve Balint onun hiçbir şeyi değildi.” Çocuğun sesi bir erkek gibi çıkmıştı.

Hasan kendini topladı, etkilenmişti. “Özür dilerim. Ama Fanni babanın onu asla kabullenmeyeceğini biliyordu. Ve bir şeyler onu buna itmiş olabilir anlıyorsun değil mi?”

“Ne gibi?”

Hasan gözlerini devirdi “Çocuk… Çocuk gibi…”

Çocuk yutkundu. Hasan bu tür oyunlara alışıktı, gururla kız hakkında asıl düşündükleriyle şimdi çocuğa söylediklerini karşılaştırdı. Büyük oynuyordu artık. Konstantiniye kahvehanelerinde başlayan ilk entrikalardan bu noktaya gelmesi büyük başarıydı, aslında hayatta olması bile büyük başarıydı ama şimdi bunları düşünmenin zamanı değildi çocuğa bir teklif yapması gerekiyordu, yaptı da;

“Bununla hayat boyu yaşayamazsın. Gerçeği bilmelisin. Sana yardım edebilirim.”

“Beni dolandırmaya çalışıyorsun değil mi? Ne istiyorsun karşılığında?” Bu çocukta yönetme mayası vardı.

“Senden para istemiyorum, en azından şimdilik” diye cevap verdi Hasan “Bir ödeme alacağım elbette ve bu hoşuna gitmeyecek ama bu ödemeyi alırken seni dolandırmadığımı da anlayacaksın” Hasan kendinden iğrendi o kadar ki vazgeçmeyi bile düşündü ama kendi entrikasıyla başladığı bu oyunda çocuktan öyle cevaplar almıştı ki hayali sanki gerçek olmuştu. Devam edecekti.

“Gece yarısı mezarlığa gel” dedi. Ve arkasını dönüp çocuğun ona soru sormasına fırsat vermeden oradan ayrıldı.

* * *

Gece yarısı olduğunda çocuk, Faninin tümsek halindeki mezarının başına geldi. Gece soğuktu, çocuk pelerinine sarındı sonra mezarın başına çömelip ellerini toprağın üstünde gezdirmeye başladı. Mezarlıkta ondan başka kimse yoktu. Fanni ölmüştü, artık onun için yapılabilecek bir şey yoktu. Sabahki herif pisliğin tekiydi, ona güvenmekle hata etmişti. Kalktı ve mezara arkasını döndü… Ve sabahki herifle burun buruna geldi. Herifin arkasında eni herifin iki, boyu bir buçuk katı olan sivri dişli, tek gözlü, pürüzsüz mavi derili dev bir yaratık vardı. Çocuğun nutku tutuldu zar zor “Bu bir ghoul mu?” diye sorabildi.

“Aslında biz gulyabani deriz ayrıca onun bir adı da var ona mezar hırsızı diyorum.” Hasan sakindi. Önce “Korkma” dedi sonra gözleri gulyabaniye kilitlenmiş olan çocuğa bakarak gülümsedi ve onu yavaşça yere oturttu.

Çocuk oturduğu yerde fiziksel olarak kendinde görünmese de aklı başında bir soru sordu “Bize zarar vermez değil mi?”

“Hayır, çok sakin bir yaratıktır.”

“Peki burada ne işi var?”

“Anlaşmamız için burada”

“Fanni’ye dokunamaz”

“İstemezsen dokunmaz ama sen de gerçeği hiçbir zaman öğrenemezsin” Hasan aklındaki komploların gerçekte bir karşılığı olup olmadığını öğrenmek için büyük bir istek duysa da, çocuğu zorlamayacaktı.

“Gerçeği nasıl öğrenecek?”

“O vücutları okuyabilir.”

Çocuk sendeleyerek yerinden kalktı ve mezarla gulyabani arasında dimdik durdu. “O dişlerini Fanni’ye değdirmeye bile kalkarsa onun canını alırım.”

“Denerken ölmekte serbestsin elbette ama söylediğim gibi ne olduğunu bilmek istiyorsan buna izin vermelisin. Sadece bir kol alacak ve istersen kemiği geri bıraktırabilirim”

Çocuk bunun üzerine de kılıcını çekti ve bağırdı “Seni sahtekar, ghoulunu benim Fanni’m ile besleyemeyeceksin”

“Orada dur genç efendi” Hasan’ın damarına basılmıştı “İsteseydim bunu yapardım, hatta sadece bir kolla da kalmazdım tüm bedenini yedirirdim ama ben sana bir şans verdim. İstersen buradan gideriz. Şimdi o kılıcı suratımdan çek.”

Çocuk bunları duyduğunda kılıcını bırakmadı ama ağlamaya başladı. Hasan bu sırada gulyabaniye döndü ve ona göz kırptı, yaratık taş bir heykel gibi duruyordu bir tepki vermedi. Uzunca bir süre böyle geçtikten sonra çocuk konuştu. “Yapacağınızı yapın ben gidiyorum, buna bakamayacağım. Beni gün içinde köyde bulabilirsin” ve sonra da kılıcını hâlâ elinde tutarak mezarlıktan ayrıldı.

“Çocuğu duydun” dedi Hasan gulyabaniye. Gulyabani de kafasını sallayıp mezarın başına geldi ve kazmaya başladı. Tabuta ulaştığında ise mezarlıkta bir savaş çığlığı koptu, Hasan önce ne olduğunu anlayamadı ve yatağanını çekti. Karanlıkta bir gölge ona doğru yaklaştı ve beş adımlık mesafeden bir havayı kesen bir ses duydu. Havayı kesen şey ağırdı, bu son derece boğuk sesinden anlaşılıyordu, sesi tanımıştı. Hasan bunun bir çift elle kullanılan Macar kılıcı olduğunu anladı. Bu silahı savaşlarda da görmüştü, bir yatağan ile bu kılıca karşı konulamazdı. Arkebüzünü handa bıraktığı için de pişman olmuştu. Çaresiz sayılırdı, bu kılıç usta ellerde gulyabaniyi bile ortadan ikiye bölebilirdi. Ama kılıcı tutan eller ve surat yaklaşıp ortaya çıkınca belirgin şekilde rahatladı, bu Balint’ti. Çocuk bağırdı.

“Önce seni, sonra ghoulu en sonunda da o hain Tamas’ı geberteceğim.” Sonra sesi neredeyse cırtlaşarak gulyabaniye seslendi “Uzak dur o tabuttan seni leş yiyici pislik”

Gulyabani sakince tabuttan uzaklaşmak için geriye doğru iki adım attı. Çocuk soğumamıştı.

“Tamas toprak sahibinin oğlu olduğu için Fanni onu seçecek sandı ama o benim. Dirisi benim olacaktı, ölüsü de benim. Sizi gördüm anladınız mı beni, sizi mezarlıkta gördüm. Sen kim oluyorsun da onu seçiyorsun. Fanni benimdi, benim…”

Bu sefer de Balint ağlamaya başlamıştı. Hasan ergenlerle uğraşmanın gerçekten sıkıcı olduğunu düşündü. Evlenmesinin yasak olduğu yeniçerilik günlerine müteşekkir oldu. Her fırsatta elini kılıcına, orağına, sopasına atan bir erkek çocukla veya sürekli aşk peşinde bir kız çocukla uğraşmadığı için mutluydu. Yine de bir çocuğu olsun isterdi, bunu kendisine itiraf etmedi, bunun yerine ağlarken dikkati dağılan Balint’in üzerine koştu ve uyanan çocuk kılıcını güç bela havaya kaldırırken ona doğru yerde bir takla atarak çocukla kılıcın arasına girerek çocuğun çenesine sert bir aparkat vurup onu yere yıktı. Çocuk kendinden geçmişti, tam olarak bayılmamıştı; inliyordu, ayağa kalkmaya çalıştı, kalkamadı. Hasan ayağını çocuğun üzerine koydu ve yatağanını çekip çocuğun boğazına dayadı sonra gulyabaniye dönüp “Devam et” dedi. Mezar hırsızı yine ifadesiz bir suratla tabuta yaklaştı ve tabutu sakin hareketlerle küçük küçük kırarak açmaya başladı.

Bu sırada Balint kendine geldi ve kalkmak için kendini bir kere daha zorladı. Boğazında bir kılıç ve üzerinde bir ayak olduğu için durdu, nefret dolu gözlerle Hasan’a bakmaya başladı. Hasan çocuğun gözlerinin içine bakarak konuştu.

“Senin yaşındayken ben de senin gibiydim. Orta’ya ilk girdiğimde saldırgandım, ailemden kopmuştum, yeni ailem ortamdı. Bizi tanır mısın bilmem, bizim ortalar bazen haklı bazen haksız, çoğunlukla geçmişimizle ilgili kötü anılarla sürekli ayaklanma ve entrika peşindedir. O vezirin kafasını kestir, bunu getir. Ondan rüşvet al sonra daha çok rüşvet vereni başa geçir. Padişahı tehdit et cülus al… Sürekli bir kin bir galizlik içindedir içimiz. Söylemiştim ailemiz ortamızdır o yüzden başımızdaki manyağın manyak olması değil bizden olması önemlidir. Hele on altı yaşındaysan gözün ortandan başkasını görmez. Benim ilk zamanlarımda devleti aliye hem İran’la hem Nemçe ile kavgalıydı. Doğuda vezirin biri başarı üstüne başarı kazanıp sadrazamlık için yol almaya başlayınca, merkezdeki vezirlerden biri hem bizi savaşa sürüp bizden kurtulmak hem de sadrazam olmak için padişahın kulağına; Nemçe’ye, sizin Habsburglara yani, savaş ilan edip serdar- ı ekrem olmayı fısıldadı. Padişah fırsatı kaçırmadı tabi, tüm derdi bizden kurtulmaktı. Sipahilerle yeniçerilerin kavgasından da bıkmıştı ayrıca. Neyse, bizi buralara gönderdi işte… Tam on üç yıl savaştım Nemçeyle. Neler gördüğümü anlatsam inanmazsın. Hem düşmanla savaşırdık hem birbirimizin kuyusunu kazardık. O kadar alışılmıştır ki bu entrikalar adamlara kızmazsın bile, sen de ona yaparsın o da kızmaz çünkü. En klasik numara takviye göndermemektir mesela, zora düştünse bir ihtimal yardım ederler, ama bir başarı kazanmayagör,  onun meyvesini toplamak için takviyeye ihtiyacın olursa bunun için arkandaki vezire mektup yazmaya bile değmez. O takviye gelmez… Yani oğlum, bana attığın o sert bakışlar ya da salladığın o babanın büyük kılıcı beni hiç korkutmuyor.”

Çocuk bu monoloğu değil de sadece son cümlesini dinlemiş gibi cevap verdi “Bu anlattıkların da beni korkutmuyor.”

“Boğazındaki kılıç da mı korkutmuyor peki?”

“Onu kullanacak olsan çoktan kullanırdın.”

Hasan kesik bir kahkaha attı. “Sadece kaslı bir serf değilmişsin” dedi “Akıllıymışsın da. Akıl önemlidir. Şanslısın.”

Çocuk ise hâlâ dinlemiyordu “Arkandaki ghoul tabutu açtı, eğer Fanni’den bir parça almaya çalışırsa ayağa kalkacağım, kılıcımı elime alacağım ve onu geberteceğim. Beni sözlerle durduramayacaksın. O yüzden büyük yeniçeri; ya şimdi beni kes ya da yolumdan çekil.”

“Fanni’yle birlikte oldun mu Balint?” Bu sefer dinlemeyen Hasan’dı.

“Hayır, ona evlenene kadar dokunmamaya yemin etmiştim. Hem bundan sana ne?”

Hasan omuz silkti. Ayağını çocuğun üzerinden kaldırdı. Gulyabaniyi işaret etti

“Onunla nasıl tanıştığımızı biliyor musun?”

“Hayır ve merak da etmiyorum.”

“Yine de söyleyeceğim, savaşın son yılında öldüm sanılarak savaş alanında yaralı yatıyorken gördüm onu ilk kez. Ölüleri yiyordu…”

“Önümden çekil” diye bağırdı çocuk, Gulyabani kızı tabuttan çıkarıp toprağa koymuştu.

Hasan ayağını tekrar onun üzerine koydu “Ve eğer kakarsan seni gözümü kırpmadan doğrarım. Bunu onlarca kez yaptım, yapamam sanma. Sevgilinle ölümde buluşmak istiyorsan deneyebilirsin.” dedi.

Çocuk kendinden şüphe etti, Fanni’ye aşıktı elbette ve bir ghoul’e saldıracak kadar da güçlüydü bu aşk. Ama Fanni ölmüştü o da ölmeli miydi? Ayrıca bu geveze yeniçeri ilk kez bu kadar net konuşmuştu, gözleri çok sert bakıyordu ve söylediklerinde ciddi gibiydi. Sonunda oturduğu yerde ağlamaya başladı. Kalkamayacaktı. Hasan çocuğu teskin etmeye çalıştı.

“Mezara bakma” dedi “Bunu Fanni için yapıyoruz”

Çocuk hırçınca bağırdı yine “Onu yiyerek mi ona iyilik yapıyorsunuz?”

“O ölü” dedi Hasan ve bir daha da konuşmadı. Çocuk da susmuştu, ortamdaki tek ses talihsiz kızın kolunu yerken gulyabaninin çıkardığı sesti. Bir ara kemikten bir kırılma sesi gelince gözleri zaten kapalı olan Balint kulaklarını tıkadı.

Neden sonra gulyabani kızın sıyırdığı kol kemiğini kızın üzerine koydu, onu kucağına aldı, tabuta koydu ve mezara indirdi. Büyük bir hızla da etraftaki toprağı tekrar tabuta yığıp mezarı bulduğu gibi bırakarak Hasan’ın yanına geldi. Türkçe konuştu;

“Hamile, kanında zehir var.”

Hasan da Türkçe cevap verdi “Zehirli bitki mi?”

“Hayır, karışık… Simyacı işi”

Hasan Balint’in üzerinden ayağını kaldırdı ve kılıcını onun boğazından çekti. Yerden çocuğun babasına ait olan kılıcını alıp çocuğa verdi. Balint için üzülmüştü, kız Tamas’ı seviyordu veya en azından onu seçmişti. Balint’e bundan bahsetmeyecekti hatta Tamas’a da hamileliğinden bahsetmeyecekti. İkisini de daha fazla üzmenin anlamı yoktu. Balint tek kelime etmeden mezardan ayırılınca gulyabaniye döndü.

“Tamas’ı ister sevsin ister seçsin bu bir intihar değil bence mezar hırsızı” dedi. Mezar hırsızı Hasan’ın monologlarına alışıktı cevap vermedi. “Bir serf simyacı işi zehrin parasını ödeyemez. Hem çocuk da ona sırılsıklam aşıkken kendini neden öldürsün?” Gulyabani boş bakıyordu “Bana öyle sorgular gibi bakma, tamam çocuğa canına kıymış olabilir dedim ama simyacı işi zehir işin rengini değiştirdi. Hem bu entrika işini birileri için faydalı olacak şekilde bitirebiliriz. Düşünsene adaleti tesis ederiz. Bu çocuk bize yüklü bir ödeme de yapabilir.” Gulyabaninin yüzünde tek bir kas bile oynamamıştı ama Hasan onun silüetinde kendi vicdanını görüyordu “Hâlâ suçlar gibi bakıyorsun. Ben senin gibi ölü yiyerek yaşamıyorum paraya ihtiyacım var. Hem biraz önce kızın kolunu ağzını şapırtadarak yerken hiç de beni suçlar gibi değildin. Bana teşekkür etmen gerekir.” Gulyabani duruşunu değiştirmeyince Hasan tekrar konuştu. “Hadi git hangi delikte uyuyacaksan uyu ben hana dönüyorum.” Gulyabani arkasını dönüp birkaç adım atınca Hasan ona tekrar seslendi “Ya da dur şu zehrin içinde neler var bana söyle de gidip şu köyün simyacısını biraz sıkıştırayım.” Gulyabani ve Hasan bunun üzerine birbirlerine doğru yavaş adımlarla yaklaştılar…

* * *

Hasan hana girdiğinde hâlâ ayakta olup zar atan on iki tane adamı gördüğünde şaşırdı. Adamları daha önce de görmüştü görmesine ama bu saatte ayakta olmalarına anlam veremedi. Adamlar da gözlerini ona diktiler ve grubun lideri olduğu anlaşılan sarı saçlı, yüzünde at kılından yapılmış özel Nemçe yara izli adam Hasan’a seslendi.

“Hey yeniçeri, gelsene buraya”

Hasan hitaptan hoşlanmasa da kavga çıkartmak niyetinde değildi. Yanlarına gitti.

“Gel beraber içelim biraz”

“Ben içki içmem”

“O zaman zar atalım”

“Ben zar da atmam”

Adam güldü “Burada müslüman numarası yapmana gerek yok” sonra bir sandalye çekti ve “Otursana” dedi.

Hasan da oturunca da sordu “Nerelisin?”

“Ruscuk”

“Bulgar ha, merak etme sizi de kurtaracağız.”

Hasan o kadar da yumuşak başlı olmadığını gösterdi “Burayı kurtardınız mı ki?”

Adam içtenlikle güldü ve bu cümle üzerine sertçe bakan adamlarını teskin edecek şekilde ellerinin ayasını onlara gösterdi. “Ben Franz” dedi ve elini Hasan’a uzattı. Hasan da ismini söyleyip adamın elini sıktı. Franz, Hasan’ın hiç merak etmemesine rağmen arkadaşlarının isimlerini saydı. Hasan’ın aklında Daniel, Laszlo, Roland ve Max kaldı. Ancak grubun sekiz macar dört Nemçeliden oluştuğunu fark etmişti.

Franz bunun üzerine “Ya bizimle içeceksin ya da zar atacaksın dedi, davete icabet etmek sizin için önemlidir değil mi?”

Hasan kendi yaşlarındaki Franz’ın da büyük savaşta bir asker olduğunu anladı, kendisinin onları tanıdığı gibi o da Türkleri tanıyordu.

“Zar atalım” dedi “Üç kere oynarım ikisini kazanan parayı alır. Her zarda bahsi değiştiririz.”

“Ya daha fazla zar atmanı istersek?”

“O zaman birkaçınızı öldürürüm siz de beni öldürürsünüz” Bu cümle, acemilerin buz kesmesine sebep olurdu belki ama bu paralı asker oldukları her hallerinden belli olan grubu güldürdü. Hasan da güldü “Zaten kazanacağım için benimle bir daha oynamak istemeyeceksiniz.”

Franz bunun üzerine zarları bir kupa içine koydu ve sallamaya başladı “Macarcan mükemmel”

“Savaşla beraber yirmi yıldır buradayım, o şehir senin, bu şehir benim ihtiyacı olanlara paralı askerlik yapıyorum. Bu arada seninki de fena değil.”

“Sen Almanca biliyor musun” Hâlâ zarları sallıyordu.

Hasan Almanca cevap verdi “Macarca kadar iyi değil”

Franz bu sefer Türkçe sordu “Evet ne kadar koyuyorsun bakalım”

“İki altın duka”

“Al benden de o kadar” Hasan “vay be” der gibi bir ağız hareketi yaparken Franz zarları attı. Sekiz gelmişti.

Hasan zarları topladı, kupaya koydu, iki kez salladı ve hemen attı. Altı gelmişti.

Franz zarları tekrar kupaya koyup uzun uzun sallarken “Sadece sonucunu düşünüyorsun, oysa oyun da başlı başına bir şeydir” dedi.

Hasan oralı olmadı “Neden bu saatte hâlâ ayaktasınız?”

“Sen neden ayaktasın?” Hasan cevap vermedi “Üç altın düka daha” dedi Franz, Hasan “Üç de benden” diye cevapladı. Franz zarları salladı, üç geldi.

Hasan zarları bir kez daha topladı ve iki kez sallayıp kupadan hızlıca boşalttı “Hiç… Uyku tutmadı.” Yedi gelmişti.

Son oyuna yine Franz başlayacaktı, tekrar konuştu “Oyuna saygı göstermediğin için kaybedeceksin. Biz de sabaha karşı yola çıkıyoruz, bilgin olsun burada paralı askere ihtiyaç yok, en azından artık yok” sonra sırıttı ve “Beş düka” dedi, Hasan kafasını olumlar şekilde eğince de zarları attı, on geldi. Bunun üzere grubun diğer üyeleri yaygarayı bastılar. Fazladan on düka ceplerinde sayılırdı. Hasan pek oralı olmadı, sebepsiz bir rahatlığı vardı, zarları kupaya koydu çok hızlıca kısa bir süre salladı ve attı. On iki, masanın üzerinde bütün haşmetiyle duruyordu. Adamlar gerilmişti, Franz’a bakıyorlardı. O bile hayal kırıklığını saklayamıyordu. Hasan hiçbirşey olmamış gibi bu sefer Macarca konuştu; “Paran kesende kalsın, ben kumar oynamam.” Sonra ayağa kalktı “Size iyi yolculuklar ben artık uyumalıyım” deyip odasına yollandı. Odasına girdiğinde hemen kendisini samandan yatağının üzerine attı ve yüzünde gülümser bir ifade ile uykuya daldı.

* * *

Ertesi gün kalkar kalkmaz birşeyler yemek için aşağıya indi ve dünkü adamlardan dört tanesinin hâlâ orada olduklarını gördü. Adamlar ona baktılar ama Hasan onlara bakmadı, o Franz’ın dengiydi ve bunu adamlarına hissettirmekte sorun görmedi. Eğer ki ona sataşırlarsa da neler yapabileceğini dört kişinin üzerinde rahatlıkla gösterebilirdi. Neyse ki adamlar da aynı yolun yolcusuydular ve mesajı alıp önlerine döndüler.

Hasan kahvaltısından sonra Tamas’ı beklemek yerine kendisi köyün küçük hisarına gitti, kapıda angaryada çalıştığı belli olan mızraklı iki serf duruyordu. Hasan bu adamlar şansını şehirde denemeliler, ne kaybedecekler ki diye düşündü ama onlara bundan bahsetmedi.

“Efendi Tamas’ı görmek istiyorum.”

“Efendi Ferenc’in izni olmadan oğlunu göremezsin” adamlardan daha iri olanı havaya girmişti bile.

“İçeride mi peki?”

“Git işine Türk bizim başımıza bela açma”

Hasan içtenlikle gülümsedi “Bak bunu doğru söyledin, eğer geçmeme izin vermezseniz başınız büyük belaya girecek”

Bu lafın üzerine adamların ikisi de mızraklarını Hasan’a çevirdiler ve iri olan bir kez daha “Git buradan” dedi.

Bir gece önceki Macar kılıcı macerasından sonra Hasan artık daha tedbirliydi, hançeri ve yatağanına ek olarak arkebüzünü de sırtına asmıştı. Onu eline aldı ve adamlara çevirerek “Önümden çekilmezseniz birinizi öldüreceğim” dedi.

Daha ufak tefek olan muhafız iri yarı olanı çekiştirmeye başladı, sessizce olduğunu sandığı bir şekilde arkadaşına “Bırakalım geçsin” diyordu. İri olan ise sinirlendi “Efendi Ferenc bizi buradan kovar” diye bağırdı Hasan’ı umursamadan. Hasan araya girdi “İçeri girmeme izin verirseniz efendi Tamas’a emri kendisinin verdiğini söyletebilirim, o zaman başınıza bir şey gelmez.

İri adam durumdan memnun değildi ama bir arkebüzden önce davranamayacağını bildiği için bu teklife sığınmak zorunda kaldı. Hasan adeta yüzsüzce adamlardan ufak tefek olanına “Beni efendi Tamas’a götür” dedi. Kısa bir süre sonra Tamas’ın haznesinin önündeydiler. Ufak tefek adam korkuyla Tamas’a seslendi. Tamas cevap verince lafa Hasan karıştı ve Tamas serfe gitmesini söyleyip kapıyı açtı. Gözleri kırmızıydı, uyumamıştı ve sürekli olarak ağladığı belli oluyordu.

Hasan içeri girdiğinde net konuştu. “Fanni zehirlenmiş ve zehirli madde bir köylünün alabileceği türden bir şey değil, pahalı bir karışım.””

Tamas lafa karıştı, “Peki, peki o?..”

“Hayır hamile değilmiş.” Hasan uzun zamandır ilk kez iyi bir şey yapmıştı. Sonra da ekledi “Giyin genç efendi hisarın simyacısıyla görüşmem gerekli. Ama bırakın konuşmayı ben yapayım. Ha bu arada baban benden haberdar olursa kapıdaki nöbetçilere beni almalarını sen emrettin unutma.”

Tamas giyindi ve birlikte odadan çıkıp küçük hisarın meydanında derme çatma bir kulübeye geldiler burası simyacının laboratuvarıydı. İçerisi cam kaplar, ibrikler, kağıt tomarları ve renk renk eşyalarla doluydu. Simyacı sıradan deri bir kıyafet giyen, önlüklü, yaşlı bir adamdı, Hasan eliyle Tamas’a “karışma” der gibi bir hareket yaptı ve kıyafetini tamamlayan bir edayla arkası dönük simyacıya yarı Türkçe yarı Macarca selam verip bir reverans yaptı.

“Selamün aleyküm simyacı. Tuttuğun altın olsun.”

Simyacı arkasını bile dönmeden cevapladı “Ben simyacı değil bir kimyagerim. Üniversite okudum ben. Anlıyor musun? Tabi ki anlamıyorsun…”

“Bud’da çok daha fazla kazanabilirdin o zaman kimyager. Konstantiniyye’nin tophanesinde bile iş bulurdun hatta.”

Kimyager gülümsedi “Hissettiğim çok hafif aksan Türk aksanıymış demek ki. Habsburglar sizi buradan sürmemiş miydi?”

Hasan da güldü ve aynı anda gözlerini devirdi “Aslında burası her zaman bir tampon bölgeydi ama daha komiği Türk olduğumu verdiğim selamdan değil de aksanımdan mı anladın yani?”

Kimyager Hasan’a döndü ve aynı anda Tamas’ı da görünce reverans yaptı “Efendi Tamas”

Tamas da karşılık verdi. Kimyager tekrar konuştu “Arap olabileceğini düşünmüştüm yeniçeri. Peki ne istiyorsun benden?”

Hasan işlemeli yeleğinin cebinden bir kağıt çıkardı ve kimyagere verdi “Bunları…”

Kimyager kağıdı aldı ve ona baktığı her an yüzü daha da kararı. Hasan görmek istediği işareti görmüştü. Kimyager tüm malzemeyi okuyunca kırık bir Türkçeyle konuşmaya başladı “Bunun sonu senin ve genç efendi için iyi olmaz. Burada dur” dedi.

Hasan rahattı “Biliyorum” dedi “Ama yine de sen bana bu karışımı kime verdiğini söyleyeceksin”

“Anlamıyorsun” dedi yaşlı adam. “Çok kan akar, herkes birbirine düşer.”

Hasan belindeki yatağanının kabzasına elini koydu ve “Bu karışımı Franz’a verdin değil mi?” dedi ve sonrasında ihtiyarı rahatlatacak şekilde “Senden daha fazla bilgi istemeyeceğim” diye ekledi.

Yaşlı adamın gözü Tamas’a kaydı ve kısık bir sesle “Evet” kelimesi çıktı ağzından. Sonra tekrar kimyager oldu bir an ve “Bu karışımın içindekileri nasıl ayrıştırdın” diye sordu.

“Basit, bir ghoul’um var.” Hasan bunu söyledikten sonra Tamas’a işaret edip onunla birlikte kulübeden çıktı. Neden sonra kafasını tekrar içeri uzattı ve “Bu konuşmadan birine bahsedersen seni ona yediririm” deyip bu sefer tamamen dışarı çıktı.

Tamas dışarıda “Neden Türkçe konuştunuz” diye sordu.

Hasan profesyonelce yalan söyledi. “Bu malzemelerin aynısı ondan çalınmış, o da köydeki paralı askerlerden şüphelenmiş ama onlardan korktuğu için konuşamamış. Senin onu ayıplamandan koktuğu için Türkçe anlattı bunu bana.” Sonra elini Tamas’ın omzuna koydu, çocuk ani bir hareketle hemen elden kurtuldu, Hasan derin bir nefes verse de başka bir şey söyledi. “Akşam ava çıkacağız. Dört paralı asker var. Sen, ben ve mezar hırsızı onları haklayabiliriz. O zaman bu zehri neden kullandıklarını öğrenebiliriz.”

“Neden böyle bir şey yapsınlar ki?”

Hasan bu cümlenin üzerine bir ikilemde kaldı; verilebilecek en net cevap paralı askerlerin para için adam öldürdüğüydü ama bu cevabın gideceği yer Hasan’ın işine gelmiyordu. O da yalan söylemeyi sürdürdü. “Muhtemelen kıza asılmışlardır. Reddolununca da katiller öldürmüştür onu.”

Tamas hırsa gelip bağırırcasına sordu “Neden akşam, neden şimdi değil?”

“Çünkü mezar hırsızı gündüz dışarı çıkamaz ve sen de asker değilsin. Ben tek başıma onlara yetebilirim de, yetemeyebilirim de ve bunu tecrübe etmeye niyetim yok.”

Çocuk kılıcının kabzasına yapışıp elleri kızarana kadar sıktı, bunu söylemenin bir zamanı yoktu ve Hasan’ın şimdiden başka seçeneği de yoktu “Bu iş için otuz düka istiyorum.” dedi.

Tamas Hasan’a iğrenir gözlerle baktı. Hasan da bunu fark etti ama zaman güçlü durma zamanıydı “Güneş battığında atının üzerinde Hisar kapısında olmanı istiyorum. Otuz düka yanında olsun, merak etme iş bitmezse paranı almam. Şansımız varsa yarın sabaha karşı bu iş bitmiş olur.”

Tamas hiçbirşey söylemeyince de Hasan arkasını döndü ve Hisar’dan çıkıp, hazırlanmak üzere hana yollandı.

* * *

Güneş battığında Hasan hisarın kapısına atı üstünde geldi ve beklenmedik bir manzara ile karşılaştı. Yine atının üstündeki Tamas’ın yanında, sırtına astığı macar kılıcıyla Balint duruyordu. Hasan her iki çocuğa da baktı ve yerdeki Balint’e sordu “Atın yok değil mi?”

Balint sertçe cevap verdi “Yok.”

“Ama yine de bizimle geleceksin”

“Evet”

“Meraktan soruyorum, beni mi takip ettin yoksa Tamas’ı mı?”

“Seni”

“Hisar’a da girdim deme”

“Girdim, simyacının kulübesine girdiniz”

Hasan şöyle bir göğe baktı ve sadece kendi duyabileceği bir sesle Türkçe “Yaşlanıyorum” dedi, sonra yerdeki çocuğa sol kolunu uzattı ve “Atla” diyerek onu atının terkisine bindirdi.

Atlılar bundan sonra köyün dışındaki bir mağaradan mezar hırsızını da alıp yola çıktılar. Mezar hırsızı onlara rehberlik yapıyordu. Yaratık bir at kadar hızlı koşmasının yanında bu özelliği ile de grubun özellikle işine yarıyordu. Önce kuzeye, sonra batıya yöneldiler ve saatlerce at sürdükten sonra sabaha karşı bir tepenin yamacında mezar hırsızı tarafından durduruldular.

“Geldik mi?” diye sordu Hasan.

Mezar hırsızı başını salladı. Tepenin arkasını göstererek “Gitmeye hazırlanıyorlar” dedi.

Hasan “Dört kişi değil mi” diye sorunca da kısaca “Evet” dedi.

Hasan atından indi ve çocuklara da aynı şeyi yapmalarını söyledi. Çocuklar inince onlara planı anlattı; “Evet genç efendiler, sevgili Fanni’nizin katillerini bulduk. Plan basit. Ghoul avını kendi seçer benim ona birini göstermemin bir anlamı yok. Ben de birini hemen arkebüz ile vuracağım. İki tanesi kalacak, ben hangisine gidersem siz ikiniz diğerine saldırın anlaşıldı mı? Baskın yaparsak bu işi çabucak bitiririz. Paniklemeyin ve tereddüt etmeyin. Tamas sen nasıl dövüşüyorsun bilmiyorum nasıl biliyorsan öyle savaş. Ve Balint, bana orak ve kılıç salladığın gibi kendini kaybetmiş şekilde saldırma, düşün ve mümkünse adamdan uzak durmaya çalış senin kılıcın uzun bunun avantajını kullan.” Hasan bunları anlatırken çocukların korktuğunu fark etti nefes alış verişleri hızlanmıştı. “Baskın iyidir, güvenlidir, korkmayın. Hadi bakalım”

Bu konuşmanın ardından dört kişilik grup yürüyerek tepenin arkasına doğru yürüdüler ve adamları görünce saklandılar. Adamlar gerçekten de hazırlanıyorlardı, dikkatleri dağınıktı. Hasan aralarında sadece Max’ı tanıdı ve bu Nemçeliyi çocuklara bırakmaya karar verdi. Gülümsedi, işler tam istediği gibi gidiyordu, sonra ciddileşti ve gulyabaniye “Hadi yürü bakalım, arkandayız” dedi. Mezar hırsızı bunun üzerine kan donduran bir kükremeyle adamlardan birinin üstüne atıldı. Hasan “Bağırma lan bağırma salak” diyerek arkasından çıktı, en son çocuklar çıktı saklandıkları yerden, panik içinde bağrışıyorlardı.

Hasan onlara doğru koşan adamı arkebüzüyle vurarak onu oracıkta öldürdü. Sonra yatağanını çekti ve diğer adamın üzerine doğru sakin adamlarla yürümeye başladı. Max’dan kaçınmıştı, o kaçınınca çocuklar Max’ın üzerine gittiler ama Max da sakindi. Gulyabani’nin karşısındaki asker de dişli çıkmıştı kılıcını sallayarak gulyabaninin ona yaklaşmasını engellemeyi başarıyordu. Hasan’ın karşısındaki adam kılıcını havada çaprazlar çizerek sallıyordu, çok iri bir adam değildi, muhtemelen o da bir arkebüzcüydü, kılıç kullanmak konusunda mahir olmadığı belliydi. Hasan adama yaklaştı adamın sağından kaldırıp kendi sağ omzuna indirdiği darbeyi karşıladı ve kılıcını karşısındaki adamın kılıcının etrafına sarıp önce kılıcını düşürttü sonra da bir an panikle yerdeki kılıcına bakan adamın boğazına net bir kesik atarak adamı öldürdü. Kafasını kaldırdığında gulyabanisinin hâlâ hasmına yaklaşamadığını, Balint’in ise sanki kendisine hiç uyarı yapılmamış gibi kılıcını çılgınca ve kontrolsüzce salladığını gördü. Çocuk en azından bir şey yapıyordu, Tamas sadece kılıcı elinde oradan oraya yürüyordu çünkü.

Hasan durumu değerlendirip önce yere attığı arkebüzünü eline aldı ve gözü silah arkadaşlarındayken onu doldurdu, sonra gulyabaninin karşısındaki adama yaklaşıp onu vurdu ve kafasını mezar hırsızına çevirip “Boyundan posundan utan” dedi. Mezar hırsızı alınmadı, yüzü yine ifadesizdi. Hasan sonra arkasını dönüp çocukların karşısındaki Max’a Almanca “Hey Max yaşamak ister misin?” diye sordu.

Max hemen ve kesin bir şekilde “Evet” dedi.

Hasan çocuklara silahlarını indirmelerini söyledi. Sonra Max’dan da aynı şeyi istedi. Balint yorulmuş, Tamas şaşkındı. Silahlarını indirdiler. Onlar silahlarını indirince Max da kılıcını attı. Hasan yine Almanca konuşarak “Max sana tek bir soru soracağım ve sonra buradan gideceksin” dedi.

Max soruyu beklemedi “Kızı bunun babası öldürttü”

Hasan yerde yatan adamlardan birinin başına geldi ve adamı Max’a göstererek “Kaça?” diye sordu.

“Elli altın düka” dedi Max.

Hasan başını kınar gibi salladı “Bu iş için azmış”

Max omuz silkti.

“Git” dedi Hasan ve Max atına doğru giderken çocuklara dönüp “Bu zehirlemiş Fanni’yi, kızla yatmak istemiş kız bunu tokatlayınca da kızı zehirlemiş.” diye ekledi.

Balint üzgündü “Bana neden söylemedi” diyebildi. Tamas kafasını kaldıramıyordu.

Hasan “Bilmiyorum” dedi “Korkmuş olmalı, sana zarar gelmesinden korkmuştur” Max atına binmiş onu mahmuzlarken de Tamas’ın yanına gidip elini açtı. Çocuk uyanır gibi bir hareket yapıp cebinden bir kese çıkarttı ve Hasan’ın eline bıraktı.

Hasan “Kaybınız için üzgünüm ama ben de yaşamak zorundayım” dedi. “Hadi gidin şimdi”

Çocuklar yavaş hareketlerle tepenin arkasında kaybolurken, Hasan mezar hırsızına döndü ve kinayeyle “Keyfine bak sana ziyafet çıktı, hakettin çünkü!” dedi ve “Ben şu askerlerin eşyalarına bakacağım belki işe yarar bir şeyler bulurum” diye ekledi. En sonunda da kesik bir ıslık çaldı. Kısa bir süre sonra atı yanına geldi. Hasan kamp yerini araştırırken ölülerden birinin yanına çöken mezar hırsızı bağırdı. “Hasan”

“Efendim”

“Çocuğun babası ha?”

Hasan iç çekti “Evet” dedi. “Pislik herif. Ama bunlar da masum değil, kızı bunlar öldürdü.”

Aradan biraz zaman geçip de mezar hırsızı ağzını şapırdatarak askerlerden birini yerken bu sefer Hasan mezar hırsızına bağırdı;

“Çabuk ol. Franz peşimize düşecektir. O bizi bulmadan biz arkadaşlarımızı bulmalıyız.”

Gulyabani umursamadı…

Mezar Hırsızı” için 22 Yorum Var

  1. Tek kelimeyle muhteşemdi. O devirle alakalı detaylar, diyaloglar, yeniçerinin iç dünyası… Ve de hikayenin sonu. Açıktaki bir yaranın sızlayışı gibiydi adeta. Anlatımdaki ufak kopuklukları ve dilbilgisi hatalarını es geçersek mükemmel bir hikayeydi. Daha uzun olmasını, sürüp gitmesini istedim.

  2. Karakterler ve kurgu iyi düşünülmüş. Okurken kendimi o dünyada gibi hissettim. Karakterlerin tepkileri, kafa karışıklığı vs. başarılı aktarılmış. Mezar hırsızını da sevdim, farklı bir yanı vardı. Öykü genel olarak merak uyandırıcıydı. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  3. Beğenmenize çok sevindim. Uzun bir öyküydü okuyup yorum yazdığınız için teşekkür ederim. O dünyayı yazarken ben de çok keyif aldım. Bazen yazarken insan zorlandığını hissediyor. Bu sefer yazarken aktı olaylar, o açıdan bu duygunun okuyucuya da geçmesi beni çok mutlu etti. Diğer seçkilerde görüşmek üzere, iyi günler.

  4. Merhabalar.

    Uzun öykünün uzunluğunu hissettirmemek; sanırım en zoru budur ama bu olduğunda gerisi pek mühim değildir. Yukarıdaki öykü bunun çok güzel bir örneği. Öykünün içindeydim sanki, zaten bu epik ortamı çok sevdiğimden öyküyü beğenmemem pek münkün değil. Bu denli ustaca aktarılmış oluşu da ayrıca memnun edici. Daha çok bilimkurguya yakın bir kalemiz var gibiydi ama yukarıdaki öyküden anladığım kadarıyla pek sınır biçmiyorsunuz kendinize. Öykünün tek kusuru birkaç kez eksik tekrar okuması yapılmış oluşu sanki.

    Gulyabani gibi fantastik ögeler hiç hissettirmeden yedirilmiş öyküye; o dünyanın bir parçası gibi. Yeniçeri Hasan’ın öyküsünün sürmesi dileğiyle.

    Ellerinize sağlık.

  5. Merhaba Ufuk,
    Öncelikle herkes gibi sana da teşekkür ediyorum, bu gerçekten çok uzun bir öyküydü ve sadece okumayıp bşr de yorum yapman çok değerli.

    Evet bence de bir evreni oluştu ve uygun bir konu olursa bu evrene dönebilirim. Balkanlar tabi yeniçeriliğin olmazsa olmazı :slight_smile:

    Gulyabaniyi yazarken de ayrıca eğlendiğimi itiraf etmeliyim, çok medeni bir canavardı!!!

    Dilbilgisi ve anlatım aksaklığı konusunda; okumuşsundur şok oldum aslında son okuyuşta birşeyleri gördüm ama artık çok geçti… Olan oldu artık neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız.

    Daha iyisini yazmaya gelince; açıkçası bunu fazlasıyla sevdim ve bu kadar saran birşey yazabilir miyim pek de bilemiyorum. Daha derli toplu olabilir belki ama bu kadar sıcak, samimi olur mu bilemiyorum.

    Beğenini ifade ettiğin kısımlar beni çok mutlu etti, eleştirilerini de dikkate alacağım. Sana tekrar çok teşekkür ediyorum değerli yorumun için.

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…