Öykü

Moht

Günlerden beridir gözlerini uyku girmiyordu. Girse dahi şahit olduğu dehşetin yansıması olan kâbuslar ona huzur vermiyor, rüyalar aleminde zihninin en ücra köşelerinden fırlayıp onu taciz ediyordu. Beş gün önceydi, annesi arkadaşlarına altın gününe, babası ise hasta olan dedesiyle ilgilenmeye gitmişti. Erdem ise üç saat süren tez yazma çalışmasından ancak çıkabilmiş, saat akşam üzeri altı gibi evine varmıştı. Kardeşi çoktan dönmüş olmalıydı, nasılsa bugün dersanesi de yoktu. Lise sınavına hazırlansa da abisinin herkesten önce gelip biraz kafa dinlemesine bir şey demeyeceğini iyi biliyordu. Apartman merdivenlerine tırmanırken soluk soluğa gülümsedi, “Eşek sıpası” diyerekten istemsizce gülümsedi. Ergenliğinin en delişmen dönemlerini yaşayan Betül her haliyle komikti. Şirinlik muskası demek abartı kaçmazdı.

Anahtar hızlıca deliğe girdi ve fiyordumsu pimlere oturdu. Kendisini tutanın kuvvetiyle üç kere dönüp kapının açılmasına vesile oldu. Yatak odasının kapısı kapalıydı ama ışığı yanıyordu. Gergin ruh halinin kanıtı olan sesindeki soğukluğu silip, konuşabileceği en sevecen tonla seslendi:

“Abim, ben geldim, n’apıyosun eşek sıpası?”

Ses gelmeyince, “Taktı kulaklığı herhalde, dumuyo yine şapşalım.” diye kendi kendine kıkırdadı. Hızlı adımlarla göz yakan beyazlıktaki tahta kapıya yaklaştı. Gıcırtılarla şikayet eden kapı kolunu aşağıya doğru itti. Güler yüzü saniyelik bir şaşkınlık yaşadı, sonra yerini dehşet aldı. Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi ancak boğazında sıra sıra bir şeyler düğümlendi. Kardeşinin cansız bedeni tam da kapının girişinde boylu boyunca yatıyordu. Gözleri olmasa gereken yerde değildi, sanki birileri tarafından zorla çıkartılmış gibiydi. Alnınaysa keskin bir şeyle kazınmış bir işaret vardı ama üzerinde biriken koyulaşıp kurumuş kan şeklin tam olarak neye benzediği saklıyordu. Dudağının olması gereken yerde bir hiçlik, daha doğrusu yanağındaki pürüzsüz dokuya benzer bir yapı vardı. Ne olmuşsa, küçük tatlı Betül’ün o şirin halini tamamen silip süpürmüş, yerine insanın en karanlık kâbuslarının yansıması olan bir cesede dönüştürmüştü. Hızla telefona sarıldı, anne-babasını aradı. O gece polisler geldi, gitti. Olayın şokun atlatamayan anne, fenalık geçirerek hastaneye kaldırıldı. Yıllardır ağladadığını görmediği babasını, ilk kez o zaman ağlarken gördü. Birbirlerine sarılıp ağladılar baba oğul. Anlamıyorlardı, evlerinin neşesi yoktu artık. Bu kadar erken ayrılmalarını bir türlü kabullenemiyordu hiçbiri. Ruh hastasının teki, eve girmiş olsaydı, karşı komşuları Hatice Abla muhakkak bir şey söylerdi. Hiç kimse bu soruların cevabını bilmiyordu ne yazık ki… Zavallı Betül, 13 yaşındaydı. Ya bir katil tarafından ustaca öldürülmüştü ya da kendini vahşice öldürmüştü. Ne olursa olsun hiç kimse kabullenemiyordu bu durumu.

İki gün önce

Detaylı otopsi raporuyla olay yeri incelemenin raporlarından elde edilen bilgileri eve gelen polisler, aile ile paylaşacaktı. Erdem, o esnada odada değildi çünkü ailesi onun misafir odasına gelmesine şiddetle karşı çıkmıştı. Ama unuttukları bir şey vardı ki, yaşadıkları evin duvarları kâğıt helva kadar ince olduğundan sesi çoğunlukla geçiriyordu.

“Nazlı Hanım, Cenk Bey. Sizlerle Betül’ün otopsi raporu ve olay yeri inceleme dosyasıyla alakalı konuşmaya geldik.”

“Biliyoruz komiserim, karımla beraber biz de sizi bekliyorduk zaten, evet kızımız-”

“Öncelikle her şeyden önce sizden ricam, sakinliğinizi korumanız. Bizler de sizin acınızı paylaşıyoruz, aynı zamanda size elimizden gelen yardımda bulunmaya çalışıyoruz. Şimdi, birinci olarak kızınızın otopsi raporunda vücudundaki atar ve toplardamarlarda canlı sayılabilecek bir çeşit jelatinimsi organizma ya da organizma artığı tespit ettik. Kızınızı ne öldürmüşse bir insan değil. Biliyorum inanması zor ancak elde ettiğimiz bulgular bu yönde. Gözlerinin yuvalarından çıkması ile olay yeri incelemenin her yeri didik didik araması sonucunda yuvalarından fırlayan gözlere rastlamadık.

“Aman Ya Rabbi, ne diyo bu adam Cenk! Dayanamıyorum artık.”

Nazlı Hanım, ağlamasını gizlemeyerek odayı terk etti. Odasındaki, bunu kapının hışımla çarpmasından, aynı anda gelen tiz ağlama seslerinden anlamıştı.

“Komiserim, şu an belki de doğru zaman değildir bunları konuşmak için. Lütfen birkaç gün sonra gelin, hem görüyorsunuz ailecek perişanız, ciğerimiz yanıyo…”

“Anlıyorum Cenk Bey, ancak sizle konuşup bilgilendirmek üzere talimat aldık, sebebini de anlatmayı bitirdiğimde anlayacaksınız. Müsaadenizle devam edecek olursak zaten göz bölgesindeki zorlamanında dışarıdan değil içeriden olduğuna dair delillerimiz var. Göz çukurunun iç çeperinde diğer bölgelere nazaran daha yoğun bir jelatin birikimi mevcut. Kurumuş jelatini temizlediğimizde gördüğümüz şey ise, göz çukurun iç çeperinde büyük ölçüde kanamaya sebep olan zedelenmeler, kanama izleri tesadüf değil. Vücutta buna benzer bir durum alın bölgesinde de mevcut. Alın bölgesine neredeyse içeriden kazınmış düzensiz bir septagram yani yedi köşeli yıldız şekliyle karşılaştık. Çeşitli danışmanlarla bu şeklin ne ile alakalı olduğuna dair bir araştırma yapıyoruz. Bir de kızınızın cep telefonu. Aslında en büyük delili burada bulduk.”

“Nasıl yani, ne gibi bir delil?”

“Kızınız son zamanlarda meşhur olmuş bir dehşet oyunu oynamış Cenk Bey. Adı MOHT. Kolayca anlatmak gerekirse, internetten verilen bir linkle giriş yapılıyor oyuna sonra oyunu yönetenler de oyunculara çeşitli talimatlar veriyor. İlk başlarda zararsız komutlarla başlayan bu sözde eğlencelik şey, daha vahşi komutların devreye girmesiyle oyuncuların hayatını kâbusa çeviriyor. Kızınızın garip hareketlerine rastlamış olabilirsiniz belki.”

“Garip hareketler falan görmedim, bilmiyorum.”

“Açmak gerekirse, gece vakti bağırarak uyanma, altını ıslatma, depresyon, intihara meyil gibi. Çünkü çocuklara korkunç şeyler yapıyorlar Cenk Bey. Onlara vahşet videoları izletip, kendilerine zarar verdirecek her türlü şeyi emrediyorlar. Eğer yapmazlarsa ailelerini öldürüp gözlerini alacaklarını söylüyorlar. Medyaya bu haberleri vermiyoruz çünkü hâlâ elimizde bir katile ait delil yok, çocuğunuzun intihar etmediği çok belli. İtiraf etmek gerekirse, yüzlerce çocuk sırf bu aşağılık oyun yüzünden canından oldu. Bunun en ilginç yanıysa, tıpkı sizin kızınızda olduğu gibi birçok çocuk aynı şekilde ölü bulundu. Otopsi sonuçları ortak, hepsi de telefonundaki mesajlaşma uygulamasından aynı kişiyle irtibat kurmuş: MOHT. Tüm sohbetin dökümlerine erişmeye çalıştığımızda bozulmuş yazılar ve birtakım anlamsız rakamlarla karşılaşıyoruz.”

“Ah Betül… Vaktiyle MOMO ile Mavi Balina piyasadayken de uyarmıştım ancak o kadar çabuk unutuyor ki sözlerimizi. Ne ettin kendine yavrum!”

Cenk Bey artık kendini tutamamış, ağlamaya başlamıştı. Artık devam etmemesi gerektiğini anlayan komiser, ayaklandı.Sonra da ağlayan babaya başıyla selam vererek odadan çıktı. Tam evin çıkış kapısına yönelmişti ki, genç, odasından çıkıp komiseri bileğinden yakaladı. Yüzüne bakmadan polisle konuşmaya başladı:

“Duyduklarım doğru mu? Yani kardeşimi bir insan değil ama canlı bir şey öldürdü.”

“Evet, doğru duydun. N’oldu, ne konuşmak istiyorsun benimle?”

“Yardımcı olmak istiyorum, kardeşime neyin bunu yaptığını öğrenmek istiyorum!”

Komiser ilk başta küçümser şekildeki karşıdaki gence baktı, karşısındakini alaya alarak:

“Sen mi yardım olacaksın, hah, ben bu mesleğe yıllarımı verdim , otuz yıldır teşkilattayım ilk defa böyle bi vakayla karşılaşıyorum. Mesela, bana şu telefon yazışmaları konusunda yardımın dokunur sa veya şu gizemli yıldız hakkında bir şeyler söyleyebilirsen olur tabii.

Genç adam, düşünceli düşünceli daldı, sonunda cevap verebildi:

“Tarih Teoloji üzerine çalışmalar yapıyorum, özellikle antik kültlerin teolojik sembolizmi hakkında. Yardım dokunabilir. Şu yıldızı bir görebilir miyim?”

Komiser, böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordu, etkilenmişti ama bir nebze de şüphelenmişti. Şimdilik fikirlerini göstermemeyi yeğleyerek cebinden hızlıca bir kâğıtla kalem çıkarttı. Merkezden dik yukarı doğru en uzun kenarı çizdi, sonra en yakından en uzağa doğru her bir köşeyi kısaltarak çizimini tamamlamıştı. Her bir köşenin ucuna anlamını bilmediği ancak dava gereği sorguladığı sembolleri çizdi. Yanındaki, çizim tamamlandıktan sonra detaylıca inceledi. Gördüğü şekil ona çok tanıdık gelmiştik çünkü Antik Mu Kıtası’nın önemli kültlerinden biri olan Suskunlar’ın sembolüydü, başka bir değişle Sessizliğin Tanrısı’nın sembolü.

“Bu yıldızı biliyorum. Sessizlik Tanrısı Moht’un mührü bu. Oyunun da adı Moht’tu yanılmıyorsam…”

“Evet. Öyleyse, bu mesajları yazanlar buna tapanlar olabilir mi? Ama o zaman, nasıl öldürdüler? İnsan tarafından öldürülmedi kardeşin, başka bir canlı tarafından. Şu anda bu gizemi çözmedik aslında, iyice karıştı işler…”

“Dediğim gibi, size yardımcı olabilirim.”

Komiser, stresten su gibi olmuş ellerini pantolonuna silip tarihçiye doğru elini uzattı:

“Ben Komiser Akif Kıranoğlu, tanıştığıma memnun oldum. Adını tam hatırlayamadım.”

Öteki de kendinden emin bir şekilde polisin uzattığı eli kavradı ve sıktı:

“Erdem Saniler, Yüksek Lisans Öğrencisi. Memnun oldum komiserim.”

Cebinden bir kart uzatıp, suçluyu bulma aşkıyla semender gibi yanıp tutuşan gence, “Bak, bu kartım. Beni bir kere çaldır ya da mesaj at, rehbere eklerim haberleşiriz. Gerekli durumlarda haberleşiriz.”

“Teşekkür ederim Akif komiserim, ben sizi yolcu edeyim.”

Akif daha fazla durmadan evden gitti. Anne-babasına bakmaya gittiğinde gördü ki, annesi ağlarken sızmıştı, babası da düşünceli bir şekilde duvarları izliyordu. Hiçbir şey söylemeden onları olduğu yerde bıraktı. Ardından elindeki karta ivedilikle yazıldığı belli olan numaraya bir mesaj yolladı.

“Komiserim ben, maktul Betül Saniler’in abisiyim.”

Dün

Erdem, komiser ile buluşmak için telefonlaştılar ve mahalle yakınlarındaki çok da rağbet görmeyen bir kafede buluşmayı kararlaştırdılar. Maktulün abisi, Akif’e yanında yardımcı olabilecek birisiyle gelebileceğini söylemişti. Bakalım, başka herhangi bir konuda yardımcı olabilecek miydi? Kartondan ve doksanlarındaki bir ihtiyar kadar biçimsiz sigara kutusuna alttan vurup bir dalı yukarı doğru azıcık ilerlemesini sağladı. Kurumuş, sıradağlar gibi girintili çıkıntılı dudaklarıyla o dalı yakaladı, sonra da yaktı. Gelmesi gerekenler, beş dakikadır ortalıkta görünmüyordu. Bir beş dakika daha geçtikten sonra yanında kendisinden daha genç hatta çocuksu duran biriyle nefes nefese sözleştikleri kafeye varmışlardı.

“Gençler, geciktiniz. Bir sorun yok değil mi?”

“Yok komiserim de, arkadaş bilgisayarı hazırlamayı unutmuş ondan geciktik.”

“Tamam, tamam. Oturun hele, beni sen aradın. Bir de ergen alıp gelmişsin yanına. Hahaha, hackerlık diye hesap mesap patlatıyordur bu anca…”

Çocuk kendisinin küçümsenmesine bozulmuş olacak ki, dan diye lafın ortasına daldı:

“Yaşım belki küçük ama bilgisayar işlerinden anlarım, komiserim. Ayıp ediyorsunuz, üniversite okuyorum ben ayrıca.”

“Tamam lan, kısa kes. Şimdi sen şunu söyle. Bize bu mesajlaşmaların dökümlerini yapabilir misin? Mesajların geldiği konuma erişme gibi bir imkânın da varsa çok iyi olur.”

Genç çocuk göğsünü horoz misali kabartarak:

“Sen bana güven komiserim, o iş bende, çabucak bul-Ah ne dürtüyorsun be, öküz!”

Arkadaşı Semih’in gerzekliğine asabı bozulduğundan onu dirseğiyle sertçe dürtmüş, boş konuşmamasını ima etmişti ancak kas kafalı anlamak bilmiyordu.

“Neyse komiserim, şimdi ben sizin arşivlere dün gece sızıp dosyaya ve kopyalanan verilere baktım. Kırması çok da kolay değilmiş, akşam sekizde başlayan iş ancak sabah altı gibi son buldu. Ama dosyalar kopya olduğu için yazışmalar tamamen kendini kapattı. Sanki birisi veya bir şey kimsenin bunlara erişimini istemiyor gibi.”

Duyduklarına şaşıran Akif, kızgınlıkla karışık bir takdir duysa da duygularını gizledi. Hiç belli etmeden konuşmaya devam etti:

“Öyle ya da böyle erişmemiz lazım. Eğer bu dosyalara ulaşabilirsek, diğer vakalardakilere de ulaşabiliriz. Hadi lan, başar şu işi sana iyi para çıkartırım. Telefon da bende. Hatta on tane daha benzer vakalardakileri aldım. Diğerleri de aynı yolla çözülüyorsa ilerleme kaydederiz demektir.”

Yorgun abi, olanları izliyor, sadece elde edilecek bilgilere odaklanıyordu. O yıldızı gördüğünden beri geceleri kardeşinin ölü bedenini canlı şekilde karşısında görüyordu. Gözlerinin olması gereken yere bir boşluk, daha doğrusu bir kızıllık yerleşip kalmıştı. Dudağı bu sefer burnuyla çenesinin tam ortasında duruyordu ancak bu seferki ilginçlik bambaşka bir noktadaydı. Ayaklarının olması gereken yerde dört adet devasa dokunaç vardı. Islak, pis kokulu bu dokunaçların üzerinde kıpırdamadan duruyor ve kafasını nereye çevirirse orada bitiveriyordu. Sonra kız kardeşi kendisiyle konuşmaya başladı ancak dudakları oynamıyordu çünkü baştan sonra dikilmişti. Kendisine, “Abi burada canım çok sıkılıyor, sen de gel, oynayalım.” diyordu. Kâbuslarında, ondan kaçmak nereye dönerse dönsün tam karşısında bitiveriyor, tüm çirkinliği ve sinsiliğiyle ona gülümsüyordu. Rüyaları düşünmeyi bırakmıştı, gördüklerini hayal etmeyi ancak kardeşi şu anda tam karşısında, Akif komiserin yanında oturuyor, onu kötücül bir tebessümle taciz ediyordu. Erdem, gün kâbusundan Semih’în zafer narasıyla uyandı.

“Oha, vallahi de oldu billahi de oldu! Mesajların hepsini çözdüm, o da değil de, ııığ bu ne be! Bağırsak mı o? İnsanlar birbirini parça pinçik ediyorlar. Öğğğ, ben kusmaya gidiyorum.”

Semih koşarak tuvalete gidince, komiser ile dertli abi bilgisayara doğru yaklaştılar. Konuşmalar o zamana kadar duyulmamış şeylerden bahsediyordu: Erranagu, başka evrenler, Mu Kıtası’nın suların altına gömülmesi, Moht’un dönüşü, Erranagu ile kara-kızıl uzayda kıyılacak olan düğünleri, evrenlerin sonu… Hepsinin de kaynağı Meçhuliyetler Kitabı adında sır gibi saklanmış bir kitap olarak belirtilmişti. Bazı görsellerde, bu kaotik tanrılara tapanların kötücül ayinleriyle bahsi geçen tanrıların elle yapılmış çizimlerine yer veriliyordu. Erranagu, üzerinde milyonlarca hatta trilyonlarca gözsüz, derisi yüzülüp sıcak kanla kaplı insanın bedenini taşıyan devasa bir kızıl solucan olarak çizilmişken, Moht da trilyonlarca insan gözünü vücudunun muhtelif yerlerinde barındıran yarı saydam bir kozmik bir sülük olarak resmedilmişti. Başka bir çizimde ise Moht’un personası Kjulkh’a denk geldiklerinde bakar bakmaz gözlerini istemsizce kaçırdılar. Kafasını üzerinde uzun-devasa dokunaçlar yer alan, ağızsız, koskoca kapanmayan gözlere sahip cinsiyetsiz bir insan tasviriydi bu. Biraz daha ilerlediklerinde ölüm saatinden iki dakika kadar önceye geldiler. MOHT kişisinin yazmış olduğu cümle,

“MOHT İÇİN GÖKLERİN MÜHRÜNÜ AÇMAYA YARDIM EDECEKSİN. ÖYLEYSE EMREDİYORUM, ŞU CÜMLELERİ OKU:

“NUKHT HARR MOHT! NUKHT HARR ERRANAGU! GRİMG ULOH CETA NA OVARAN!”

Cümleyi okur okumaz bazı kelimeler tanıdık geldi ancak Mu Tabletleri üzerine yeterince çalışma yapmadığı, alfabeyi de tam bilmediğinden sadece “artık” anlamına gelen “harr” kelimesi ile “açılsın” anlamındaki “grimg” kelimesini kavrayabilmişti. Komiser, kalemle not alırken yanında gördüğü kız kardeşinin hayali orayı terk etmiş, yerine Sessizlik Tanrısı Moht’un dünyadaki yüzü Kjulkh duruyordu. Göz kapağı olmayan gözlerini Erdem’in üzerine dikmiş, hiçbir şey yapmadan öylece izliyordu. Başındaki dokunaçlar, Akif Komiser’in omzuna doğru dolandı, bir tanesi alttan çenesini tehditkârca okşuyordu. Semih’in gelmesiyle saldırmaya hazır bir akrep gibi gerildi ancak yine hiçbir şey yapmadan orayı terk etti. Şu anda o kafede oturan hiç kimse bu yaratığı görmemişti, böyle bir şey olması imkânsızdı. Artık daha fazla düşünmek istemiyordu, sustu o sebeple. Sadece cevaplar verilene kadar konuşmamaya karar verdi. Bilmiyordu ki, Suskunluğun Tanrısı da tam olarak bunu istiyordu.

Semih’in gelmesiyle diğer telefonlarla da uğraştılar her biri birbirine çok benzeyen mesajlarla, videolarla doluydu. Her bir konuşma, isim etiketi üzerinde yazan maktulüm ölüm saatine yakın bitiyor ve hepsi de MOHT’un aynı cümlesiyle son buluyordu.

Tüm mesajlaşmaların çözümlenmesi tamamlandıktan sonra, mesajların geldiği yerler aynı mı diye bir kontrol etti Semih ve sonuç tek bir yeri gösteriyordu: İlçe sınırı yakınlarındaki mezarlığın hemen dibindeki spritüalist bir derneği işaret ediyordu: Yedi Sırlar Gizem Araştırmaları Derneği.

Kesin bir bilgi elde eden komiser heyecanla adresi not aldı, telefonundaki haritalara da konumunu kaydetti. Semih’e söz verdiği parayı eğer bu davalar çözülür de terfi alırsa vereceğini yineledi. Tarihçinin gördüklerin ötürü dehşet düşüp bir kenarda öylece oturmasını garipseyen Akif, bulunan ipuçlarına kayıtsız kalmasına takılmıştı. Yavaşça dürterek genç adamı düşüncelerinden uyandırdı.

“Heey, Erdem! İyi misin kardeşim?”

“İyiyim Akif komiserim, sorun yok anladığım kadarıyla.”

“Yok,yok senin bu Semih canavarmış. Sağolsun davayı hemen hemen çözdük. Yarın da bulduğumuz adrese baskına gideceğiz polis ekipleriyle.”

“Ben de gelmek istiyorum, neler olup bittiğine şahit olmak istiyorum.”

“Hayır olmaz, ne gibi bir şey karşı karşıyayız belli değil. Sen bekleyeceksin, ben ailenle sana haber getireceğim.”

“En azından nerede olduğun söyleyin komiserim.”

“Mezarlık yakınında bir dernek var, adı Yedi Sırlar. Bak, sana söyledim, pişman etme beni.

Sadece kafasını sallamakla yetindi. Semih’i de alarak hızlıca kafeyi terk ettiler.

Bugün

Ertesi sabah, gece boyunca kurtulamadığı dehşet saçan kâbuslarından ancak uyanabilmişti. Başının yanında ısrarla çalan telefonun alarmı iyi eğitimli bir er gibi kendisine verilen görevi yerine getirmişti. Kalkıp hızlıca dişlerini fırçaladı, evdekileri de uyandırmadan orayı terk etti. Minibüse binip oraya vardığında yarım saat geçmiş, güneş tam tepede bir lamba gibi asılı kalmıştı. Mezarlık ve hemen yanındaki dört katlı köhne yapı tam karşısında duruyordu. Unutulmuş bir dilin fısıltılarıysa dehşetengiz bir işveyle onu binaya davet ediyordu. Geldiğine pişman olmuştu, eve geri dönmek istiyordu ancak bacakları onu dinlemiyor, adım adım binanın girişine doğru yaklaşıyordu. Yaklaştıkça paslanmış metalden yapılma harflerle yazan derneğin ismi eski binaya daha da korkunç bir hava katıyor, böyle bir yerin mezarlığa yakın olması insanın tüylerini iki kere ürpertiyordu. Boyası akmış metal çerçeveli cama doğru gitti ayakları. Kolları da istemediği halde uzanıp nemli, kötü kokan kola uzanıp kapıyı açtı. İçeride, sarışın güzeller güzeli bir resepsiyonist karşılamıştı, tam da önünde uzanan koridorun ortasında duruyordu. Arkasında koca bir kalabalık vardı. Hepsi de gözlerinde güneş gözlükleri, ağızlarında steril maskeler ve başlarında da çeşit çeşit bandanalarla kızın arkasında durmuş öylece bekliyorlardı. Resepsiyonist kızın gözlerinde kızıla çalan bir parlaklık vardı. üzerindeki beyaz önlüğün üzerinde yer yer kurumuş kan izleri kaotik bir desen oluşturuyordu.

“Biz de sizi bekliyorduk, geç kalmanızdan endişe ediyorduk oysa.”

Yavaş ama kararlı adımlarla üzerine yürüyen kalabalıktan geri dönüp kaçmak istediğin tüm vücudu bu sefer onu dinledi. Kapıya doğru döndüğündeyse kâbuslarında, kardeşinin canavara dönmüş formu tam karşısında duruyordu. Dokunaçları yerde cıvık sesler çıkararak sürtündü, yaratık Erdem’in kulağına doğru eğildi:

“Hiç gelmeyeceksin sanmıştım.”

Gözlerindeki görüntüler teker teker bulanıklaştı, sonra her biri gölgeye dönüştü. En son duraksa karanlık.

Gözlerini açtığında içinde bir şeylerin kımıldadığını ve hücrelerine kadar onu parçaladığını hissetti. Alnıyla gözleri yoğun bir şekilde karıncalanıyor acıdan gergin tellere dönen kasları kasılmaktan yorulsa da kendilerini bırakmıyordu. Gözleri bir anda büyük bir itkiyle fırladı, alnından kırmızı ve sımsıcak bir sıvı yüzünden zemine doğru akıyordu. Gözlerini yitirmişti ama yine de görebiliyordu. Hem şu anda bulunduğu yeri hem de yüzlerce insanın yaşadıklarını… Kafasının içinde milyonlarca görüntü aynı anda yer ediyor hepsi de birbirine karışmadan onun için bir anlam ifade edebiliyordu. Ağzından içeri dolan yarı saydam bir kol ağır ağır olduğu yerden çıkıp üç yük gemisi büyüklüğünde, trilyonlarca göze sahip bir varlığa doğru çekildi. Bunu daha önce görmüştü, Moht’uh ta kendisiydi karşısındaki. Arkasında onlarca farklı ışığın yanıp söndüğü bambaşka bir boyut vardı, açılan kapının parçalarıysa yere molozlar halinde yığılmıştı. Bakıldığında, bozuk biçimli septagram olduğu anlaşılıyordu. Molozların gerisinde kocaman bir sunakta yüzlerce çift göz birikmişti. Mavi, kahverengi, ela ve yeşil… Her renkten göz oradaydı ve gerçek sahibine dönmeyi bekliyordu. Sessizlik Tanrısı’nın mührü, sunaktaki gözler sayesinde çoktan kırılmış, hapsolduğu dehşet evrenleri şehri Ovaran’dan nihayet gelebilmişti. Korkuda eriyen hayranlık ve saygıyla yeni efendisini izlerken, sülüğümsü şeyin yüzlerce internete bağlandığını fark etti. Cıvık-saydam vücudu tüm teknolojik aygıtları kaplamış, oradan kendisine yeni kurbanlar seçip güç topluyordu. Çocukların tıkladığı linkte bir oyun değil kurban ayini tertip ediliyordu hem de aynı anda yüzlerce kez. Kendini tutamayıp kahkaha atmaya çalıştı ancak yapamıyordu. Ağzı bir uçtan öbürüne sıkıca dikilmişti. Artık ailesi, okulu ve arkadaşları yoktu. Sadece Moht vardı. O anda herkes birden aynı cümleleri haykırdı aklından:

“NUKHT HARR MOHT! NUKHT HARR ERRANAGU! GRİMG ULOH CETA NA OVARAN!”

Etrafına baktığında gördüğü şey ise kendisi oldu. Gözleri oyulmuş, alnına malum mühür kazınmış ve ağzı bir uçtan ötekine dikilmiş.

Moht” için 11 Yorum Var

  1. Merhaba @Duskalem

    Kurgunu sadece korku değil polisiye olarak da tanımladım ben. Şu oyun işini duyduğumda dehşete düşmüştüm. Ama senin ele aldığın daha farklı bir açılım. Biraz Lovecraft’ımsı canavarların dolaştığı güzel bir atmosfer. Korku edebiyatını, karanlık yazıları çok severim. Sen de buradan gitmişsin ve okumaktan keyif aldım. Teknik eksikler var ama zaten sen de bunun farkındasındır.

    Polise ne oldu? Bunu merak ettim.

    Eline, düş gücüne sağlık

    Sevgiler

  2. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Duskalem,

    Polisiye, korku ve fantastik türlerin harmanı gibi olmuş öykü. Bu türlerde açıkçası içerik (gerilim, heyecan, gizem vs) ön plana çıkıyor o yüzden teknik ya da biçim ikinci plana atilabiliyor.

    Ben öyküyü içerik olarak beğendiğimi belirtmek isterim. Elinize sağlık, gorusmek üzere…

  3. Bana CTHULLU’yu anımsattı. Hatta bir öyküsünde de buna benzer bir şeyler vardı. İşleniş şekli farklıydı. Polisiye bağlantısı olsa da hikaye sonu üzücü bitti. Bu türlerin karakterin sonunun Niyazi olduğu hikayelerden maalesef keyif alamıyorum. Ama anlatım şekliniz hoşuma gitti. :+1:

  4. Duskalem dedi ki: dedi ki:

    Okur her zaman ana karakterin kurtulmasını ister ancak her zaman kurtulamaz ve bence kurtulmaması da gerekiyor. Yazar için adam eksiltmek zor olmamalı. Ayrıca farklı bulmanıza ve beğenmenize sevindim. Eğer merak edenleriniz varsa, Moht öyküsüyle alakalı iki öykü daha Genç Sanat Dergisi’nde kaleme aldım. Linklerini, adlarıyla beraber burada paylaşayım.

    Genç Sanat 24. Sayı - Mavi Perdenin Arkasında: https://www.gencsanatdergi.com/24-sayi
    Genç Sanat 21. Sayı - Ölüm Eskizleri: https://www.gencsanatdergi.com/24-sayi

    Şimdiden iyi okumalar dilerim :slight_smile:

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    ben beğendim hikayenizi. akış, kurgu, sürükleyicilik sorunsuzdu. gayet içine çekti beni. elinize sağlık. diğerlerini de fırsat bulunca okuyacağım.