Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Monad

1.Yalnızlık ve karanlıkta uzanan bir el

Çelik botların ıslak zemindeki ağır yankısı tüm köleleri ışık yemiş hamam böcekleri gibi dağıtmıştı. Tüm mağara irili ufaklı yumurtalar ile doluydu. Ancak bunlar öyle basit yumurtalar değillerdi. Kimisi gümüş renginde, bazısı altın ve bazısı bronz rengindeydi. Hemen hepsi en az iki ortalama insan boyundaydı. Ağır botların sahibi ve çıplak ayaklarıyla ona eşlik eden ürkek adımları tüm bu doğmamış ve belki hiç bir zaman olması gerektiği gibi doğmayacak yavruların arasında özel bir tanesine gidiyorlardı.

Bir yumurta diğerlerinden oldukça farklıydı. İçindeki arkasına mum tutulduğunda görünmüyordu çünkü bazalt rengindeydi. Gerçekten ayna gibi bir siyah taştandı yüzeyi. Boyu ise olsa olsa bir kenderinki kadardı. Sonunda uzun ve sıkıcı yürüyüşü bu bariz yumurtada sonlandığında zırhlı kadın sinirlendiğini belli etmeye başlamıştı. “Beni bunun için mi talimden çağırdınız?” Köle diğerlerine göre biraz ayrıcalıklıydı, en azından üstünü örtecek bir kumaşı vardı. Mağaranın soğuk olduğu yoktu ama giysi olmaksızın insanların kendilerini saygı değer olduklarını düşünmeleri genelde çok zordur. Zaten bu yüzden, iradelerini kırmak için, çıplak çalıştırılıyorlardı. Yaptıkları şey aslında zor değildi, dışarıda savaşa hazırlanan nicelerinin aksine kolay olduğu bile söylenebilirdi. Mağaranın girişine yığılan dev yumurtaları almak ve mağaranın içine düzen içinde istif etmek, onları sıcak tutmak ve temizlemek. Yumurtaların her biri tonlarca ağırlıkta olmasa gerçekten rahat bir kölelik süreci geçirdikleri söylenebilirdi. Karşısındaki kadının çarpık gülümsemesi nedense adamın kalbinde acı çekmekten mutlu olduğu hissi uyandırdı. “E-efendim b-bu diğerlerinden f-farklı. Nasıl b-buraya gelmiş k-kimse b-bilmiyor” Zırhlı kadın bakışlarını tekrar yumurtaya odakladı. Şekli gerçekten anormaldi, daha küremsi bir yapısı vardı, ve siyahtı. Acaba siyahlardan birinin yumurtasını mı çaldı tavuk beyinlilerden biri? Öyle olsaydı bile yumurtasını geri isteyen bir siyah ejderha bu güne kadar olmamıştı. Ayrıca siyahlardan birinin yumurtasını görmüştü, hem daha büyük hem de daha mattı. “Diğerleri gibi buna da dikkat edin.” Köle başını hızlı hızlı sallarken kadının aklı düşünceler ile doluydu, “Taladas’ın bu kısmındaki Gilean’ın bile unuttuğu mağaranın tekine kim ufak bir ejderha yumurtası bırakırdı ki?” Bilmediği şey o yumurtanın tüm mızrak savaşları boyunca, ya da nice savaşlar olurken, herkes Taladas ve Takhisis’in çarpıttığı ejderha yumurtalarını unutmuşken bile o yumurtanın asla çatlamayacağıydı. Kimileri unutmuş olabilir ancak bir adam onu asla unutmadı.

Bir damla ışık için her şeyini verebilirdi. Sert yüzeyi tırmalıyor, ancak hiç bir işe yaramıyordu. Gerçekten öfke doluydu. Çok ağır bir uykudayken sabahın erken saatlerinde kamp yerinde diğerlerince geride bırakılmış askerler gibiydi. Herkesin onu geride bıraktığını hissediyordu. ‘Herkes’ kimdi ya da ona habis nağmeler fısıldayan tatlı bayanın sesi kime aitti bilmiyordu ama artık çıkmalıydı. Bayan ona fısıldamayı uzun yıllar önce bırakmıştı, artık uyuyamıyordu, tekrar uykuya yatmayı denemiş ama yapamamıştı. Yaşamaya başlamasının zamanı gelmişti sanki. Daha önce hiç olmadığı kadar sinirlendiğinde tüm gücüyle sert kabuğa abandı ve dramatik bir çatlama sesi duyduğunda mutluluktan deliye döndü. Çatlağın büyümesi pek zaman almadı. İki büklüm olduğu yerden kafasını uzattığında yine karanlık bir yerde olacağını hiç düşünmemişti. Işığı nereden biliyordu hem? Aklında o kadar çok düşünce vardı ki, hepsi de ona birileri tarafından fısıldanmıştı; kendisini küçük hissetmesine sebep olan kişilerce.

Kabuktan tamamen kurtulduğunda bulunduğu yerin aslında o kadar da karanlık olmadığını düşünmeye başladı. Görebiliyordu, kimse ona bundan bahsetmemişti. Gördüğü şey canlıların vücut ısılarıydı. Binlerce böcek ve küçük memeli hayvan. Yürüdükleri yüzeyler yumurtadan yeni çıkmış yaratığın gözünde kaba ama işlevsel bir harita oluşturdu. Her yer kırık kabuklar ile doluydu. Belki çok geç olmamıştır diye düşündüyse bile hiç bir kabuk sıcak değildi. Düştüğü karamsarlığı onaylarcasına derinlerde bir yerde tek bir su damlası sessizliği yararken, sonrasında duyulan adımlar ejderhanın dikkat kesilmesine yol açtı. İçgüdüleri ona saklanmasını değil gelen ne olursa olsun boğazına doğru saldırmasını söylüyordu. Kendisine inanamadı. Egosunun içgüdüsünü bastırması süreci kısa ancak sancılıydı. Tam olarak yendiği o an için söylenemez ancak derinlerde bir yere ittiği iddia edilebilir.

Mağaranın daha temiz hava taşıdığı bariz olan ucundan gelen sesler her geçen saniye yaklaşıyorlardı. Ejderan silahsızdı, zırhsızdı, niteliksiz ve ne yapacağını bilmez haldeydi. saklanıyordu. Arkasını görebileceği uygun bir çatlığı olan yumurtalardan birisinin ardındaydı. Adımların sahibi köşeden döndüğünde gördüğünün hayal olmadığına kendisini inandıramadı. Adam parlıyordu! Sanki ince ve narin bir hale vardı etrafında. Beyaz kumaşlardan entarisi ve zarif hatlarıyla bir elfti bu. Elfin ne olduğunu bilmek istemiyordu. Yaşamak istemişti ancak her şeyi bir anda görmek değil, sadece yaşamak. Adam umutsuz ve dehşete düşmüş, ruhen dengesiz, ejderana doğru geliyordu. Adımları yavaşlamıştı. Onun orada olduğunu biliyordu.

“Korkma sana zarar verecek son kişiyim. Yüzünü göster ki konuşabilelim” dedi adam. Emreder bir tonda değildi ancak ejderan yine de sorgulamadan kendisini saklandığı yerden çıkarken bulunca şaşırdı. “Ah, işte buradasın. Geldiğine sevindim, iyi ki doğdun… hmm sanırım bir adın yoktur?” adam elini çenesine götürdü ve cevap beklemeden devam etti, “Gel benimle, sana dışarıyı göstereyim. İnan bana çok seveceksin.” Ne yapacağını bilmiyordu, pullu ayakları ıslak zeminde istemeyerekte olsa, olası çıkışa doğru seyirttiklerinde ‘yalnız kalmaktan daha kötü ne olabilir ki?’ diye düşündü. Beyazlı elf mağaranın çıkışına doğru gidiyordu, pullu ejderan ise onu takip ediyordu.

2. Unutulmuşlar ve Bulunmuşlar

“Bak Yoheon çantamdan neler çıktı!” yaşlı kenderin neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Diğer her kender gibi sosyal olmayı severdi ancak yalnız yaşardı. Kızın kendisi dışında kenderin hiç akrabası yoktu, esasında kızda onun öz kızı değil bir insandı. Ne Goheon nede bir başkası Yoheon’u nerede ve nasıl bulunduğunu bilmiyordu. Yoheon durumu sorgulayabilecek yaşa geldiğinde babası ile aralarındaki su götürmez farkı algılayabilmişti. Goheon ona hep bir kendermiş gibi davranıyordu ancak kız farkı hissettikçe adam her konu açılacak gibi olduğunda ona çantasını gösteriyordu. Bu onun kaçış yoluydu.

“Baba bu sefer olmaz” dedi kız. Goheon çantadan nasıl oraya geldiği belirsiz bir 5 uçlu çatal çıkarıp hayranlıkla bakarken sözünün pek gücü yoktu elbette. Kız fazla ciddiydi ona göre. Boyu selvi kadar olsa bile, çantası nispeten boş çıksa ve parlak şeylere pek ilgisi olmamasına rağmen onun kızıydı. Bunu değiştirebilecek tek şey aksini düşünmesiydi ve kender bunu istemiyordu. Aslında ona nasıl olupta bağlanabildiğini bilmiyordu. İnsanlar biraz ilgi çekicidirler bunu kabul ediyordu ancak onu ufacık bir bebek olduğu zamanlar gerçekten nasıl evinin kapısına gelebildiğini anlamıyordu. Goheon yaşlı bir kenderdi. Diğer kenderlerin aksine eşyaların onun elinin altında nasıl peydah oldukları konusunda az biraz fikri vardı. Çalmış olma fikrini asla kabul etmezdi ancak bunun bilincinde olmak bile rahatsız ediciydi. Kız bunun doruk noktasıydı. Onu nereden bulduğunu bilmiyordu. Gerçekten hangi aklı salim birisi bebeğini kenderin tekinin kapısına bırakır ki? “Baba cevap vermel… o bir rakun mu?” adam bir elindeki yumuşak tüylü yarı baygın yaratığa bakıyordu birde kıza. Sanırım, kolu sakat gibi, bak” Sanki kapana yakalanmış ama kaçabilmiş gibiydi. Kanlar kurumuştu ama hayvan gidici görünüyordu. İkisi de her şeyi unuttular ve çantadan çıkan rakunu tedavi etmeye başladılar.

Yoheon düşüncelere dalmıştı. Her zamanki ağaç tepesine tırmanmış gün batımını izliyordu. Kızıl saçlarını omzuna kadar geliyordu, rüzgâr saçlarını gözlerinin önüne attıkça güneşin renginde olduklarını düşünmeden edemedi. Goheon’u seviyordu, ne kadar sorumsuz olursa olsun, bir kender olmasına rağmen, sık sık nasıl oraya gittiği belli olmayan şehirlerin hücrelerine atılsa ve günlerce eve gelmese bile onun babasıydı. Hayatı kötü değildi, her gün gülecek yeni şeyler, görecek yeni mekanlar buluyordu. Uygarlıktan uzaktaydı Yoheon’un evi. Çünkü öğrendiği üzere diğer tüm insanlar kenderlerden uzak duruyorlardı. İşte bunu hiç anlayamamıştı. İnsanların her gün birbirlerini öldürdüklerini, savaşlar yaptıklarını okumuştu çantadan çıkan kitapların bir kısmından. Ama hiç bir savaşta kenderler yer almıyorlardı. Eh biri dışında hiç biri ama o bile aslında bir kender sayılamayacak kadar tuhaftı. Bir ısırık onu düşüncelerinden ayırdı. Bu kolu sargılı rakundu! Yoheon’un ayak parmağını hafifçe kemiriyordu. Bunun onun teşekkür etme sistemi olduğunu düşündü kız ve gülmeden edemedi. Vahşi hayvanı sakince kucağına aldı ve sessizce güneşin son damlalarını izlediler. Hayvanlar ile arası hep iyi olmuştu. Bazen ayak işlerini onlara yaptırırdı. Kender bile bunun anormal olduğunu düşünmüştü ancak diğer kız ile ilgili her şey gibi bunun da üstünde pek durmamıştı. Yeni günün neler getireceğini bilmeden, ağacın serin yaprakları ve ılık, kalın gövdesinde bir yaz akşamı rakun ile kız uykuya daldılar.

3. Nice ayrılıklar ve buluşmalar

Panus mağaranın dışına çıktığı o hayatının ilk gününü asla unutmamıştı. Üzerinden 10 yıl geçmişti. Valthonis ona aslında bildiği ama daha önce hiç görmediği pek çok şey gösterdi ve anlattı. Ona konuşmayı öğrettiğinde, teşekkür etmenin anlamından bahsettiğinde ejderan elfe ona minnetini beyan etmekten başka bir şey vermemişti. Buna rağmen pullu ağzından çıkan kırık kelimeler elfin yüzünde hiç olmadığı kadar samimi ve geniş bir gülümseme yaratabilmişti. Valthonis ona avlanmayı da öğretti. Neleri öldürebileceğini ve nelere zarar vermemesi gerektiğini anlattığında ejderanın aklı karışımıştı. “İnsanlar ve onlar gibi iki ayağı üzerinde yürüyen canlılara zarar vermemelisin Panus” demişti ona. Canlılar ejderan Panus’un gözünde aynıydılar. Onları birbirlerinden ayıramıyordu. Aynı bir insanın gözüne tüm maymunların aynı görünmesi gibi. “Hayatın değeri neye göre değişir Valthonis?” demişti ona keskin leşçesiyle. Ortak dili diğer dillerden daha iyi konuşuyordu. Elf ona ejderanların genelde kullandıkları dili gösterdiğinde çirkin ve yetersiz bulmuştu. “Hayatın elbette bir değeri yoktur, tüm canlılar kutsaldır, ne kadar kötü oldukları önemli değildir Panus. Ancak onu öldürdüğün için hiç bir geyiğin ailesi senin peşinden kin tutmayacaktır. Hiç bir tavşanın kardeşi seni öldürmek istemeyecek ve hiç bir diğer hayvanın ölümü öfke zincirini tetiklemeyecektir. Anlamalısın ki onlar bunun için yaratılmışlar. Herkesin bir ihtiyacı vardır ve bu dünya soluk aldığın havaya kadar düşünülerek tasarlanmıştır.” Anlattığı durumu ejderan kabul edilebilir ancak yetersiz bulmuştu. Valthonis ona ailesi olmayan canlıların gözden çıkarılabilir olduğunu söylemiyordu ancak dediği şey buna geliyordu. Hiç bir insana kendisini savunmak için değilse zarar vermemesi gerektiğini söylemişti ona. Gerekirse kaçmasını ve elini kaldırmamasını. Onu öldürmeyecekse bir tokat için öteki yanağını da dönmesini. İçindeki ateş bunun aksini söylüyordu ona. Elf onun içindeki karanlığa fısıldıyordu sanki ara ara.

Mağaranın girişinden hiç bir zaman çok uzağa gitmemişti. Elf sık sık uzun gezilere çıkar ve geldiğinde ona yeni kitaplar ve eşyalar gösterirdi. 10 yılın sonunda bile anlamadığı onca şey vardı ancak tek bir şeyi tamamen kavramıştı. Ona batan güneşten daha çok huzur veren hiç bir şey yoktu. Güneş gözlerini acıtıyordu. Karanlık içinde tüm diğer canlıların ışıkları dünyanın görebildiği kadarında yanarken gündüzün anlamı da neydi hem? Valthonis’e “neden ben böyleyim?” dediğinde adam hüzünlenmişti. “Kast ettiğin nedir evlat?” demişti ona. “Eğer nehirdeki yansımadan bahsediyorsan o sen değilsin” elini kalbine doğru işaret etmişti, “İşte bu sensin.” Panus kalbini göremiyordu. Kalbinden geçenleri bilmiyordu. 10 yılını hayatın ucundan en rahat şekilde yakalamak için diğer herkesten saklanarak geçirmişti. O bile Valthonis’in ejderanı saklamak istediğini görebiliyordu. “Dışarıdaki dünyaya hazır değilsin, henüz.” demişti ona birlikte çalıştıkları bir sabah. Ona kara çam pekmezi ve mısır ekmeği getirmişti. Bazı şeylerin tadının etten daha iyi olması onu büyülemişti. Güneş batarken tüm bu anılar aklına hücum ediyorlardı. Çünkü Valthonis artık yoktu.

Elveda gününün geldiğini anlaması için onun yüzüne bakması yeterli oldu. Valthonis bir öğleden sonra çıkıp gelmişti. Yanında hiç hediyesi yoktu, ne bir kitap nede bir çanta taşıyordu. Ağaçların arasından çıkıp mağaranın önündeki ejderanın yaşadığı kovuğa geldiğinde yanında diğer başka elfler de vardı. İlk kez yanında başkalarını da getirmişti. Aralarından hiç biri ona yaklaşmamıştı ve biri “Bir aurak, onların soyunun kuruduğunu sanıyordum” demişti bir ötekinin kulağına. Ejderanın duyu kapasitesinden haberdar değildi. Valthonis birkaç adım ötesine kadar yaklaştı ve daha önce hiç olmadığı kadar resmi konuştu. “Sana bu asil geceye kadar bir ad vermedim ejder evladı. Soyunu sana anlattığımda ve nereden geldiğini söylediğimde ne kadar ciddiysem birazdan söylediklerimde de o kadar ciddiyim. Kanındaki karanlık soyunun tüm üyelerindekinden daha fazla. Ancak sen onu kontrolün altında tutabilecek kadar güçlüsün. Sana adını hiç söylemedim. Ancak artık adını biliyorum, ya da Astinus’un bana söylediği isim bu; adın Panus. Selamet ile yaşa ve tanrılar seni korusun.” Ejderan ne diyeceğini bilemiyordu. Halen koruluktaki elfin ona “Bir aurak” demesini düşünüyordu. Demek Valthonis dışında başkaları onu bu şekilde görüyordu. ‘Kanatsız tek ejderan klanından bir öteki yaratık daha…’ Adının Panus olması veya ona ışık tutan adamın hoşça kal dilemesi ejderanı ilgilendirmiyordu. Dışarıdaki dünyadaki diğer herkes onu bir aurak olarak görecekti. Onun kalbini göremeyeceklerdi.

Valthonis sessiz ejderana arkasını dönüp gitmek üzereydi ki bir mırıldanma duydu. Yine ejderana baktığında adamın yere baktığını ve yeterince güçlü söyleyemediği bir şeyi gevelediğini gördü. Elf cevap vermeyince ejderan bakışlarını kaldırdı ve cesaret ile sordu, “Beni bir insana dönüştüremez misin?” deyi verdi. Elfler fısıltılarına son verdiler ve Valthonis kaşlarını çattı. “Her kimsen, bununla gurur duymasını öğrenmek insan olmanın ilk adımıdır. Bunu kendileri bile yapamayan insanlar var Panus, şu anda bile onlardan daha insansın.” Tek bir kelime daha etmeden, elf korulukta diğerleri ile birlikte yok oldu. Yüzünü göremiyordu ama Valthonis ağaçların arasından batan güneşin altında ona seslendi “Palanthas’ta Astinus’u bul evlat!”

İşte böyleydi Panus’un o güne kadarki hikayesi. Ne yapacağına karar veremez haldeydi. Deriden bir tunik, pantalon ve orta kalite pamuklu gri cüppesi vardı. Valthonis ona hiç silah yada benzeri eşya getirmemişti. Tüm mağara girişi kitaplar ile doluydu, her birini de en az ikişer kez okumuştu ve hiç birini yanına alma niyetinde değildi. Esasında birisini alması gerekiyordu ancak 3 sene önce öğrendiği üzere mucizevî şekilde ona ihtiyacı yoktu. Bu bir büyü kitabıydı. Diğer büyücüler gibi büyülerini tekrar çalışması gerekmiyordu. Onları asla unutmuyor ve ilk öğrendiğinde potansiyelinin sağladığı tüm gücü ile kullanabiliyordu. Bu durum elfi bile şaşırtmıştı. Panus’un öğrenme hacmi ilk öğrendiği büyüden sonra hiç sınırı yokmuş gibi görünüyordu. İkinci tuhaf yanı ise büyüleri sözleri ile öğrenememesiydi. Asla sesli bir emir cümlesi kurması gerekmiyordu. Büyüler onun aklında renkler ve şekillerden ibarettiler. Valthonis ona üç ay ve niteliklerinden bahsettiğinde ejderan hayallere dalmıştı. Acaba hangisiydi ona güç veren? Valthonis ona “Komik olan ne biliyor musun? Büyük ihtimal ile üçü de değil.” demişti. Panus eşyalarını gözden geçirdiğinde içi erzak ile dolu el yapımı çantası ve giysileri dışında her şeyini geride bırakmaya karar vererek yolculuğuna başladı. Gece veya gündüz onun için hiç fark etmiyordu. Öyle uzun süre uyumuştu ki 10 yıldır hiç uyumamıştı. Ne kadar ağır bir iş yaparsa yapsın yorulmuyordu. Büyüleri normal büyücüleri bitkin düşürdüğü gibi ona zarar vermiyorlardı. İlk büyüsünü yaptığı günden beri içindeki karanlık onu kıskanmıştı. Uzun süredir onun düşüncelerini görebiliyordu. Tüm kinini, öfkesini ve kıskançlığını. Neden ondan bu kadar nefret ettiğini bilmiyordu ve öğrenmek istemiyordu ancak bu karanlığı meceralar ve yeni arayışlar ile bastırmaktı yeni planı. Gitmek istediği yer, Palanthastı.

***

Rakun ile evden kaçmıştı. Yoheon yaptığı şeyden tam anlamı ile emindi. Onu kaybeden yada bırakan artık neyse işte, ailesini bulacaktı. Kender’e bir mektup bırakmış ve ardına bile bakmadan ormanın daha önce hiç kullanmadığı bir patikasında onu nereye götüreceğini bilmeden yolculuğa çıkmıştı bile. Aslında bilmediği şey bunun diğer tüm kender çocuklarının bir gün yaptığı şeyin aynısı olmasıydı. Düşündüğünden daha kender ruhluydu. Goheon mutluluk gözyaşlarına boğulmuştu artık tamamen yalnız kaldığı evinde. Özgür bir kender mutlu bir kenderdir. Eh, özgür olmayan bir kender sadece diğerlerini mutsuz eder. Sıkılmış bir kender ise diğerlerini intihara sürükler. Yoheon artık sıkılmıştı ve gitmesi yaşlı kenderi inanılmaz mutlu kılmıştı.

Toprak patika irili ufaklı taşlar ile süslenmeye başladığında ağaçlar sık olmaktan çıkarak düzenli bir hal almaya başladılar. Tam emin değildi ama haftalardır yürüyor gibiydi. Yolculuğu sırasında bir kurt ona yaklaşmıştı ancak evcil bir köpek gibi karnının okşanması onu bile mutlu etmişti. Kız hiç bir şeyden korkmazdı. Evet, düşündüğünden daha kenderdi. Taşlı yola geldiğinde arkasından onu takip eden iki kurt ve birkaç fare vardı artık iyileşmiş olan rakunun dışında. İlk kasabanın dumanlarını gördüğünde Yoheon onlara döndü ve kırmadan bir konuşma yaptı. Rakun dışında hepsi de gönülsüzce uzaklaştı. “Demek evinin benim yanım olduğunu düşünüyorsun ha ufaklık? Gel bakalım öyleyse. Ancak dikkatli ol, insanlar sana zarar verebilirler.” Hayvan seri hareketler ile kızın sırt çantasına tırmandı ve saklandı. “Tamam öyleyse, insanlar… Ben geliyorum!” kasaba kapısında insanların düşündüğünden daha zararlı olabileceklerini göreceğini hiç düşünmemişti.

Dört kasaba muhafızı ortalarına pejmürde bir gri cüppeye sarınmış zavallı adamı ortalarında döndürüyorlardı. “Kimliğin olmadan girebileceğini mi sandın dilenci!?” dedi birisi. Ötekisi ise iterken sağlam bir tekme savurdu ancak gri cüppeli adam itilip kakılırken hiç karşılık vermezken bu tekmeden usulca sakınmıştı. Muhafız bu duruma daha çok sinirlendi ve gerçekten darp uygulamak üzereyken kızın teki onun önüne daldı. “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz! Görmüyor musunuz ne kadar yardıma muhtaç” Dedi bağırarak. Kızın omzunda bir rakun vardı, sivri beyaz dişleri ağzında bir sıra halinde öfke ile görülebiliyordu. Beşinci ve daha iyi giyimli bir muhafız kapı girişinden baş gösterdi, “Eğer giriş vergisini kendi cebinden vereceksen sorun yok ufaklık” dedi en ukala tavrıyla.

Yoheon’un hiç parası yoktu. Aslında paranın ne olduğunu sadece duymuştu. Kızın duraksamasından durumu kavrayan biri yaklaşıp çenesini sıkıca kavradı “İstersen başka yollarla da ödebilirsin.” Dedi adice. Kızın kızıl saçları arasındaki gözleri adamın gördüğü tüm gözlerden daha vahşiydi. Bir an korku ile geri çekildi ve kızın omzundaki rakun eline saldırdı. Muhafız küçük kızlar gibi çığlık çığlığa koşturmaya başladığında diğer ikisi ona gülmeye başladılar. Yoheon işlerin çığırından çıktığını düşünüyordu. İtilen adamın elini omzunda hissettiğinde omuriliğinden bir titreme geldi geçti. Göz ucu ile adamın eline baktığında pullu ve pençeli bir ‘şey’ gördüğünde beti benzi attı ancak adam ona “Sakin ol, ben halledeceğim” dediğinde nedense kendisini hiç olmadığı kadar rahat ve sıcak hissetti. “Uyumak için… çok… erken…” derken tüm iradesi onu terk etti. Yoheon uykuya teslim olmuştu.

4. Yoheon & Panus

Gözlerini açtığında yumuşacık bir şiltede yatıyordu. Yüksek bir tavan karşıladı Yoheon’u. Odaya bir göz attı ve bir köşede sallanan sandalyede uyuklayan grili adamı gördü. Rakun kucağında kendisine yer etmişti. Ona bir isim vermeyi hiç düşünmediğini fark etti. Çenesine kadar örtü çekilmişti. Sonbahar yaklaşıyordu ve hava biraz soğumaya başlamıştı. Kız gülümseyerek kalktı ve üstündeki örtüyü sessizce adamın üzerine serdi. Rakun uyanmış ve yine onun omzundaki bildik yerini almıştı. Kız odanın tek penceresine yaklaştı. Nerede olduğunu öğrenmeliydi. Merak hiç olmayan korkunun yerini kaplıyordu onun genç kız aklında. Öğle vaktiydi ve görünüşe bakılırsa bir handaydılar. Uykuya dalmasından sonra neler olduğunu bilmiyordu. Adamı uyandırarak neler olduğunu sorabilirdi. Ya da eline ne olduğunu. Gerçekten çok merak ediyordu ama insan yanı onu bundan alı koydu. Kenderler gibi anlayışsız değildi. Bunun yerine onun çantasını karıştırırken buldu kendisini. Bildik erzak vardı. Tuzlu bir kalıp peynir, kurutulmuş et, taş ekmeği ve biraz su. Ancak hiç para yoktu. Nasıl handa kalıyorlardı? Bildiği kadarı ile insanlar hizmetlerinin karşılığında her zaman para alırlardı. O bunu düşünürken omzunun üzerinde sakince konuştu, “Açıkçası kayda değer pek bir şeyim yok” dedi. Kız ince ve kısa bir çığlık attı. “Beni korkuttunuz bayım, ermm sizi uyandırmanın… uygun olmayacağını düşündüm.” Adamın yüzündeki tek bir kas bile oynamıyordu. İşte o an garip bir şey olduğunu hissetti. Başlığının altındaki çene o konuşurken oynamıyordu, “Sorun değil, burasının adını biliyor musun? Gerçekten kayboldum ve kimseye güvenemiyorum. Hepsi, kimlik soruyor. Nasıl bir ülke burası?” Kız biraz düşündü ve ,”Sanırım adı Gander olmalı. Babalık buradan bahsederdi, insanları biraz çakalmış – her ne demekse – Palanthas’a üç bilemedin 4 hafta uzaklıkta yürüyerek. Bayım çenenizi oynatmadan nasıl konuşuyorsunuz? Gerçekten çok havalı bir numara. Buraya nasıl geldik? O muhafızlara ne oldu? Beni neden taşıdınız, gerçekten güçlü olmanız gerekmiyor sonuçta ağır değilim ama…” Adam eliyle çenesini kapattı aniden “Yalvarırım sus.” dedi fısıldayarak. Birilerinin ayak sesleri yankılanıyordu koridor boyunca. Ağır çizmelerin sesleriydi bunlar, muhtemelen çelik giyinmiş yapılı adamların.

Kız gerçekten sustuğunda adam elini ondan ayırdı. Eli soğuktu ancak bu kez pullu değildi, ama yine de bir tabaka vardı sanki üzerinde. Bir tür örtü gibi, dalgalanıyordu. Yoheon gözünü ondan zorlanarak ayırdı ve kapıya odaklandı. Olası çıkışları değerlendiriyordu. Adam ise doğrudan kapıya dönmüş olacakları bekliyordu. Yüzünde hiç bir ifade yoktu ama aynı ince örtü elindeki gibi yüzünde de vardı. Bir an için koşulsuz sessizlik sağlandı. Zaman durdu ve yaşam nefesini tuttu. Kapı her yana kıymıklar ve parçalar saçarak aniden kırıldığında kız cama doğru hamlesini gerçekleştirmişti bile. Adamın da aynısını yapacağını umuyordu. Silahsız ve çaresizce olacakları beklenesini anlamıyordu. Bir kasabaya izinsiz girmiş, büyük olasılıkla kapı bekçilerini saf dışı etmiş ve para vermeden bir handa konaklamıştı. Onun kitaplarda okuduğu ’suçlu’ tanımına tam anlamı ile uyduğunu düşünüyordu. Cam kenarında durakladı. Adam kapıda beliren kasaba militası ile yüzleşmek üzereyken ona seslendi “Koca adam, kaç! Özgürlük için kaç!” Cüppesinin başlığı ona döndüğünde gördüğü adamın yüzü bir insana ait değildi. Daha çok bir kertenkeleyi andırıyordu, uzun burnu, parlak gözleri ve pullu koyu gri parlak dersiyle insan olmayan biri vardı karşısında. Salise içinde cam pervazından aşağıya atlamak veya elini adama uzatmak arasında durakladı. Gerçek bir duraksama değildi bu, sadece bir kender o anın duraksama olduğunu düşünebilirdi. Kız sadece o salise için kendisini daha sonra suçlayacaktı. Ancak farkında olmayan ejderan ömrü boyunca müteşekkir kalacaktı.

Koşuyorlardı. Tüm kasaba boyunca el ele deli gibi koştular. Yanlarından geçtikleri tüm mekanlarda dehşet içinde kalmış insanlar ile karşılaştılar. Pullu bir adam ve onun omzuna kadar gelen boyu ile kızıl saçlı bir kız. Kimisi arkalarından koşan rakuna dikkat etmediyse de Gander halkı uzun yıllar o günü konuşacaktı. Kasabanın Palanthas’a bakan çıkışına doğru topukları kaba etlerine çarpa çarpa kaçarlarken adamın yüzü yine eski haline dönmeye başladı. Sanki bir örtü çekiliyordu. Arkalarından koşan ağır adamları epey geride bırakmışlarsa da yanlarından geçtikleri her yerel sakin “Hırsızlar bu yöne gitti! Katiller! Yakalayın, buradan!” gibi cümleler ile onları yönlendiriyordu. Kapıya yaklaştıkça bekçileri nasıl geçeceklerini düşünmeye başladı. Koşarken düşünmek zor iştir, adamın yine uyutma numarasını yapacağını düşündü. Ancak örtünün altından hayal meyal seçilen pullu gözler öfke doluydu. Sessizce “neden göremiyorlar?” diyordu arada sırada. Kız, adamın büyücü olması olasılığını değerlendirdi. Her uyutan adam büyücü olsaydı ansalon büyücüler ülkesi olurdu. “Lütfen canlarını acıtma, eşkıyalar yüzünden böyleler. Acılarına yeni yaralar açma.” dedi soluk soluğa. Adam ona baktığında ifadesiz yüzün altında koskoca açılmış gözler ve ne diyeceğini bilemez bir ağız buldu. Kapıdaki bekçiler onlara doğru koşan ikiliyi görünce mızraklarını daha sıkı tuttular ve çarpışmaya hazırlandılar.

Tüm dünya kabardı. Altlarındaki toprak kum gibi kayarken muhafızlar ayakta duramadılar ve yere yıkıldılar. Dalgalar halinde toprak kum tepelerine dönüşüyordu ancak ikilinin üzerinde koştukları zemin sağlamdı. Büyünün gücü karşısında Yoheon’un soluğu kesildi. Daha önce babasının çantasından çıkan bir büyü kitabındakileri yapmaya çalıştığında çınarın tekini çıra gibi tutuşturması dışında gerçek büyü görmemişti. O zamandan beri büyüden korkuyordu. Anlamını bilmediği kelimeleri okuyabilmekti aslında kabiliyeti, daha sonra öğreneceği üzere. Hayvanlar ile de bu şekilde anlaşıyordu. Onların ne konuştuğunu bilmiyordu ancak onlar kızı anlayabiliyorlardı. Kasabanın görüş alanından çıkıp dağların eteklerine geldiklerinde soluklandılar. İkisi de formundaydı. Gerekseydi bir bu kadar daha koşabilirlerdi ancak kız, adamı durdurmuştu. “Bana kim olduğunu anlatmazsan kendi yoluma gidiyorum” dedi hızla. Adam onu anlamadan baktı. “Bana – kim – olduğunu – anlat” dedi yavaşça tekrar. Adam yüzündeki ince maskeyi kaldırdı. Kızın korkmadığını, ya da yerden bir taş alıp üzerine saldırmadığını görünce şaşırdı. “İnsanlara kendini tanıtmadan kim olduklarını sormak görgüsüzlüktür.” dedi keskin kelimeler ile. Kelimeleri bıçakla et keser gibi söylüyordu. Köşeliydiler. Ancak bu kıza orijinal gelmişti, onu taklit ederek kendisini tanıttı. “Adım Yoheon ama sen bana Yohe diyebilirsin, tam olarak söylersen ismimi katledeceksin gibi geliyor sesin.” Adam biraz daha soluklanıp gülmeye başladı. “Tamam Yohe, benim adım Panus. Palanthas’a gidiyorum. Astinus adında birisini tanımıyorsundur herhalde?” Dedi. Kız biraz düşündü. Bu adı bir yerlerde görmüştü ama nerede? “Tanıdık geliyor. Ben de Palanthas’a gidiyorum… Sanırım bende büyücü olacağım” dedi neşeyle. Adam ona anlamadan baktı. Yürümeye başlamıştılar. “Ben ‘de’ derken ne demek istiyorsun?” dedi merakla. “Yaptığın numaralar harikaydı, kuma batarlarken yüzlerindeki ifadeyi görmedin mi? Beni dinleyerek onlara zarar vermediğin için teşekkür ederim, eminim her birinin evinde bir ailesi vardır. Eşkiyalar geceler önce kasabaya baskın yapmış, bir sürü hayvan falan çalmışlar ve bir korucu ölmüş…” Adam ona yalvaran bakışlar attığında sustu. “Özür dilerim, bunları bana bir dağ sıçanı anlattı. Susmam gerektiğini daha önce kimse söylememişti.” Adam yaptığından pişman oldu. Kızın sesi üzgün çıkmıştı. “Şey, Palanthas ne tarafta demiştin?” İkili uzun yolları birlikte yürüdüler ve Palanthas’a doğru emin adımlar ile ilerlediler. Günler ve haftalar geçti. Panus kızın aşırı konuşmasına alışmıştı, Yohe ise ne zamanlar susması gerektiğini. Adam kızın peşinden gelen hayvanlara zarar vermekten kaçınıyordu ancak yemek bulmaları gerekliydi. Ara sıra kızı kamp yerinde bir başına bırakarak ava çıkıyordu. Kızın peşinden gelen hayvanlar ile aynı kokuya sahip olmayanları seçmek gerçekten çok güçtü. Kız ona neden bu kadar uğraştığını sorduğunda “Çünkü onlar senin ailen sayılır” demişti. Yohe olaya hiç bu açıdan bakmamıştı. Hayvanlarından birisi zarar görse üzülürdü herhalde. Yürüyüşleri boyunca rakuna bir ad bulmuşlardı. Daha doğrusu ejderan bulmuştu ve Yohe de sevmişti. “Naki” adını vermişti. Kız ne anlama geldiğini sorduğunda ise uzak dillerden birinde “cesur” anlamına geldiğini söylemişti. Palanthas’a gelmeden önce adam kıza büyü ile ilgili temel bazı bilgileri öğretme fırsatı bulmuştu. Öğretmenin onu bu kadar farklı hissettireceğini hiç düşünmemişti. “Acaba Valthonis’de mi böyle düşünmüştür” demişti bir keresinde sesli şekilde. Kız ona Valthonis’in kim olduğunu sormuş ve oda anlatmıştı. Sonlara doğru kızın yüzündeki şaşkınlık kayda değerdi. “Panus o elf diğerleri gibi değil.” demişti. “Bir gün bunu kendin ondan öğrensen daha iyi olur sanırım” diyerek konuyu kapatmıştı. Şehirlerin incisi Palanthas’a varmalarına bir gün kala bir orman açıklığındaki kamp yerlerinde bunu konuşmuştular. Ta ki kule onları bulana kadar.

5. Kule

Uyandıklarında ne güneş olması gerektiği yerdeydi nede çevrelerindeki ağaçlar aynı cinsti. Sanki bambaşka bir diyara gelmişlerdi. Karşılarında yüksek kuleler dizisinden oluşan yekpare bir yapı duruyordu. Kuleler siyah camdan yapılmıştılar ve uçlarına doğru renkleri açılıyordu. Kırmızı rünler gözlerine çarptığında kuleyi çevreleyen pekte yüksek olmayan duvarının kapısı aralandı ve beyaz cüppesi içinde bir bayan onlara yaklaştı. İkili birbirlerine neler olduğunu anlamadan bakıyorlardı. Ejderan o kadar uzun süredir kendisiydi ki yüzünü bir ilüzyon ile gizleme gereği görmemişti. Zaten beyaz cüppeli de duruma aldırış etmemişti.

“Wayreth büyücülük kulesine hoş geldiniz. Yüzünüzden burayı gerçekten bulmayı amaçlamadığınız okunabiliyor. Daha önce hiç bu kadar uzağa gelmemişti.” Cümlesinin sonunda kuleye bir bakış attı. “Beni takip edin, merak etmeyin istediğiniz zaman ayrılmakta özgürsünüz. Ancak içeriye gelmenizi ‘şiddetle’ öneririm.” İkisi de tek kelime etmeden takip etti. Wayreth’in neresi olduğunu tam olarak bilmiyorlardı ancak bunun bir büyücülük kulesi olduğunu duymuşlardı. Aslında amaçları Palanthas’ta büyü ile uğraşan bir usta bulmak ve Astinus’un Panus’a neler diyeceğini öğrenmekti. Onlar yürürlerken beyaz cüppeli konuşmaya devam etti. Her zaman birkaç adım önlerinden gidiyordu, “Adım Serneha, neden burada olduğunuzu size açıklamak üzere görevlendirildim. Kulenin efendisi usta Jenna seninle bizzat konuşmak istiyor bayım. Ve siz bayan (gözleri açık şekilde kızın kızıl saçlarına takılmıştı) usta Jenna sizinle de görüşmek istiyor. Ayrıca arzu ederseniz teste girme hakkına sahipsiniz.” Bunu ikisine hitaben mi söylemişti yoksa sadece Yoheon’a mı söylemişti anlayamadılar.

Avlu gri taşlardan döşenmişti. Çevrelerinde dört kule birbirinden nispeten ayrık algılanabiliyordu. Onlar altından kapıları olan kuzeyde kalanına doğru yöneldiler. Nice basamak çıktılar ve nice koridor yürüdüler. Her duvar, her rün, her kapıdan büyü fışkırıyordu. Yohe hepsini görüyordu. Buna rağmen hiç biri Panus’un ilizyonu kadar belirgin değildi. Sadece onun illüzyonu kızı bugüne kadar gerçek anlamda kandırabilmişti. Gerçi büyü ile öyle içli dışlı bir ilişkisi yoktu ama bunu düşünmeden edemiyordu. Yollarına çok fazla insan çıkmadı. Birkaç kızıl cüppeli ve mavi-siyah maske takmış, bir bayanın vucut hatlarına sahip koyu gri cüppeli biri. Maskeli büyücü yanlarından geçerken Panus iki büklüm olmuştu. Yüzünde sanki bir iki kaburgası kırılmış ve bağırsakları yırtılmış gibi bir ifade vardı. Durakladılar. Serneha dönüp ejderanın halini incelediğinde koridorun sonundan köşeden dönen maskeli büyücüye bir bakış attı. “Kendinizi daha iyi hissettiğinizde haber verin, çok az yolumuz kaldı. Eminim acıkmışsınızdır. Ancak usta Jenna ikinizle de bir an evvel görüşmek istiyor.” Panus kafasını salladı ve biraz soluklandı. Maskeli büyücü onda ağır bir etki yaratmıştı. Ama neden?

Sonunda diğer katlara kıyasla daha yüksek bir kata geldiler. Karşılarında gümüş kaplama, oniks rünler ile kaplı orta boyutlu bir kapı duruyordu. Beyaz cüppeli sessizce güç sözlerini sarf edince kapılar tüy gibi açıldı. Oda genişti. Kitaplar ile dolu raflar ve yine kitaplar ile dolu masalar vardı. Çalışma odası olmaktan ziyade minik bir kütüphane havası taşıyordu. Odanın bir iki kapısı ve bir balkonu vardı. Balkon tarafından kırmızı altın işlemeli pahalı kadife cüppesi ve yine cüppesi kadar kırmızı saçlarıyla kule efendisi Jenna geldiğinde üçlü sessizce odanın ortasında bekliyorlardı. Beyaz cüppeli izin isteyerek odadan çıktı. Jenna onları uzunca süzdü. Gözlerinin pullu adamdan ziyade kızın kızıl saçlarında odaklanması ikilinin dikkatini çekti. Yohe konuşmamak için kendisini zor tutuyordu. Bir büyücü olma şansını düşük çenesi yüzünden kaybetmek istemiyordu. Sessizliği bozan Jenna oldu. “Hoş geldiniz. İkinizde belli sebeplerden ötürü buradasınız. Adım Jenna, kızıl ayın kızı ve kulenin efendisi.” Yohe kendisini daha fazla tutamadı ve kadın cümlesini bitirir bitirmez söze girişti “Siz büyük büyücü Justarius’un kızısınız! Ne büyük şans. Tanıştığıma memnun oldum, ben Goheon kızı Yoheon!” O kadar neşeliydi ki büyü ustası ile el sıkıştığını ve kadının yüzündeki şaşkınlık ibaresini fark etmedi bile. Aslında kadının şaşkınlığı karşısındakinin onunla düşünmeden el sıkışması değildi, kızın bir kender adı taşıyor olmasıydı. Ejderan boğazını temizleyerek söze girişti. “Ben Panus, herhangi birinin oğlu değilim, sanırım… bizi neden alı koyduğunuzu sorabilir miyim acaba hanımım?” dedi iğneleyici şekilde. Sözleri zaten keskindi, ancak o daha keskin yapınca sanki sadece kelimeler ile hasmını öldürebilecek birisi gibi oluyordu. Kadın elini kızdan kurtarabildiğinde karşılık verdi, “Açık konuşacağım. (Yohe’ye dönerek) Senin uzun zamandır aradığım kızım olduğunu düşünüyorum. Seninse bu dünyada büyünün bile bir ucube olarak görebileceği ilgi gösterilmesi gereken gücünden habersiz bir çocuk olduğunu.”

Ejderan her şey olarak görülmüştü. Bir yıla aşkın süredir yürüyordu ve her türlü aşağılanma ile karşılaşmıştı. Ancak kimse ona “çocuk” dememişti. Aslında bunu haklı buldu. Kaç yaşındaydı ki? 11? Sözleri haklı bulup sessiz kaldı. Asıl darbeyi Yohe yemişti. “S-siz ne dediniz efendim?” Gözleri dolmuştu. Yüzünde inanamayan bir ifade vardı. Jenna’nın yüzünde ilk odaya girdiğinden beri soğuk bir ifade yer etmişti ve bu görünüşe bakılırsa çehresi aşılmaz bir illüzyondu. Ardını göremiyordu. Gerçekten annesiyse daha sıcak olması gerekmez miydi? Güzel ama soğuk bir yüzü vardı. Yohe ile benzerlikleri su götürmez düzeydeydi ancak vahşi ve çilli yüzü ile Yohe çok farklıydı. Naki uzun süredir sabırla beklediği çantadan kafasını uzatınca Jenna ağır atmosferden ve rakunun varlığının absürtlüğünden etkilenerek sinirleri bozulduğundan olacak ki gülmeye başladı. Ortam gerçekten ağırdı. Onun gülmesi Panus’u da güldürmeye başladı ancak Yohe gülemiyordu. Yapamadı. Seri hareketler ile altın kapıya döndü ve hiç bir söz sarf etmeden onu açarak çıktı gitti. Jenna artık gülmüyordu ancak şaşkındı, “Sadece açtı, diğer başka herhangi bir kapıymışçasına açtı. Söylesne ejderan efendi, sizin gibi iki tuhaf kişi nasıl tanıştı?” Ejderan ve kulenin hanımı uzun uzun konuştular ve birlikte akşam yemeği yediler. Kadının aklı kızındaydı, ya da ejderan böyle hissetmişti. Ertesi sabahın neler getireceğini bilmiyordu ancak bildiği bir şey vardı. Yohe kesinlikle o sınava girecekti.

6. Sınav ve Gölge Büyücüsü

Ertesi sabah Panus önceki gün tanıştığı beyaz cüppeli tarafından uyandırılmıştı. Aslında uyumuyordu. Yohe ile birlikteyken onun uyumasını izlemişti. Uyumanın onun için bir mantığı yoktu ancak onu bu kadar huzurlu görünce kendisi de denemek istemişti. Bir tür meditasyondu. Ara sıra insanları kandırmak için uyguladığı gözlerini kapatarak uzanma numarası gibi değildi. Vücudu yorulmasa bile ruhu yoruluyor gibi geliyordu ona. Meditasyon ile bunu da aşmıştı. “Arkadaşınız sınava girdi, onu çıkışta beklemek istersiniz diye düşündüm” dedi ve Panus’un hazırlanmasına izin vererek yol gösterdi. Jenna ona eflatun bir cüppe vermişti. Yüz yıllardır hiç kullanılmayan bir renkti bu. Hiç bir aya hizmet etmeyen büyücüleri simgelerdi. Aslında böyle bir cüppe yoktu ve sonrasında büyü gücü elinden alınmış – sadece şifalı otlar ve büyü gerektirmeyen irfan ile uğraşanların – rengi olmaya başlamıştı. Sonrasındaysa unutulmuştu. Kuleye kayıtlı olmayan büyücülerin hemen hepsi gri ya da kırmızı giyiyordu artık. Zaten ölümlüler çağının başından beri büyü düşüşe geçmişti. Jenna’nın anlattığı üzere eğer gölge büyücü olmasaydı pek çoğu gücünü tamamen kaybetmiş olurdu. O büyüye yeni bir anlam getirmişti. Ezberlemek yerine büyüyü hissetmekti öğretisi. Panus ona kendi renk ve şekil içerikli büyüsünü anlattığında Jenna ne diyeceğini bilememişti. Onun hiç duyulmamış bir güce sahip olduğunu Ansalon’un pek çok yerinden toplanmış ipuçları, dedikodular aracılığı ile anlamıştı ancak bunu beklemiyordu. Panus bu gölge büyücüyü hiç sevmemişti. Koridorda onunla karşılaşmışlardı ve sadece yanından geçtiği için midesi yerinden çıkacak gibi hissetmişti. Bunu Jenna’ya anlattığında kadın düşüncelere daldı ve “O dikkat edilmesi gereken biri.” diyerek konuyu kapattı.

Gümüş kapının önünde tek bekleyen oydu. Yere bağdaş kurmuş gelen geçen birkaç öğrencinin onaylamaz bakışları altında kapıyı izliyordu. Belli ki içeride olanları kimse bilmiyordu. Ancak her ayın baş büyücüsü sınavı bitişe doğru hissedermiş ve kapının önünde yerini alırmış. İçeride neler olduğunu gerçekten çok merak ediyordu. Hiç bir büyüyü tam olarak uygulayamayan Yohe ne yapabilirdi ki? Üzerinde daha önce fazla düşünmemişti ancak kıza gerçekten çok değer veriyordu. Ona Valthonis’ten sonra insan gibi davranan ilk kişiydi. Yohe’ye bir şey olursa ne yapardı bilmiyordu. Önünde koyu gri cüppesiyle bir siluet belirdiğinde dumanlı aklını temizledi ve ayağa kalktı. Bu gölge büyücüydü. Yüzünde gümüşten bir maske vardı. Yine o koridordaki gibi olmuştu. İçi dışına çıkarcasına canı acıyordu. Önce onun konuşmasını bekledi. Aslında ilk başta bir kadın gibi görünmüştü ona ancak şimdi bir adam da olabilir diyordu kendi kendisine. Bir elf kadar uzun ama bir insan kadar kalın hatlıydı. Gerçekten kimliği konusunda emin olamıyordu. Karnı karşı koyulmaz bir yanma ile kaplandığında bile yüzündeki tek kası dahi oynatmadı. Büyücü bir bayan sesi ile konuştu, “Demek şu ünlü büyücü sensin.” Ona biraz daha yanaştı. Maskenin ağız kısmı ejderanın kulağına doğru iyice eğildi ve korkunç bir tını ile konuştu “O mağaradan çıktığına pişman olacaksın” Acı dayanılmazdı. İçindeki karanlık, gürültü ile avaz avaz bağırıyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Nasıl ayakta durduğunu bilmiyordu. Valthonis ona eğer gerçekten çok zor durumda olursa söylemesi için bir dua öğretmişti. Eski bir tanrının adı geçiyordu. Duayı içinden okumaya başladığında maskeli büyücü ondan yavaşça çekildi. Kanını iliklerine kadar donduran bir kahkaha patlattı. “Burada bile karşıma mı çıkıyorsun Paladine? Öyle olsun. Sana dokunamıyorsam sefil böcek, sevgiline acı çektiririm bende.” Geniş adımlar ile kapı ve ejderanı olduğu yerde bıraktı. Panus daha çok dayanamayarak yere yığıldı. Gerçekten ömründe hiç böyle korkmamıştı. Hatta daha önce korku nedir bilmiyordu bile.

Yohe inanılmaz mutluydu. Sınav boyunca hayvanlardan yardım almıştı. Bir köyü kurtarmış ve aynı kendisine benzeyen bir kötü ikizini kötülüğün yolundan çıkarmıştı. Bir rüya gibiydi her şey. Panus’un ona öğrettiği bir ışık çağırma büyüsü karanlık bir ormanda işine yaramıştı ve işte çıkış karşısındaydı. Pek çok badire atlatmıştı ve sanki günlerdir oradaydı. Ona içeriye girişi ve çıkışı arasında yarım günden fazla zaman geçmeyeceğini söylemişlerdi ancak zaman olması gerekenden farklı işliyor gibiydi. Çıkış kapısı aralandığında karşısındaki manzara gerçekten umduğu gibi değildi. Pek çok farklı renkten cüppesiyle bir sürü adam ve kadın yere yığılmış ejderanın etrafında toplanmışlardı. Aralarında Jenna’nın kızıl saçlarını seçebilmişti. Buyurgan şekilde dağılmalarını söyledi. Kapılar arkasından gürültü ile kapandığında herkes bakışlarını ejderandan kıza çevirdi. Gülümsemeye çalıştı, gerçekten denedi ama kendisini Panus’a koşarken buldu. Oradaki statüsü veya büyücülük umurunda değildi. Sadece ejderana bir zarar gelmediğini umuyordu. Sıcak gözyaşları çilli yüzünden aşağıya, ejderanın pullu derisine damladı.

7. Kapanış ve Astinus

Astinus’un tüy kalemi için mürekkebi bittiğinde hemen yenisi ile değiştirildi. Pan oğlu Panus’un hikâyesi ilgi çekiciydi. İçeriye giren adam onun yazdıkları ile örtüşür biçimde konuştu. “Ben Panus, sizinle konuşmak için geldim” Kalemini bir an olsun durdurmadan ejderana baktı ve kitaba geri döndü, “Hoş geldin ejderan. Ne istiyorsun?” Aslında ne istediğini biliyordu ve oda ejderana anlatacaktı. Olması gereken buydu. Panus’un üzerinde koyu eflatun bir cüppe vardı. Yüzü ise ciddiydi. “Bana o gün neler olduğunu anlat. Aklım bomboş. Tek anımsadığım maskeli büyücü ve Yohe’yi öyle görmem… onun önünde baygın. Sonrasını bilmiyorum. Kuleden ayrılmak zorunda kaldım. Yohe’ye ne oldu? İyi mi öğrenmeliyim.” Yazdıklarını aynen söyleyerek karşılık verdi adam. Yüzü ne çok yaşlı nede gençti. Sadece olduğu gibiydi. “Sevdiğin kişiyi o şekilde görmek içindeki, en derindeki kökenini uyandırdı. Ne kalbini kavrayan Takhisis’in nede aklını kalbine hükmetmek üzere eğitmiş Paladine’in göremeyeceği çok derin bir bağ. (kalemini durdurdu ve direk olarak ejderana baktı) benim dahi senin doğumunu kaydetmeden önce duymadığım bir yaratığın imzası.” Yazmaya devam ettiğinde Panus devamını bekler şekilde sessizce bekledi. “Yumurtanın o mağarada ne işi olduğunu merak etmiyor değilim. Bilmediğim şeylerin sayısı bir elimin parmaklarını geçmez ancak hiç biri karşımda bana dik dik bakmaz. Ne Krynn üzerinde nede Abyss’de, hatta tanrıların konseyinde bile yeri olmayan bir mahlukun izi. Baba Chaos ejderhaların ilk neslini yarattığında magma şekil bulmadan önce bile dünyaların üzerinde uçan isimsiz ejderhanın kanı. Adı Pan. Senden önce hiç yoktu. Gerçekten orada bir yerlerdeyse bile kalemim onu asla kaydetmeyecek. Sessizce kimseye – bana bile – görünmeden yumurtasını istemeden ilgi ile bakacak Takhisis kurmaylarına emanet edecek kadar cüretkar bir ejderha. Sana Jenna kızı Yoheon’u yerde baygın gördüğünde neler olduğunu anlatayım:”

Gözünü kan bürümüştü. Pulları kabarmaya ve aklı bulanmaya başladı. Sonunda tüm bedeni büyümeye başlamıştı. Yüksek büyücülük kulesinin duvarları bilinen hiç bir büyü veya silah ile yıkılmaz nitelikte inşa edilmişlerdir. Panus’un büyüyen cüssesi altında kürdan gibi kırılan kirişler onun peşinden gelmiş nicelerini şaşırtmıştı. Yohe ejderanı kapıdan çıktığında öyle baygın görünce durumdan sorumlu olan maskeli büyücüyü bulmaya çalışmış ve başarmıştı. Ona diğer insanlar gibi vahşi mizacı ile yaklaştığında büyücü kızı usulca bayıltmıştı. Arkasından koşan Panus ise sahneden öfkelenmiş ve o anda şuurunu kaybederek dramatik dönüşümü gerçekleştirmeye başlamıştı. Bazı izleyen kızıl cüppeliler bilmeden bunun bir siyah ejderha olduğunu düşündü. Daha bilgili olanları ise mekândan kaçarken başka ve görülmemiş, kaydedilmemiş gölge gibi etinin ardından duman gibi iskeleti görünen dehşet verici canlıdan uzaklaşmayı seçmişlerdi. Gözleri Abyss’den daha karanlıktı. Maskeli büyücü pek çok güç sözü sarfetti, büyüler ya ejderhanın etinin içinden geçti yada gözleri tarafından emildi. Gözlerinde kırmızı rünler oluşmaya başladığında kendisini koruyacak bir kalkan ördü ve darbeyi bekledi. Darbe öylesine güçlüydü ki gölge-maskeli büyücü camdan, yerden metrelerce yükseklikteki dairesinden, dışarıya savruldu. Her yan siyah alevler ile dolmuştu. Panus-ejderha durakladı ve sakinleşmeye başladı çünkü ayakları altındaki kız kendisine gelmeye başlamıştı. Kısa süre içinde insan formuna döndü. Utanarak üzerini en yakındaki masa iörtüsü ile sarmaladı. Cüppesi paramparça olmuştu. Kızın başını elleri arasına aldı ve iyice uyanmasını bekledi. Yaklaşan büyücülerin ayak sesleri arasında kıza bir öpücük kondurdu ve onun gülümsemesi ile kutsandı. Artık ayrılma vakti gelmişti. Kimseye hesap vermek istemiyordu ve Astinus’u bulmalıydı. Açıkçası bu kararları içgüdüleri ile vermişti çünkü neler olduğunu bilmiyordu. Tek anımsadığı bir an delirdiği ve şimdi yıkık bir odada kumaşa sarınmış, kendisini suçlu hissetmesiydi. Durumu öğrenene kadar geri dönmemeye karar vererek kendisini camdan aşağıya bıraktı, maskeli korkunç büyücüden eser yoktu. Kimse onu izlememişti. Palanthas’a varması aylarını aldı. Sadece bir gün uzaktayken bu kadar mesafe uzaklaşabilmesi gerçekten ilginçti. Bir daha kuleyi bulabilir miydi emin değildi.

Olan biteni anlatmayı bitirdiğinde Astinus sessizleşti. Bir süre sadece kalemin kağıda sürten rahatlatıcı melodisi hüküm sürdü. Panus dinlediği şey yüzünden dehşete düşmüştü. Büyücülük düzenini geri kazandıran bir insanı yenmiş ve yıkılmaz duvarlara bir istisna getirmişti. Astinus sessizliği tekrar bozdu, “Düşündüğünden daha insansın ejderan. Eğer bana soracağın şey buysa tabi.” İlk kez hafif bir tebessüm vardı ağzında adamın. Panus muzipçe cevap verdi, “Hayır, ben neysem oyum. Bir başıma, birçok şeyin en başı.”

 

Monad” için 6 Yorum Var

  1. Yine güzel bir hikaye ile bizimleydin. Forumda “Orclar elf olmak istemez mi?” sorusunu ilk ortaya attığında bir ejderan kullanacağın hiç aklıma gelmemişti doğrusu.

    Panus ile Gri cübbeli arasındaki mücadeleyi biraz daha süsleyip püsleseymişsin daha güzel olacakmış. Valthonis yerine Fizban’ı tercih etseydin bir de keşke 🙂

    Kalemine sağlık…

  2. Yorumun için teşekkür ediyorum. Maskeli gölge büyücü ile Panus’un dövüşünü anlatan kişi yazar değil Astinus. O yüzden sadece olduğu gibi, ana hatlarını anlatması, mümkün olan en ruhsuz uslubu kullanması gerekiyordu. Astinus’un insanların neler hissettiğini de bilmesi kapanışın tek süsü.

    En başından beri Valthonis’ti kullanmak istediğim kişi. Fizban… bir şeyler öğretebilecek olgun mizaçta değil. Kender ruhlu birisi.

  3. Açıklama için teşekkürler 🙂 Astinus’un anlattığını şöyle bir yeniden düşününce bu anlatım hareketli bile kalmış 🙂 Tekrardan ellerine sağlık.

  4. Hoş bir yazı olmuş. Bir ejderanı farklı açılardan gösteren ilginç bir yazıydı. Ben de mit gibi bir orc bekliyordum ki o ad ne!, yumurtalar falan ne oluyoruz dedim.

    Yoheon kaç yaşındaki sınava hop diye girebiliyor? Bu en çok merak ettiğim şey oldu 🙂

    Ayrıca, Yoheon’un iyi bir sınav geçirmesi kısmı bana garip geldi :/. Çünkü Sınav’a giren her büyücünün hayatında derin ve asla kapanmayan bir iz olarak kalır o anılar. Bu nedenle gri cübbelinin etkisinin dışında hali hazırda Sınav içinde Yohe’nin gerçekten kötü anlar yaşaması gerekirdi, diye belirtmek istiyorum izninle :).

    Bunların dışında eğlenceli ve farklı bir hikayeyedi. Valtohnis’i görmek beni oldukça mutlu etti. hatta bir tezahürat yapasım bile geldi :D. Panus da sevdiğim bir karater oldu bu hikayede. Jenna’nın kızı olayı ise gerçekten güzel bir süprizdi ama babası kim çok merak ettim xD

    Ellerine sağlık

  5. Derin izin habis-elem dolu-sarsıcı-kötü olması gerektiğini düşünmedim aslında. Hiç olmadık zamanlarda-konularda optimistik olabiliyorum, gerçekten mutlu bir anı olarak aklına kazınması daha farklı görünmüştü bana. Yaş olayını tamamen unuttum, aslında şöyle bir bakıyorum da hiç yaşından bahsetmemişim, genç gibi duruyor yine de tabi, haklısın ^^ pek umrumda da olmazdı aklımda olsaydı; torpilli kız 😛

    Ona gelene kadar neler neler var; Kule’nin taaaa Palanthas’a kadar gelmesi bir kere saçmalık normalde. Yada Valthonis ile birlikte yürüyen hiç bir elf dedikodu günahını açıkça sergilemez. Yada maskeli büyücü düştü, Panus’ta onun üstüne mi düştü?

    Babası? Benimde en ufak fikrim yok. Yohe kızıl saçlıydı, baktım Jenna’da kızıl saçlı, üstüne öksüzlükten de bahsetmişim bir güzel “neden olmasın?” dedim birden ve olu verdi. Okuduğun için çok teşekkür ederim.

  6. 20 yaşının üstünde olsun Yohe, lütfen :). Çünkü bugüne kadar sınavı geçen en genç büyücü(Raistlin) sınavı geçtiğinde 20 yaşındaydı, rica ediyorum sayın yazar xD.

    Dedikodu olayına takılmadım. İnsanın ne zaman nerede yanlış yapacağı belli olmaz. Onlar da ölümlüler sonuçta bir hataları elbet olacaktır. Orda bir sorun yok benim açımdan :D.

    Rica ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *