Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Muska

Sisli havayı hep sevmişimdir. Başkalarına tuhaf gelse de ben hep sisin o tozlu kokusunu içime çekmekten garip bir haz duyardım. Çocukken her yeryüzüne bulut inmiş günün ardından güneşli bir sabahın geldiğini keşfetmiştim. Belki de bu puslu havayı sevmemin sebebi buydu; sisin ardından tekrar güneşli, parlak bir günün doğacağını bilmek.

Arabamdan inerken içime çektiğim hava da aynen böyleydi. Fakat her zamankinin aksine bu puslu hava bende bir hoşluk yaratmaktan öte sadece uzaklaşma hissiyatı veriyordu. Ancak madem o kadar yol tepmiştim, buna değmeliydi. Verdiğim sözü tekrar hatırlayarak tarif edilen evi bulabilmek için etrafıma bakınmaya başladım. Ne yazık ki sis görüş mesafemi kısaltarak işimi hiç de kolaylaştırmıyordu.

Şimdi bile düşündüğümde o gün hangi akla hizmet böyle bir şeye giriştiğime şaşarım. Ben ki maddesel gerçekliğin ötesinde olan her şeyi reddeden bir insandım. Büyülerin, falların ve diğer tüm metafizik olan ögelerin insan zihninin oyalanması için uydurulmuş absürt zırvalıklar olduğuna inanırdım. Aklını kullanmayı öğrenememiş bazı saf kişilerin paralarını gönül huzuruyla bu uyduruk işlerle uğraşan insanlara kaptırmalarına da son derece karşıydım. Bana göre tek gerçeklik sadece bu dünyadan ve algılayabildiklerimden ibaretti. Belki beş duyumun yetmediği algılanamaz olanlar da vardı, karşı madde gibi. Ancak şu da bir gerçekti ki algılanamaz olarak nitelendirdiğim bu ögelerin ne olduğunu bilmem yaşamam için gerekli olsaydı zaten doğa bunu benim için algılanabilir bir hale getirirdi. Doğanın bana sunmadığı bu ayrıcalık için kendimi zorlamama ve olmayan alemleri, varlıkları düşlememe gerek yoktu. Bu sebeple o gün yıllar yılı bu mantık çerçevesinde dünyaya bakmış bir insan olarak muska yaptırmaya gidiyor olmam tek kelimeyle; saçmalıktı. Bu sebeple de muska yaptırmak üzere İstanbul’a çok da uzak olmayan bir köye gitmiştim.

Adını sanını daha önce hiç duymadığım Trakya’nın bu tuhaf kasabasında bulunmanın sebebi ise anneme verdiğim sözdü. Bunca sene materyalist bir bakış açısıyla evreni algılamaya çalışıyor olmaktan dolayı benim bir şikayetim yoktu. Fakat cümle içinde geçen “bunca sene” ifadesi annem için artık endişe uyandırır bir hale gelmişti. Zira son üç senedir yirmi dokuzunca yaş gününü kutlayan bir bayan olarak karşı cinsten kimseyle ciddi anlamda görüşmüyor ve dahası bundan da rahatsızlık duymuyor oluşum annemde bir endişe dalgası yaratmaya başlamıştı. Uzun lafın kısası annem daha net anlaşılır bir tabirle evde kalmış olmamdan korkuyordu. Bu son derece bilimsel(!) şüphesini bana açtığında sadece gülüp geçmiştim. O ise bunu hiç komik bulmamış, yalnız yaşlanıp yalnız öleceğimden korkmaya başladığını dile getirmişti. Sırf gönlü olsun diye benim için ayarladığı müstakbel damat adaylarıyla yemeğe çıktığım bile oluyordu. Fakat bu yemekler benim için öylesine sıkıcı hale geliyordu ki belki sergilediğim son derece olumsuz tavırdan, belki de görüştüğüm kişilerin ilgisini yeterince çekemiyor oluşumdan bir yemekten sonra bir daha o kişiyle görüşme gereği duymuyordum. Annemin “kızım evde kaldı” diye panikleyen iç sesini susturma girişimlerin müstakbel adaylarla bir daha görüşmediğimden dolayı o sesin daha da tizleşmesine neden olmuştu.

Annem mantıksız bir insan değildi. Fakat benim evrene maddesel bakışaçımın aksine o varolan iyi niyetinin fazlalığından, kolaylıkla her şeye inanmaya meyilliydi. Ne kadar kızıyor olsam da kendini tutamayıp kendince bağlı olan kısmetimi açtırabilmek için türlü girişimlerde bulunmasına engel olamamıştım. Bu girişimlerin içinde bana okunmuş sular, pirinçler, şekerler yedirmeye çalışmak, odamın kapısı önüne tuhaf sular serpmek ve bir ayin havası içinde başımın üstünden acayip tütsüler çevirmek gibi şeyler vardı. Annemi kırmamak için hiç birine ses çıkarmadım. Ancak bir gece gördüğü bir rüyadan sonra annemin üzerimde uyguladığı fiiliyat başka bir boyuta geçmişti. Artık evimizde günün yirmi dört saati bir tören havası esiyordu. En sonunda dayanamayıp ben de patladım:

“Bu yaptığının hiçbir mantıklı açıklaması yok.” dedim hiddetle. Annemse benden daha hiddetliydi

“Bak görüyor musun, bana karşı bile nasıl sesin yükseliyor? Sen önceden böyle miydin yavrum? O kısmet bağlayıcılar sana ne büyü yaptıysa artık sinirli, acayip bir şey oldun sen evladım.”

Bu sefer daha sakin bir ses tonuyla, “Senden rica ediyorum, biraz mantıklı ol. Vaktini ve enerjini böyle gereksiz işlerde harcama anneciğim. Bak yaşlısın zaten, kendine keyif veren şeylerle uğraş.”

“Benim keyfim senin mutluluğunu, mürüvvetini görmekle yerine gelir. Bak gelmişsin otuz küsür yaşına, paran var, işin var, araban var, güzelsin de. E ne diye evlenmiyorsun yavrum? Kabul ediyorum, biraz dırdırcısın ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Benim pırlanta gibi evladıma ‘evde kaldı’ dedirtmem!”

“Ne evde kalması? Halimden gayet memnun olduğumu görmüyor musun?”

“Görüyorum, görüyorum. Hatta rüyamda öyle şeyler görüyorum ki sana musallat edilmiş yaratıkları bile gördüm gece rüyamda haberin var mı senin?”

“Yok artık!”

“Tabi ya, böyle boynuzlu boynuzlu, ayakları ters, elleri yumuk yumuk, ne çirkin, ne kenafir, ne musibet bir şey. Amaan aman!”

“Bak sen.” dedim gülmemi bastırarak. “Kanatları da var mıymış?”

“Alay mı ediyorsun sen bakayım?” dedi sonra ne olduğunu anlamadan foş diye elinde tuttuğu sürahinin içindeki suyu sol tarafıma boca etti.

“Anne ne yapıyorsun?” diye şok olmuş bir şekilde sordum.

“O yaratık senin sol omuzuna konmuş, Seni millete kendi gibi çirkin göstermeye çalışıyormuş.” Sonra çok gizli bir sırdan bahseder gibi sesini kısıp, “Ben öyle gördüm rüyamda.” Sora ekledi: “Bizim kızlarla da konuştum -annem yıllardır görüştüğü komşu teyzelere bizim kızlar derdi.- Serince Köyü’nde bir hoca varmış. Nefesi de pek kuvvetliymiş, Bu kısmet bağlayıcı büyüleri çözmede ondan daha alası yokmuş.”

“Ama bu kadarı da fazla!” dedim. “Bu uyduruk şeylerle beni meşgul edeceğine kendinle ilgilen!” diye de söylendim. Üstümü değiştirmek için odama giderken “Yok büyüymüş de, yok yaratıkmış da! Hangi çağda yaşıyoruz ya? Yeter artık kaç gündür burama kadar geldi. Benim de bir sabrım var ama.” diye yüksek sesle söylenmeme devam ediyordum. En sonunda üstüme kuru şeyler giyip annemin yanına vardığımda onu son derece kırgın buldum.

“Demek senin mutluluğunu görme isteğimi, dünya gözüyle torunlarımı sevip okşama arzumu bu kadar küçük görüyorsun ha?” dedi kırgınlığının zirvesindeki bir sesle. Cevap vermedim, çünkü benim de öfkem henüz geçmemişti. O ise bu kez daha ciddi bir şekilde devam etti. “Ya o adresteki cinci hocayı bulup büyünü bozdurursun, ya da bir daha seninle konuşmam!”

“Abartma lütfen.” dedim.

“Gör bak konuşuyor muyum, konuşmuyor muyum seninle.”

Annemim ağzından çıkan sözde ne derede samimi olduğunu bildiğimden sonraki bir hafta boyunca benimle konuşmuyor olması beni pek de şaşırtmadı. Freud’dan sonra gördüğü rüyaları bu derece önemseyen biri daha çıkmış mıdır bilmiyorum ama evin içindeki bu çıldırtıcı sessizlik sürdükçe benim de motivasyonum düşüyordu. Beklendiği gibi yelkenleri suya indiren de ben oldum. Bir akşam yemeğinden sonra artık bu dayanılmaz hale gelmiş küslüğü sonlandırmak için,

“Pekala, gideceğim.” dedim sakince. “Ama sırf senin gönlün olsun diye.”

Annem zafer kazanmış bir edayla bana bakıyordu. “Adresi telefonun yanına koymuştum zaten.” dedi. “Tek gitmen gerek bu arada, hoca efendi kalabalıktan hoşlanmazmış.”

Vay be dedim, içimden. Bunca yılın tecrübesinden olsa gerek annem nasıl da kazanacağından emin bir şekilde adresi bile yazıp koymuş. Helal olsun. Madem söz ağızdan bir kere çıkar, biz de verdiğimiz sözü tutalım öyleyse.

 

***

Serince Köyü’nü internetten aratıp da doğru düzgün bir haritasını bile bulamamış olmam şüphe uyandırıcıydı. Yani Google Earth’ın yaratıcıları, Trakya’nın bu ufak köyünü es geçerek büyük bir iş mi becermişlerdi? Neyse ki İstanbul’dan Serince’ye annemden aldığım tarife uyarak arabayla iki saatten az bir sürede varabilmiştim. Arabayla gidebildiğim yere kadar ilerleyip, gerisi patika olan yolun kenarına aracı park ettim. Evden çıkmadan evvel aldığım adres yazılı kağıda bakarak nerede olduğumu tayin etmeye çalıştım. Fakat sis yüzünden uzaktan evleri seçebilmem pek de mümkün görünmüyordu. Adreste yazılana göre çeşme başından sola dönüp, iki kambur tepe arasından görünen iki katlı beyaz bir ev görecektim. Malum hocanın evi orasıydı. Sonra bir an düşünüp adreste yazan “iki kambur tepe arası” ifadesi dikkatimi çekti. Bu annemin yaptığı bir espri miydi yoksa diye aklımdan geçse de elimde daha iyi bir kaynak olmadığından zaman kaybetmeden buradaki işimi halletmeye koyuldum.

İçimde daima pembe bulutlar oluşturan sis eski pembeliğinin aksine burada boynuma boynuma dolanıyor, kaçıp gitme hissi uyandırıyordu. İçimdeki şey korku değildi, hayır. Sanki olmamam gereken bir zamanda olmamam gereken bir yerdeymişim gibi sadece uzaklaşmak istiyordum. Saate baktım ve daha öğlen vakitleri olduğunu görüp evden erken çıktığıma sevindim. Ocak ayının son demlerini yaşatan bu soğuk havada adımlarımı sıklaştırıp şu iki kambur tepeyi bulmalıydım.

Patikanın aşağısında bir orman uzanıyordu. Tepeleriyle sisi delen ağaçlar beyaz kremayla kaplı bir pastanın üzerine serpiştirilmiş yeşil çubuklar gibi bir görüntü oluşturuyordu. İyi bir kahvaltı yapmış olmama rağmen o anda midemde bir açlık hissi oluşmuştu. Keşke arabanın torpido gözüne bıraktığım bisküvilerden bir kaçını montumun cebine sıkıştırsaydım diye düşündüm. Geri dönmeye ise üşendim. Eğer oyalanmazsam öğle yemeğimi yerel bir lokantada yiyebilirdim.

Bir yandan da etrafı incelemeye gayret ederek patikada adımlarımı sıklaştırıyordum. Fakat ben ilerledikçe sis fırsat vermeyecekmişçesine yoğunlaştı ve görüş alanımı daralttıkça daralttı. İki adım sonrasını zar zor görüyorken kambur iki tepe arasını nasıl görecektim? Telaşa kapılmadan ve bastığım yere dikkat ederek ilerlemeye gayret ettim. Fakat sonuç pek de iç açıcı değildi. Sis benimle dalga geçercesine yoğunlaşmıştı. Beni bu acayip kasabaya hapsetmeye çalışıyor gibiydi. Allah’tan klostrofobim yoktu, eğer olsaydı ufak çapta bir kriz geçirebilirdim.

Daha önce hiç buna benzer bir durumla karşılaşmamıştım. Evden çıkmadan evvel parçalı bulutlu olarak gördüğüm hava tahmin raporu sisten bahsetmemişti. Yavaş yavaş endişelenmeye başlamıştım. En sonunda aklıma elime cep telefonumu alıp hava durumuna tekrar bakmak ve gerekirse arabaya geri dönüp sisin dağılmasını beklemek geldi.

Telefonu elime aldım, fakat çoktan telefon kapanmıştı. Evden çıkmadan evvel şarjının tam dolu olduğuna emindim. Tekrar açma kapama tuşuna basarak açmaya çalıştım, ama telefonum açılıyor gibi yapıp yapıp umutsuz bir şekilde geri kapanıyordu. Ciddi anlamda kendimi köşeye sıkışmış gibi hissetmeye başlamıştım. Adım atsam nereye gittiğimi bilmeden, yabancısı olduğum bir yerde kaybolabilirdim. Dahası arabamdan da uzaklaşmak istemiyordum. Yere oturup sisin dağılmasını beklemeye karar verdim. Belki yoldan geçen tek tük kasaba halkından birine rastlayıp bulmam gereken adres hakkında bilgi alabilirdim.

Üzerimin tozlanmasına aldırmadan yere oturdum. Belki beş, belki on beş dakika geçti, fakat puslu hava yoğunluğunu azaltmıyordu. Sanki terkedilmiş bir yerdeymişim gibi yoldan gelen geçen de olmamıştı. En azından böyle küçük kasabalarda dışarıdan gelen bir yabancı mutlaka dikkat çekerdi. Ama kasaba insanı mantıklı bir şekilde göz gözü görmediği böyle bir havada evde oturmayı tercih etmiş olmalıydı. Ya değilse illa ki birileriyle karşılaşırdım, değil mi? Burada hiçbir şey yapmadan vakit öldürmektense bodoslama gittiğim yere kadar yürümeye ve karşıma ilk çıkan evin kapısını çalıp, meşhur hocanın evini sormaya karar verdim.

Yerimden doğrulmamla sert bir rüzgar esti ve sıkı bir tokayla topladığım saçlarımı dağıttı. Çok kısa bir süre içinde hava on derece kadar serinlemişti. “Şimdi tam oldu.” diye söylendim içimden.

Meteorolojik açıdan böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Belki oturduğum yerde hareketsiz durmamdan dolayı kan dolaşımım yavaşlamıştı da birden bire soğuğu bu kadar içimde hissetmeme sebep olmuştu. Kalın montumun kapüşonunu başıma geçirerek birkaç adım daha attım. Fakat soğuk daha da şiddetlenmişti. Daha önce hiç bu tarz bir hava muhalefetine uğramamıştım. Korkmaya başlamam gerekirdi belki, fakat zihnim inatla içinde bulunduğum bu tuhaf durumun mantıklı bir açıklaması olmalı diyordu.

Issız patikada cesaretimi kaybetmeden ilerlemek için kendi kendimi telkin ediyordum. Yaklaşık yirmi-yirmi beş metre uzaklaşmış olmalıydım ki, benden az uzakta bir karaltı görür gibi oldum. İçimde yalnız olmadığıma dair bir umut ışığı belirdi. Belki oradaki kişiyle konuşup bulmam gereken adresi sorabilirdim. Birkaç adım daha attım, fakat karaltının olduğu yerde bembeyaz sisten başka hiçbir şey yoktu. Belki de bir kedi veya köpekti, ya da daha nahoş ihtimalle bir hayal görmüştüm.

Hiç beklemediğim bir anda ne olduğunu anlamadığım bir şeyin yolumu kesmesiyle olduğum yerde sıçradım. Yaşlı bir adam dehşete düşmüş bir şekilde “GERİ DÖN! GİT BURADAN!” diye bağırıyordu. Son derece korkmuş bir yüz ifadesi ve titremesine engel olamadığı çatlak bir sesi vardı. Saçmalamaya yatkın bir halde “Ne? Amca ne-?” gibi cümleler çıkmaya çalıştı ağzımdan.

Yaşlı adam bana tuhaf bir şekilde tanıdık gelen telaştan kaskatı kesilmiş bembeyaz yüzüyle ve kocaman açılmış mavi gözleriyle delercesine gözlerimin içine bakıyor ve inatla takılmış bir plak gibi “EVİNE DÖN!” diye bağırıyordu. Kalbim küt küt atarken “Ne oldu bir şey mi var ilerde?” diye sordum. Fakat yaşlı adam beni duymuyordu bile. Sonra arkasına bakıp korkudan ağlamak üzere olan bir ifadeyle sisin derinliklerine doğru koşmaya başladı. Yaşlı ve büyük ihtimalle delirmek üzere olan adam bir anda gözden kaybolmuştu.

Yaşadığım şokun etkisini üzerimden atamadan olduğum yerde çöktüm kaldım. Ne biçim bir yerdi burası? İlerde ne çeşit bir musibet vardı da bu adam bu hale gelmişti? Ya da belki de köyün delisiydi, kim bilir? Fakat hala daha kalp atışlarımı kulaklarımda hissediyor ve içimde yükselmeye başlayan dehşet dalgasına engel olmaya çalışıyordum. “Ah anneciğim, bak sayende nelerle uğraşıyorum?” dedim kendi kendime. Sonra sakin olmaya çalışıp ne yapmam gerektiğini düşündüm. Madem bir işe başlamıştım, bitirecektim. Az önce ödümü patlatan yaşlı adamı zihnimden atmaya ve soğuğa aldırmamaya çalışarak ilerlemeye karar verdim.

Biraz ilerledikten sonra sisin yavaş yavaş dağılmaya başladığını fark ettim. İşte dedim kendi kendime, en kötüsünü atlattın. Sisin dağılmaya başlamasıyla benden birkaç adım ötede yedi-sekiz yaşlarında ip gibi incecik bir kız çocuğunun önümde durduğunu fark ettim. Çocuk gözlerini bana dikmiş, anlamsız bir şekilde gülümsüyordu. Çocuğun üstünde ince bir beyaz elbiseden başka bir şey yoktu. Böyle soğuk bir havada nasıl bu şekilde durabiliyordu bu çocuk? İçimden montumu çıkarıp onu sarmak geldi. Böyle zayıf bir beden keskin bir soğuğa zor dayanırdı. Kız ince sesiyle gözlerini gözlerimden ayırmadan “Ben de seni bekliyordum.” dedi. Sesi canlıydı ve kuş cıvıldaması gibiydi. “Nasıl yani?” diye sordum.

“Beni evden gönderdiler, iki kambur tepe arasını aramıyor musun? İşte bak, aradığı yer şu karşısı.” Çocuk haklıydı, dağılmaya başlayan sis etrafı daha net seçmeme imkan tanımıştı. Hakikaten boş bir arazide oraya buraya dağılmış evler ve eğri büğrü iki tepe ormanın karşı tarafında duruyordu. Fakat benim geleceğimi nasıl bilmişti? Bu işte bir iş vardı.

Kız “Haydi benimle gel, sana yolu göstereyim.” dedi. Bir anda içimde küçük kıza karşı bir acıma duygusu belirdi. Böyle bir havada incecik bir elbiseyle çocuk sokağa salınır mıydı hiç? Ailesi bu kadar mı fakirdi? Hiç değilse bir hırka, bir atkı ya da çocuğun o kürdan gibi kollarını saracak herhangi bir şey de mi yoktu?

Kızın son söylediği cümleyi duymazdan gelerek, atkımı boynumdan çıkardım“Hava çok soğuk.Donuyor olmalısın. Gel çabucak benim montumu giy, yoksa hasta olursun.”

Kız melodik bir şekilde güldü. “Ama ben hiç üşümem ki.” Afallamış ifademe aldırmadan “Hadi ama, vaktin çok kıymetli olmalı.” diye cıvıldadı.

 

* * *

Sonunda şu pek meşhur hocanın evinin önüne gelmiştik. Kızın ayaklarının çıplak olduğunu görmek beni daha da rahatsız etmişti. Çocuksa hiç de üşür gibi görünmüyordu, sanki oyun oynamaya çıkmış gibi olduğu yerde duramayan, hareketli bir hali vardı. Kapıyı çalmadan evvel aklımdan geri dönme düşüncesi tekrar belirdi, fakat ben fiiliyata geçemeden kapı açılıverdi. Küçük kızın kapıyı çaldığını fark etmemiş olmalıydım ya da ev sahibi kişi ayak seslerimizi duyup da açmıştı kapıyı. Çocuk tereddütlü halimi fark etmiş olacak ki, “Hadi.” deyip güldü. Hızlıca ayakkabılarımı çıkarıp kapıyı kimin açtığını merak ederek içeri adım attım. O anda kapının arkasında kimsenin olmadığını fark ettim. Kapı rüzgarla mı açılmıştı?

Küçük kız hemen arkamdan içeri girdi ve koşarak evin odalarından birine daldı. Işığı az olan evin holünde tek başıma, manasız bir şekilde kalmıştım. Tam o anda karşıma yaşı ellilerde görünen başörtülü bir kadın çıktı. Sinir bozucu bir şekilde kötü aydınlatılmış olan evde kadının yüzünü seçemiyordum. Bütün nahoş hislerimi bir kenara bırakarak “Merhaba.” dedim ve kadına kısaca kendimi tanıtıp gelme amacımdan bahsettim. Kadınsa birkaç saniye hiçbir şey demeden öylece durdu. Herhalde halimi şöyle bir kafasıyla tartıp zararsız olduğuma kanaat getirmiş gibi beni içerdeki bir başka odaya buyur etti. Bu odanın aydınlatması hole göre biraz daha iyiydi. Muhtemelen şu pek modern çözüm (!) sunan hocanın evinin bir nevi bekleme salonu gibi bir yer olmalıydı. Benim dışımda bir kişi daha vardı odada. Yaşlı kadın beni odaya soktuktan sonra sıranın onda olduğunu söyleyerek orta yaşlarının sonunda olan o diğer adamı çağırdı. Tam kapıdan çıkarken de arkasını dönüp yüzüme dikkatlice baktı. Yaşlanmış insanlara özgü tırtıklı sesiyle “Aman hocayı kızdırayım deme kızım. Malum çocuk oyunu değil burası.” dedi. Sonra da arkasını dönüp çıktı.

Olduğum yerde cevap verememiş olmanın bünyemde yarattığı sinir olmuşluk duygusuyla bir süre oturdum kaldım. Ben de burada olmaya, bu saçma sapan evde, hurafelerle uğraşan insanlarla muhatap olmaya bayılmıyordum. Dahası hem istemeye istemeye geliyor, bir de terbiye ediliyordum.

Dakika başı saate bakıyordum. Ne kadar uzun sürebilirdi ki? Sanki doktorda sıra bekliyordum. Üstelik iyiden iyiye karnım da acıkmıştı. Memnuniyetsizlik katsayım daha da artıyorken birden kapı açıldı. Tam içimden sonunda diye geçiriyordum ki gelenin o küçük kız olduğunu fark ettim. Elinde gözlerinden biri düşmüş ve saçlarının yarısı yanmış gibi duran bir oyuncak bebekle beraber kapı eşiğinde duruyordu. Dikkatlice bakınca aslında çocuğun ürpertici bir sevimliliğinin olduğunu fark ettim. Bembeyaz teni, kocaman gözleri ve minnacık ağzı ve burnuyla bir biblo bebeğe benziyordu.Sonra usulca yanıma yaklaştı. Fısıldar gibi bir sesle konuştu. “Ben senin neden burada olduğunu biliyorum.” Sonra hafifçe kıkırdadı. “Sana bilmediğin bir şey gösterebilirim.” dedi.

“Peki küçük kız, neden buradaymışım söyle bakalım.” dedim inanmaz bir tavırla.

“Çünkü seeen,” dedi “-ee”leri belirgin bir biçimde uzatarak “koca aramaya geldiiin!”

“Ne?!” Çocuğun cevabına resmen afalladım. “Ama korkma,” diye ekledi kız “sırrın bu evden dışarı çıkmayacak.”

Çocuğun yorumuna son derece canım sıkılmış olmakla beraber ağzımdan “Canım, yanlış anlamışsın sen beni.” gibi bir cümle çıktı. Çocuğun tatlı oluşu sinir bozucu olmasına engel değildi.

“Hadi gel.” diyerek yanıma yanaştı kız. “Seni hocaya götüreyim.” Küçük kız elimi tuttu ve ben de ayağa kalktım. “Nihayet.” dedim içimden.

Yine loş koridora çıkmıştık. Evin köy evlerine has bir kokusu vardı. Bu koku beni büyük annemlerin köylerindeki eski, sıcak ve sevimli evine götürmüştü. Fakat bu evde büyükannemlerin evindeki sıcaklıktan ve hoşluktan eser yoktu. İçimdeki çabucak gitme isteği daha da kabarıyordu. Başka küçük, dar bir koridordan geçtik ve eskimiş, ahşap bir kapının önünde durduk. Sonra kız elimi bıraktı ve koşarak geri gitti. Belki on, belki on beş saniye sonra elinde bir bardak suyla yanıma döndü. Ben şaşkın bakışlarla küçük kıza bakarken o hala daha kıkırdamasını zor tutar gibi bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Bardağı bana uzatıp “Susamışsındır.” diye cikledi. Teşekkür edip bardağı aldım ve suyu bir dikişte içtim. Bardağı geri verecekken “Nasıl da anladın susadığımı?” diye sordum ona, fakat kız beni afallatacak bir şekilde çoktan gitmişti. İçimdeki huzursuzlukla bardağı duvarın dibindeki küçük sehpanın üzerine bıraktım.

Bir insan bu kadar sessiz hareket edebilir miydi? Bu düşünceyi kafamdan atarak ahşap kapıyı tıklattım. İçerden ses gelmedi. Bir kez daha tıkladım yine ses yoktu. Ben de en sonunda yavaşça kapıyı açıp içeri girdim. Ahşap kapı gıcırdayarak öne doğru açıldı.

Bir köşede kamburunu çıkartarak oturmuş, yaşlı bir adam vardı. İçeri girmemle beraber kafasını şöyle bir kaldırıp bana baktı. Hoca bu zatı muhterem olmalıydı. Sonra göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre sonunda gördüğüm o yaşlı adam kaybolmuştu. Bir göz yanılması mı yaşamıştım yoksa? Ama hayır, bir köşede yaşlı bir adamın oturduğundan emindim. Hayal görmüş olma olasılığımı reddederek gözlerimi hızla kırpıştırıp açtım. Fakat bir değişiklik olmadı, bulunduğum odada benden başka kimse yoktu. Sonra birden bire ışıklar söndü ve ben öylece kalakaldım. Gündüz vaktinde olduğumuz için en azından pencereden ışık gelmeliydi ama oda zifiri karanlıktı. Ya perdeleri çok kalındı ya da pencere yoktu. Nasıl olur da ayrıntılara bu kadar dikkat etmem diye kendime kızdım. El yordamıyla kapıyı bulup içerdeki asık suratlı yaşlı kadınla, küçük kıza seslenmeye karar verdim.

Birkaç adım attım, fakat tamamen hiçbir şeyi görmez bir haldeyken nereye adım attığımı anlamamın da bir yolu yoktu. Ben de olabilecek en yüksek sesimle seslenmeye çalıştım:

“Hey küçük kız! Sayın ev sahibesi! Elektrikler kesildi herhalde, bir mum falan bulamaz mısınız? Karanlıkta kaldık.” İçerden cevap gelmedi. Tekrar seslendim, yine cevap yoktu. En sonunda el yordamıyla duvarı buldum ve ardından da kapıyı. Kapı kolunu çevirdim, ama o da ne? Kapı açılmıyordu. Belki sıkışmıştı ya da öyle bir şeydi. Daha da zorladım ama inatla açılmıyordu kapı. Kendimi paniğe kapılmamak için aklıma gelen bütün olumlu ihtimalleri düşünmeye zorladım. Ama kapı açılmadıkça içimdeki iyimserlik ışığı bir balon gibi sönüyordu. Kapıyı zorlamaya devam ederek bağırdım: “Açın şu kapıyı! Sesimi duymuyor musunuz? Açın lütfen! Hey, kilitli kaldım diyorum!” Fakat sonuç yoktu. İyiden iyiye korkmaya başlamıştım. Karanlıktan değildi korkum, adını sanını bilmediğim belki de psikopat bir ailenin evine kendi ayaklarımla yem olarak gelmiş olma düşüncesi beni korkutuyordu.

Allah’ım ne yapacaktım ben böyle? Belli bir zaman sonunda gözlerimin karanlığa alışması ve belli belirsiz de olsa etraftaki diğer cisimleri de seçmeye başlaması gerekirdi. Ama benim gördüğüm şey sadece karanlıktı. Tekrar ağzımı açıp var gücümle bağırmaya yeltendim ki, duvarların içinden bir ses duydum. “Düm tek, düm tek, düm tek…” Sanki davulla darbuka arası bir çalgıya vuruluyor gibiydi. Sese kulak kabarttım ve daha iyi duyabilmek için kulağımı duvara yasladım. Evet, ses gerçekten de duvarın içinden geliyordu ve gittikçe de yükseliyordu. Ritim hızlandıkça içimdeki adrenalin oranı da artıyordu. İnkar etmemin bir anlamı yoktu, basbayağı korkuyordum işte.

“Kim var orada?” diye bağırdım sesimin duvardan geçmesini umarak. Bu sefer daha da yüksek sesle gelmeye başladı “düm tek”ler. Artık duyabilmek için kulağımı duvara yaslamak zorunda değildim. Sonra kanımı donduran bir şey oldu, odanın ortasından gelen, ne bir kadına ne de bir erkeğe ait olabilecek hırıltılı bir ses konuşmaya başladı:

“Biz seni biliriz.” (düm tek düm tek)

Sesini de keseriz” (düm tek düm tek)

Eğer bize geldiysen…” (düm tek düm tek)

…bir daha göndermeyiz” (düm tek düm tek)

O kadar korkmuştum ki duvarın hareket edemeyecek gibiydim, duvarın dibine çöküverdim birden. “Ne- ne? Beni tehdit mi ediyorsunuz? Siz kimsiniz?” diye konuştum tizleşen sesimin titremesini bastırmaya çalışarak.

Artık bizimsin.”

buradan gidemezsin”

Ses ritmik bir şekilde konuşuyordu. Ya bu saçma sapan bir şakaydı ya da mantığım kabul edemese de insan dışı bir yaratıktı.

“Nesin sen?” diye sordum. Cevap gelmedi. Onun yerine vurmalı çalgının sesi daha da yükseldi. Biraz daha dikkat kesilince vurmalının yanına başka çalgılar da eklenmişti. Bu acayip çok sesli koronun sesi hem duvarların içinden hem odanın ortasından geliyordu. Bir süre hareket edemedim. Sonra ses tekrar konuştu?

“Evde mi kaldın?”

“Kısmetsiz seni”

“Turşunu kuralım.”

“Afiyetle banalım.”

Şaka mı bu? Diye söylendim kulaklarıma inanamayarak, bu artık üç harfli midir nedir anlayamadığım yaratık resmen alay ediyordu benimle. Son bir cesaret örneği göstererek bağırdım: “Ne istiyorsun benden?”

“Ha şöyle sadede gelelim.”

“İstediğimizi görelim.”

artık sinirlenmeye başlamıştım. “Tamam da ne istiyorsun?”

Gel sen bir orta yere”

Endamını göstermeye.”

Yok artık dedim içimden. Sonra son bir umutla dışarıdakilere seslenmeye çalıştım. “Hey, açın kapıyı!” Beklediğim gibi cevap gelmedi.

Bu sefer çok sesli koronun ritmi değişmiş başka bir ritim tutturuyordum. Düm teke düm düm tek, düm teke düm düm tek…

“Ben sizin amacınızı anlayamadım ama.” dedim. Artık korkum bir nebze de olsa azalmıştı. Evet göremiyordum ve köşeye sıkışmıştım, ama içimde bir şey hala daha bu durumla başa çıkabileceğimi söylüyordu. Ayağa kalktım. “Bana kim olduğunu göster.” dedim kendinden emin olmasını umduğum bir sesle. Bu sefer ses daha da hırıltılı bir şekilde cevap verdi:

“Densize bak hele”

“Kafa tutuyor bir de.”

Sonra birden bire odanın havası soğudu. Kulağımın etrafında uğultular dönmeye başladı. Ve koku… Burnumda sis varken hissettiğim bir zamanlar hoşuma giden o tozlu sis kokusu vardı.

“Neler oluyor?” diye çıktı sesim korkuyla.

Müzik daha da şiddetlendi. Sanki nohut kadar odanın içinde bir ayin düzenleniyormuşçasına vurmalı çalgıların sesi daha da yükseldi. Sonra ansızın, bıçakla kesilmişçesine ses tamamen kesildi. Ne sisin kokusu, ne bir ritim, ne de bir ışık… Her hissettiğim duyu o an yok olmuştu. Kopkoyu bir hiçlik vardı şimdi odada. Birden kulağımın arkasında hırıltılı bir nefes alış duydum. O şey herneyse o kadar yakınımdaydı ki içine çektiği havayı hissetmiştim. Gerçek anlamda tüylerin diken diken olmasının ne demek olduğunu işte o zaman anladım. Delicesine korkuyordum, fakat kaç ya da savaş emrini veren mantığım kaçamadığımı fark edip gardımı indirmememi söylüyordu. Derin bir nefes alıp konuştum:

“Senden korkmuyorum.” Bunu der demez boynuma buz gibi, ıslak, vıcık vıcık bir şeyin dokundu ve ben avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Gardını indirmememi söyleyen mantığıma küfürler ederek körlemesine odanın içinde koşmaya başladım. Müzik tekrar başladı. Hırıltılı ses bu sefer keyifli bir şekilde konuştu. Deli edercesine kulağımın dibindeydi sesi

“Nafile, kaçamazsın sen bizden

“Hemhal olalım gel seninle tabureden.”

“Ne diyorsun sen be?” diye bağırdım ağlamaklı bir sesle. Sonra inanılmaz bir şey oldu. İncecik bir ışık hüzmesi gözümün önünde belirmeye başladı. Acaba bu da mı bir hayal diye düşünürken, hayal olsa ne yazar dedim içimden. Artık bu saatten sonra akıl sağlığımı koruyabilirsem sevinecektim.

İncecik ışık hüzmesi büyüdü, büyüdü ve daha da belirginleşti. Şimdi karşımda beni bu eve getiren o küçük kız duruyordu.

“Sen!” dedim şaşkınlıkla. “Nesin sen? Bir hayalet mi? Öcü mü, böcü mü? Ne?” Bütün bunları sen mi yaptın?” Kız sorduğum sorulara cevap vermek yerine ince sesiyle kıkırdadı. “Çok eğlenceliydi değil mi?” O an öyle öfkelenmiştim ki, öfkem korkuma galip gelebilirdi. “Ne istiyorsun?” diye sordum. O sırada hırıltılı nefes kulağımın dibinde tehditkar bir şekilde kendini belli etti. Kız daha sakin ama tamamen eğlendiğini belli eden bir sesle “Tamam çocuklar,” dedi. “Bu kadar yeter, iyiydiniz.”

“Bütün bunlar ne anlama geliyor?”

Soruma cevap almak yerine odanın yavaşça aydınlanmaya başladığını fark ettim. Şimdi etraf loş bir turunculukla belli belirsiz seçiliyordu. Kız ise hala daha karşımda anlamsız bir şekilde gülümsüyordu. Kulağımın dibinde hırıldayan yaratığı görebilmek için başımı hızlıca etrafa göz gezdirdim, ama görünürde o ruh gibi kız çocuğundan başka kimse yoktu.

“Nafile kaçamazsın sen bizden…

…hemhal olalım gel seninle tabureden.” diye melodik bir şekilde cikledi kız. Olayı kavrayamamış olmanın verdiği rahatsızlık fenaydı. “Tabure mi?”

Kız hiçbir şey demeden yanıma yaklaştı ve elimi tuttu. İncecik parmakları kerpeten gibiydi ve buz gibi olan ellerinden kurtulmanın imkanı yoktu. Daha evvelden fark edemediğim eski bir koltuğun yanına çekti beni.

Taburede bütün soruların cevabı

Sabredersen alacaksın sen şifayı”

Kafiyeli konuşma olayından haz ettiği belli olan kıza baktım şöyle bir. Koltuğa oturmamı bekliyordu. Olası sonuçları düşünmeye çalıştım. Biraz yıpranmış görünen bordo renkli kadife bir kumaşla kaptı bir koltuktu. Belki de odanın turuncu aydınlatmasından koltuğun renginin bordo ya da onun gibi bir şey olduğunu sanıyordum. Onun dışında gayet pofuduk ve rahat görünüyordu. Az önce yaşadığım karabasan gibi müzikli, düm-tekli hadiseden sonra söz konusu sorularımın cevabı olan tabureye oturmak ne kadar kötü olabilirdi ki? Kenarından köşesinden hortlak fırlamazdı herhalde? Yoksa fırlar mıydı? Artık mantıklı düşünemiyordum. Çocuğa sordum:

“Yani bu mu tabure?” Kız zaten kocaman olan gözlerini daha da kocaman olacak şekilde açarak baktı bana.

“Hoşuna gitmedi mi?” o anda tekrar düm-tek tabure sesi yavaş yavaş yükseldi.

“Yoo.” diye geveledim ağzımda, düm-tek kesildi. Kendi kendime otururken söylendim:

“Tabure anlayışınız da pek genişmiş.” diyerek koltuğa oturdum. Kız kırılmış gibi bir sesle “Ama kafiyeye uyuyordu.” dedi.

Koltuk rahattı ve uyku getiriciydi. Ama hayır uyuyamazdım. Bir şekilde bu ecinli evinden kurtulmanın yolunu bulmalıydım. İşte ne olduysa o anda oldu. Birden zihnimde büyük bir baskı hissettim. Küçük kız kahkahalar atmaya başladı. Sesi artık kuş cıvıltısının aksine kulaklarımı delercesine tizleşen kahkahalara dönüşmüştü. Yine o pek manidar düm-tek müziği başlamıştı. Bu sefer daha yüksek, daha coşkuluydu. Beynimin içindeyse sanki onlarca duygu ve düşünce anafor halinde baskı oluşturuyordu. Hani bir bavulun içine onlarca eşyayı sığdırmaya çalışırsınız, ama sığmaz. Siz de bavulun üzerine oturup eşyaları iyice sıkıştırmaya ve bavulun ağzını kapatmaya uğraşırsınız. İşte beynimin içinde yaşananlar aynen böyleydi. Gözlerimi yumdum ve yavaşça bir rüyanın içine çekilmeye başladım.

Düzenli apartmanların sıralandığı küçük bir site. Kürdan gibi apartmanların arasından güneş hüzmeleri süzülüyor ve asfalt yolu aydınlatıyor. Arabalar kutucuk gibi dizilmiş, evler de öyle… birkaç apartmanın arasında kalmış minnacık bir basket sahası. Potaları yamulmuş ama hala daha oyun oynanabilir halde. Bir grup çocuk kendi aralarında basketbol oynamaya başlamışlar. Yaşlarının verdiği çelimsizlikle birbirlerine fırlattıkları basketbol topu kollarına ağır geliyor. Yavaş yavaş sahaya doğru yürüyorum. Fakat ben basketbol sevmem ki… Birden bire basketbol topu çocuklardan birinin elinden kurtuluyor ve hoop başıma çarpıyor. İşte neden basketbolu sevmediğimi hatırlıyorum. Sonra çocuklardan birisi yaklaşıyor yanıma topunu almak için. Benimse gözümün önünde hala yıldızlar uçuşuyor. Sonra yanıma gelen çocuk konuşuyor:

“Topimalim mi?”

“Hı?” nece konuşuyor bu? Ya da çarpmanın etkisiyle sesleri algılayışım mı değişmiş? Gözlerimi aralayıp bakıyorum. Kızıl kıvırcık saçlı, dişlek bir erkek çocuğu. Bonus saçlarının arasından süzülen güneş ışığı çillerini aydınlatıyor. Çitlembik gibi zayıf ve boyu da benim kadar. Benim kadar mı? Bir an kendime, ellerime kollarıma bakıyorum. Aman Allah’ım, üzerimde çiçekli elbisemle dokuz yaşındayım. Ve burası da bizim eski mahallemiz. Bu yaşadığım nostaljik dejavuyu çocuğun sesi bölüyor.

“Toap!” diyor çocuk. En sonunda ne demek istediğini kavrayabiliyorum. Benden topunu istiyor. Başımda patlayan yıldızların etkisi geçmeden tekrar anafor başlıyor. Çocuk bu sefer biraz daha büyüyor, lisedeki halini görüyorum, sonra tekrar görüntü değişiyor, çocuk şimdi üniversite zamanlarında. Biraz sonra görüntü tekrar değişiyor, şimdi bir yetişkin olmuş. Çocukken dişlek olan dişleri şimdi kendinden emin gülüşünde onu sempatik gösteriyor. Kızıl, kıvırcık saçları ise hiç değişmemiş. Biraz daha dikkatli bakınca aslında hiç de fena görünmediğini fark ediyorum. Ve bu çocuğun benim kısmetim olduğunu anlıyorum.

Gözlerimi açıyorum.

Rüyanın etkisi üzerimden daha geçmeden kendimi yine o acayip odada, yumuşak koltukta buldum. Bu sefer turuncu ışık gitmiş, yine normal gün ışığı aydınlatıyordu odayı. Değişmeyen tek şey üzerinde oturduğum “tabure” denen koltuktu. Ayağa kalktım ve bir an başım döndü.

“Tu destur!” dedi bir ses. Bir de baktım ki bu odaya ilk girdiğimde bir köşede gördüğüm yaşlı adam hala orada oturuyordu. “Nasıl ya?” dedim kendimin bile zor duyduğu bir sesle.

“Ne büyüler ne büyüler…” dedi adam. Bana mı söylüyordu yoksa kendisiyle mi konuşuyordu anlamadım. “Neler oldu az önce?” diye sordum. Hoca efendi ise “Tırşşhh, tütütütü…” şeklinde garip sesler çıkararak kendi aleminde kalmaya devam ediyordu. Sonra birden kapı açıldı. İçeri kapıyı bana açan asık suratlı ev sahibesi girdi. Eve girerken çok da dikkatli bakmadığım kadının yüzüne şimdi daha da dikkatli baktım. Gözleri kapalı gibi duruyordu ve açık olmayan göz kapaklarından gözünün önünü nasıl görebildiğini merak ettim. Biraz evvel yaşadığım çok sesli karşılama törenini ve gördüğüm kızıl saçlı kısmet rüyasının etkisi hala daha üzerimdeydi. Gördüklerimin ve hissettiklerimin ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü bilememekle birlikte içimde yavaş yavaş kabaran bir isyan dalgası vardı. Neler oluyordu bu evde? Daha nelerle karşılaşacaktım? Ev sahibesi çatallaşan sesiyle aklımdan geçenleri ve hissettiklerimi okumuş gibi konuştu: “Hoca muskanı hazırlıyor, büyülerini bozuyor.”

Kafam hala allak bullaktı. “Hani nerede o küçük kız?” diye sordum. Artık buna hangi cevabı verseler de şaşırmayacaktım. Bu tekinsiz evde her türlü acayiplik ortaya çıkabilirdi. Kadının verdiği cevap da nitekim beni hayrete düşürmedi. Kadın “Hangi küçük kız?” diye sordu. “Hah, çok güzel. Demek kendi hayal ürünümdü öyle mi? Ya duvardan gelen sesler? Ya bu odanın ortasındaki koltuk?”

Kadın hiçbir şaşkınlık ya da duygu belirtisi göstermeden “Hoca efendiyi rahatsız etme de muskanı yazsın.” dedi. Olabilecek en dik sesimle konuştum “Yok almayayım.” O sırada hoca efendi kendi aleminde uyanıp sert bir sesle konuştu:

“Alay mı ediyorsun sen bakayım? Geldiysen bir kere sonuna kadar sabretmen gerek.” Bu azarlama gibi verilen cevaba fena halde canım sıkılmış bir halde “Ama yeter, hakikaten yeter. Gidiyorum ben. Yok büyüymüş yok tüyüymüş, istemem!” dedim ve çabucak odadan çıktım.

Az ışıklı nahoş holden geçip çıkış kapısına varmıştım ki o küçük kız karşıma çıktı. İrkildim.

“Buradan gidersen peşinden gelirim.” dedi kız.

“Sebep?” diye sordum. Artık sabrının sınırları zorlanmış bir insan olarak “Yok, neden yani? Çok mu eğlenceliyim?” dedim.

Kız kikirik bir şekilde güldü. “Benim için olmasa bile, arkadaşlarım seni çok sevdi. Dışarı adım attığın anda dünyan değişecek.”

“Değişmiş değişeceği kadar.” dedim ve kıza aldırmadan kapıyı açıp dışarı adımımı attım. Havanın dondurucu soğuğu işime işledi bir anda. Sonra yavaş yavaş yer sallanmaya başladı. Demek beni böyle korkutacaksınız ha, korkmayacağım işte diye düşünürken şiddetle sallanmanın etkisiyle yere düştüm. Bu sefer odada yaşadığım çok sesli, kafiyeli sözlü atmosferi hoca efendinin kapısı önünde daha şiddetli olarak yaşıyordum. Kendimi sanki beynine beynine uzuvları uzanan bir cisimsizler ordusunun içinde kalmış bir bez bebek gibi hissediyordum. Son bir atakla ayağa kalktım. Sis yine her taraftaydı ve tozlu kokusu da öyle. Tam karşımda küçük kız duruyordu.

“Bunu neden yapıyorsun?” diye bağırdım. Sesim beni şaşırtacak ölçüde çatallı ve titrek çıkıyordu. Kızın görüntüsü yavaşa büyümeye başladı. Büyüyor büyüyor ve daha da ürkütücü görünüyordu. “Gitmene izin vermeyeceğim.” dedi o korkunç sesiyle. Sonra bir anafor gibi etrafımda dönmeye başladı. Bu dönüş hem başımı döndürüyor hem de beni halsiz bırakıyordu. Artık dizlerimin de bağı çözüldüğünden yere çöktüm. Kız bir an sonra iyice irileşmiş görüntüsüyle durdu. Şimdi etrafımda alev alev parlayan bir çemberin çizilmiş olduğunu fark ettim. Artık sevimliliğinden eser kalmayan kız konuştu:

“Bu çemberin dışına çıkarsan ters yüz olacak dünyan!”

Şöyle bir kendimi kolaçan ettim. Deli gibi kalbim atıyor ve korkunun sınırlarını zorluyordum. Yapabileceğim tek şeyi yaptım ve son bir gayretle ayağa kalkıp var gücümle koşmaya başladım. Bekliyordum ki tüm o görünmeyen yaratıklar ve tüm habis varlıklar peşimden gelecekti. Fakat ben uzaklaşırken kız sadece kan donduran bir şekilde kahkaha atıyordu. Hiçbir varlık peşimden gelmedi.

Sis yüzünden etrafımı göremiyor, amaçsızca koşmaya gayret ediyordum. Kalbim hala daha kulaklarımda atarken dizlerimin ne kadar yorgun olduğunu fark ettim. Attığım her adımla birlikte eklemlerim acıyor kendimi müthiş derecede yorgun hissediyordum. Hele üstümdeki montum ve diğer giysilerim öylesine ağırlaşmıştı ki birkaç beden büyümüş gibiydi. Bir an durdum. Giysiler hakikaten büyük geliyordu. Montumun kolundan ellerimi kapatacak kadar uzundu. Belimde ise müthiş bir ağrı vardı, dik durmak fazlasıyla yorucuydu. Artık bir an önce arabamı bulup bu korkunç kasabadan ayrılmalıydım. Anahtarımın cebimde olup olmadığını kontrol etmek istedim. Montun kolunu sıyırıp elimi cebime sokmaya yeltenirken ellerimi fark ettim. Buruş buruş ve lekeliydi. İncelmiş derimin altından irileşmiş damarlar görünüyordu. Nasırlaşmış parmaklarım yaşlı bir adamınki gibi eğri büğrüydü. Titremesine engel olamadığım ellerimi yüzüme götürdüm. Parmaklarımı sarkmış ve yumuşamış yanaklarımın üzerinde gezdirirken içimde ufak bir dehşet dalgası oluşmaya başlıyordu.

Korkunç gerçek üzerime siyah bir çarşaf gibi serilirken diğer uzuvlarımı da kontrol etmek gereği duydum. Bacaklarım incelmiş ve eğrilmişti. Gövdemde ise fiziksel bir sıkkınlık vardı. Gömleğimin içine bakınca sütyenimin sırtımı sıktığını ve artık sütyen takmamı gerektirmeyecek kadar düzleşmiş, kırışmış, eskimiş gövdemi gördüm. Yaşadığım şoku hala daha algılayamamakla beraber zihnim bir türlü yaşlı bir kadına dönüştüğümü kabul etmiyordu. Yaşlı bir kadın mı? Hayır bu doğru değildi. Bacaklarımın arasındaki fazlalıktan esas gerçeğin bundan çok daha farklı ve ürkütücü olduğunu tam o anda keşfettim. Bedenim yaşlı bir kadına değil yaşlı bir erkeğe dönüşmüştü. Fark ettiğim şeyi inkar edebilmek için kendimi kontrol ettim ve haykırdım.

“HAYIR! BU GERÇEK DEĞİL!”

Ağzımdan çıkan ses yaşadığım dehşeti doğrularcasına yaşlı bir erkeğe aitti. Şok dalgası damarlarımda yavaş yavaş daha da yükselirken yorgun ve titrek bacaklarıma aldırmadan koşmaya başladım. Aklım almıyor ve zihnim bugün yaşadığım her şeyin bir rüya olmasını diliyordu. Sonra birden sisin içinde bir karaltı gördüm. Gördüğüm şeyin ne olduğunu anladığımdaysa yere bayılmak üzereydim, fakat kendimi tuttum. Belki de bu son şansımdı.

Uzun boylu ve ince yapılıydı. Yaşlı ve yorgun gözlerim sisin arasından esen rüzgarın onun saçlarını dağıttığını fark etti. Uzun kahverengi saçları rüzgara karışıyordu. Elimden gelen her türlü gayreti kullanarak yolunu kesmeliydim. Bu artık son çaremdi. Gücümün son kırıntılarını zorlayarak yolunu kestim.

“GERİ DÖN! GİT BURADAN!” Korkudan sesim daha da titrek çıkmıştı. Bundan birkaç saat önce bu uğursuz kasabaya gelip de yön bulmaya çalışan kendime bakıyordum. Mavi gözlerim bir yerden ona tanıdık gelen bu yaşlı adamı tanımaya çalışıyordu. Kırışıksız yüzümde ise ne olduğunu anlamaya çalışan şaşkın bir insanın yaşadığı kafa karışıklığının ifadesi vardı.

“Ne? Amca ne-?”

Daha birkaç saat evvel gerçekleşen bu olan bu olay sanki yıllar öncesinde ait bir anı gibiydi. Gözlerimin sulanmaya başladığını hissettim. Birkaç saat önceki kendimi geri döndürmek için çaba sarfetmeye devam edecekken, zihnimin içindeki bir ses konuştu. Neşeli, canlı ve tatmin olmuş bir sesti. Kıkırdayarak konuşan o uğursuz kız çocuğunun sesi :“Artık yapabileceğin hiçbir şey yok. Gençliğine son bir defa daha bak. Bundan sonra ona ben yolu göstereceğim.”

Sis bir anda yoğunlaştı, rüzgar hızlandı ve ben içine düştüğüm bu karamsarlık kuyusundan çıkmak için sarıldığım son çarenin de benden uzaklaştığını fark ettim. Artık yapacak bir şeyin kalmadığını anlamıştım. Bir damla gözyaşım yüzümdeki çizgilerden süzülürken dizlerimin bağının çözülmesine izin verdim. Etraf karardı.

* * *

Gözlerimi açtığımda yumuşak bir yer yatağında yattığımı fark ettim Duvarlar beyaz alçıyla sıvanmıştı. Nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım. Serince Kasabası’ndaydım ama bu ev kimindi? Sırtım, kollarım ve kısacası vücudumun her bir organı ağrıyordu. Sonra birkaç saat öncesi aklıma gelerek bunun bir rüya olmasını diledim. Fakat yataktan çıkardığım ellerim her şeyi doğrular nitelikteydi.

Sonra baş ucumda duran birinin çıkardığı sesleri fark ettim. Hoca efendi elinde tespihle yine bir şeyler okuyordu. Ağzımdan tüm hayal kırıklıklarımı anlatmaya yetemeyecek bir “Oh yoo!” döküldü. Yine o korkunç evdeydim. Ama nasıl? Yaşlı bir erkeğe dönüşmüş bedenimle artık burada tutsak mi edilmiştim? Ne olacaktı artık bana? Ya annem ne yapacaktı? Doğrulup oturdum. Hoca efendi bu sefer yüzüme baktı.

“Habis ruhlar musallat olmuş sana evladım.” dedi. Cevap veremeyecek kadar üzgündüm.

“Yani?” diye sordum.

“Küçük bir kız gibi görünüp seni buraya çektiler. İki seçenek vardı ya onlardan uzaklaşıp büyünü bozduracaktın ya da sabırsızlığının kurbanı olup onların büyüsüne isabet olacaktın.”

“İyi de neden? Kim neden bana büyü yapsın?”

“Onları kızdırmışsın.” dedi hoca. Sonra açıklama gereği duydu “Çocukken tuvalette ekmek çiğnedin belki, ya da gece vakti destursuz çöp atmaya gittin. Sen bunları te ufaklığından kızdırmışsın belli ki.”

Hocanın dediklerini tam kavrayamamakla beraber “Hala daha buradalar mı?” diye sordum.

“Onlar her yerdedir.”

“Peki ne yapacağım şimdi? Hep böyle yaşlı bir adam gibi mi kalacağım?”

O sırada kapı açıldı ve içeri gözleri kapalı gibi duran ev sahibesi girdi. Bir bardak suyu hocaya uzattı. Hoca bir şeyler söyleyip suya üfledi.

“İç bunu.” diyerek bana uzattı. İkiletmedim, içtim. Sonra bana bir muska uzattı. “Bunu hiç boynundan çıkarma.” dedi.

“Pekala.” diyerek onu da alıp taktım. Bu sırada kafamı sorgulayan soruyu sordum. “Beni yol kenarında kim buldu?”

Bu sefer ev sahibi kadın konuştu. Anlamaz bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Beni hayrete düşürecek o cevabı verdi: “Evden dışarı çıkmadın ki yavrum.” Ben “Ne? Nasıl?” gibi sorularla daha da devam edecekken. Kadın fırsat vermeden beni ayağa kaldırdı. “Haydi hoca efendiyi daha fazla meşgul etmeye gelmez.”

“Ama ben-”

Kadın yavaşça kolumdan tutup odadan çıkardı. Yine holdeydik, fakat bir farkla; hol artık daha aydınlık görünüyordu.

“Lütfen bana ne olduğunu açıklayın.” dedim inatla. “Küçük bir kız görüyordum, Artık yok. Ev karanlıktı geldiğimde ama artık o da yok. Her taraf sisliydi, duvarlardan darbuka sesi geliyordu. Dışarı çıktım ve yaşlı bir adama dönüştüm. Genç halimle karşılaştım ve birkaç saat evvel onu geri dönmek için ikna etmeye uğraştım. Sonra bayıldım ve şimdi buradayım.”

Kadın derin bir nefes aldı. “Ne küçük kız, ne karanlık, ne de sis… Hepsi o yaratıkların tezahürleriydi. Şimdi büyün bozulduğuna göre artık gidebilirsin.”

“Ama-” Kadının otoriter tavrı daha fazla sormamı engelliyordu. “Bu arada gitmeden,” diye ekledi “ücreti kapının yanındaki masanın üzerine bırakırsın.”

Tatmin olmamışlıkla beraber kafa karışıklığımın gideremeyeceğimi anladım. Artık bu acayip yerden çıkıp evime gitmeye karar verdim. Son bir defa ellerime baktım. Gördüğüm genç, kırışıksız ve parlak bir cilde sahip elleri fark edince sevinçten ağlayabilirdim. Elimi yüzüme götürdüm. Eski, taze bir cilde sahip olan yüzümdü. Sonra vücudumu kontrol ettim . Evet, bir kadın bedenindeydim. Yaşadıklarım rüya mıydı, gerçek miydi bilemezken kapıya doğru yöneldim. Sahi son o birkaç saatim neydi öyle?

* * *

Aptal arabam çalışmıyordu. Yaşadığım onca hayal mi gerçek mi anlayamadığım olaydan sonra bu kasabadan olabildiğince uzaklaşmak istiyordum. En sonundan arabamın aküsünün bittiğini anladım. Cep telefonumu çıkarıp servisi aramaya karar vermiştim ki, telefonumun da bu tekinsiz yerde bozulduğunu hatırladım. Arabadan indim ve ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. O sırada beyaz bir 34 plakalı Nissan yavaşça yanıma yanaştı.Şoför koltuğunun camı aralandı. Kızıl kıvırcık saçlı tandık bir yüz göründü. Aman Allah’ım dedim içimden, bu genç ve hoş görünümlü nerede gördüğümü çok iyi hatırlıyordum. Adam saygılı bir ifadeyle konuştu.

“Arabanızın bozulduğunu fark ettim. İsterseniz çekici çağıralım. Böyle bir yerde akşam karanlığına kalmadan eve dönmeniz daha iyi olur.”

Tam o anda hocanın evinde gördüğüm rüya aklımdan geçiyordu. Yüzüm nasıl bir ifade almış olmalı ki adam konuşmasını sürdürdü.

“Gerçekten kötü bir niyetim yok, maksadım sadece yardım etmek.”

Aklıma gelen daha iyi bir çözüm olmadığı için “Pekala.” dedim. “Peki telefonunuzu çok kısa bir süreliğine kullanabilir miyim? Aileme haber vermeliyim.”

Kızıl saçlı adam hafifçe gülümsedi. Kendinden emin ve hoş bir gülümsemeydi bu. O anda yol kenarındaki ağaçlar esen rüzgarın etkisiyle hışırdadı. Saniyenin yüzde biri kadar kısa bir sürede ağaçların dibinde küçük, beyaz elbiseli bir kız gördüğümü sandım, Elim derhal boynumdaki muskama gitti. Herhalde bu da bir göz yanılması olmalıydı.

SON

Muska” için 3 Yorum Var

  1. Uzun hikayeler vardır hani… Onunla ilk karşılaştığınızda şöyle bir gözünüzü korkuturlar, fakat sonra nasıl olduğunu bile anlamadan sonuna gelirsiniz ve daha yok mu diye etrafına bakınırsınız. Muska o hikayelerden biri oldu benim için.

    Başından sonuna kadar büyük bir keyifle okudum. Gerek olay örgüsü olsun, gerek anlatımı olsun hepsi çok güzeldi. Ama asıl bomba, hiç şüphe yok ki, yaşlı amcaydı. O sahnede ağzımın kulaklarına varmasına engel olamadım, olmadım.

    Arada ufak tefek hatalar var, bazı kelimelerin iki kere yazılması ya da aslında silinmiş olması gereken bir tamlama gibi… Ama çok fazla değil. Ve hepimizin sık sık yaptığı bir şey. O yüzden bir gözümü kapıyorum. Bunun dışında kesinlikle çok başarılı bulduğum bir öykü oldu. Uzun bir aradan sonra senden bir şeyler okuduğum için de ayrıca keyifliydi.

    Kalemine, hayal gücüne sağlık…

  2. Çok teşekkür ederim bu güzel yorum için. İnsanı nasıl da yeniden yazmaya ve hayal kurmaya teşvik ediyor… 🙂 İmla hataları, kelime tekrarları ve buna benzer yaptığım tüm yazım dikkatsizliklerinin ne kadar acemice durduğunu ne yazık ki yayınlandıktan sonra fark ettim. Galiba bu “Aklımdakileri unutmadan bir an önce yazayım” düşüncesinin bir sonucu.

  3. Uzun olmasına rağmen kesinlikle harcadığım vakte değdi. Sabredebilirseniz buyrun, çalakalem aldığım notlar. (Bu arada yaşlı adam benim de favorim.)

    Çocukken her yeryüzüne bulut inmiş günün ardından güneşli bir sabahın geldiğini keşfetmiştim. (Cümledeki anlatım bozukluğu bir yana, günün ardından gece gelir sabah değil.)

    Verdiğim sözü tekrar hatırlayarak tarif edilen evi bulabilmek için etrafıma bakınmaya başladım.(bakınmak zaten etrafa olur, etrafıma sözcüğü gereksiz kullanılmış)

    Ne yazık ki sis görüş mesafemi kısaltarak işimi hiç de kolaylaştırmıyordu. (amerikan filmlerinden devşirdiğimiz bu kalıplar Türkçe’de sırıtıyor. Sisin görüş mesafesini kısaltması neden işimizi kolaylaştırsın ki?)

    Büyülerin, falların ve diğer tüm metafizik olan ögelerin insan zihninin oyalanması için uydurulmuş absürt zırvalıklar olduğuna inanırdım.(olan sözcüğü gereksiz)

    Bu sebeple o gün yıllar yılı bu mantık çerçevesinde dünyaya bakmış bir insan olarak muska yaptırmaya gidiyor olmam tek kelimeyle; saçmalıktı. Bu sebeple de muska yaptırmak üzere İstanbul’a çok da uzak olmayan bir köye gitmiştim.(“Bu sebeple”ler biraz fazla değil mi? İkincisi çıkartılırsa hem akıştaki bozulmanın hem de gereksiz sözcük kullanımının önüne geçilir.)

    Fakat bu yemekler benim için öylesine sıkıcı hale geliyordu ki belki sergilediğim son derece olumsuz tavırdan, belki de görüştüğüm kişilerin ilgisini yeterince çekemiyor oluşumdan bir yemekten sonra bir daha o kişiyle görüşme gereği duymuyordum. (Bu durumda adayların karakterle görüşme gereği duymaması mantığa daha uygun.)

    Annemin “kızım evde kaldı” diye panikleyen iç sesini susturma girişimlerin müstakbel adaylarla bir daha görüşmediğimden dolayı o sesin daha da tizleşmesine neden olmuştu.(İlk cümlenin ortasında ikinci cümleye geçilmiş gibi bir hava var burada. Ayrıca “dolayı” sözcüğü anlatım bozukluğuna sebep oluyor.)

    “Fakat benim evrene maddesel bakışaçımın aksine o varolan iyi niyetinin fazlalığından, kolaylıkla her şeye inanmaya meyilliydi.” (Varolan sözcüğü hem yanlış yazılmış hem de gereksiz.)

    Ne kadar kızıyor olsam da kendini tutamayıp kendince bağlı olan kısmetimi açtırabilmek için türlü girişimlerde bulunmasına engel olamamıştım.(Anlaşıldığı kadarıyla “anne”nin kendini tutmak gibi bir çabası yok, karakterin anlatımında çelişki var.)

    Ancak bir gece gördüğü bir rüyadan sonra annemin üzerimde uyguladığı fiiliyat başka bir boyuta geçmişti.(Fiiliyat zaten uygulamadır.)

    İyi bir kahvaltı yapmış olmama rağmen o anda midemde bir açlık hissi oluşmuştu.(Uzatmaya gerek var mı? “o anda midemde bir açlık hissi oluşmuştu” yerine “yeniden acıkmıştım” desek kafi değil mi?)

    Telefonu elime aldım, fakat çoktan telefon kapanmıştı.(“telefon çoktan kapanmıştı”, zarfları niteledikleri fiilden hemen önce kullanmak anlatım bozukluklarından kurtulmamıza yaradığı gibi akıclığı da korur)

    Evden çıkmadan evvel şarjının tam dolu olduğuna emindim.(Evden çıkmadan önce emindik, şimdi değil miyiz? Ayrıca “dolu”, “dolu”dur; “tam” sözcüğü gereksiz kullanılmış.)

    Tekrar açma kapama tuşuna basarak açmaya çalıştım, ama telefonum açılıyor gibi yapıp yapıp umutsuz bir şekilde geri kapanıyordu.(Bu hikayeyi okuyabilecek zekaya sahip kimselerin telefonun nasıl açılacağını bildiğini varsaymalıyız. Gereksiz ayrıntı okuyucuya hafife alınma duygusu yaşatabilir. “geri” sözcüğü gereksiz kullanılmış.)

    Ciddi anlamda kendimi köşeye sıkışmış gibi hissetmeye başlamıştım. (Zarfın yanlış yerde kullanımı)

    Belki yoldan geçen tek tük kasaba halkından birine rastlayıp bulmam gereken adres hakkında bilgi alabilirdim.(Yine zarfın yanlış yerde kullanımı “tek tük geçmek” yerine “tek tük halk” biçiminde okunuyor.)

    Issız patikada cesaretimi kaybetmeden ilerlemek için kendi kendimi telkin ediyordum.(İlk kendi gereksiz kullanılmış. Sanırım kullanılmak istenen kavram “telkin” değil “teskin”)

    Yaklaşık yirmi-yirmi beş metre uzaklaşmış olmalıydım ki, benden az uzakta bir karaltı görür gibi oldum. (Yirmi-yirmi beş metre zaten yaklaşık bir ifade oluğundan tekrar yaklaşık demeye gerek yok. Ayrıca uzaklaşmak yerine ilerlemek daha doğru bir fiil olacaktır, aksi takdirde neden uzaklaştığımızı da söylememiz gerekir? Bulunduğumuz noktadan mı, araçtan mı?)

    Sonra arkasına bakıp korkudan ağlamak üzere olan bir ifadeyle sisin derinliklerine doğru koşmaya başladı.(Genel olarak söylemek yerine anlatmayı tercih eden çok hoş bir üslubunuz var. Ancak burada o üslubu kaybederek adamın ifadesini anlatmak yerine söylemeyi tercih etmişsiniz.)

    Fakat hala daha kalp atışlarımı kulaklarımda hissediyor ve içimde yükselmeye başlayan dehşet dalgasına engel olmaya çalışıyordum. (“kulaklarda hissedilen kalp atışı bir önceki notta belirtilen söylemek yerine anlatmayı tercih eden üsluba iyi bir örnek olsa da “hala” ve “daha” sözcüklerinin birlikte kullanımı anlatım bozukluğuna yol açıyor.)

    Kızın belanın göbeğine gitmesini açıklaması açısından materyalist yapısının başta verilmiş olması çok yerinde.

    Diyaloglar gayet iyi oluşturulmuş.

    Kalemin bir karakteri olması yazmayı kesinlikle bırakmamak için yeterli sebep.

    Genel olarak söylemek yerine anlatmayı tercih eden yapı yazarın emek vermekten kaçmadığının göstergesi.

    Beyaz elbiseli küçük kız biraz klişe mi sanki? Yine de yazılış amacını yerine getirmiş.

    Işığı az olan evin holünde tek başıma, manasız bir şekilde kalmıştım. (“Işığı az olan” yerine uzatmadan “loş” desek?)

    Tam o anda karşıma yaşı ellilerde görünen başörtülü bir kadın çıktı.(Görünen yaş değil ki, kadın. Tam o anda karşıma ellili yaşlarında, başörtülü bir kadın çıktı.)

    Kadınsa birkaç saniye hiçbir şey demeden öylece durdu. Herhalde halimi şöyle bir kafasıyla tartıp zararsız olduğuma kanaat getirmiş gibi beni içerdeki bir başka odaya buyur etti.(Herhalde ve gibinin birlikte kullanımı duruluğu bozmuş)

    “Yaşlı kadın beni odaya soktuktan sonra sıranın onda olduğunu söyleyerek orta yaşlarının sonunda olan o diğer adamı çağırdı.” (“diğer” adam olması için anlatıcının da adam olması gerekir. “o diğer adam” yerine “adam” desek daha kısa ve doğru olur.)

    “Aman hocayı kızdırayım deme kızım. Malum çocuk oyunu değil burası.” (“Burası” bir yer olması hasebiyle zaten çocuk oyunu olamaz. “Malum çocuk oyunu değil bu.” ya da “Malum çocuk oyunu oynamıyoruz burada.”yı önerebilirim.

    Olduğum yerde cevap verememiş olmanın bünyemde yarattığı sinir olmuşluk duygusuyla bir süre oturdum kaldım. (Cümle yarı yarıya kısaltılabilir ve anlamından hiç bir şey kaybetmez.)

    Ben şaşkın bakışlarla küçük kıza bakarken o hala daha kıkırdamasını zor tutar gibi bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. (Elimden gelse; eda, tavır, ifade sözcüklerinin anlatmaya bağlı metinlerde kullanılmasını yasaklardım. Dudağını ısırsın, dudaklarını bastırsın bişey yapsın biz görüp anlayalım kıkırdamasını zor tuttuğunu. yine “hala ve daha” aynı cümlede.)

    “Sonra birden bire ışıklar söndü ve ben öylece kalakaldım. Gündüz vaktinde olduğumuz için en azından pencereden ışık gelmeliydi ama oda zifiri karanlıktı. Ya perdeleri çok kalındı ya da pencere yoktu. Nasıl olur da ayrıntılara bu kadar dikkat etmem diye kendime kızdım.”(okuyucu yazara kızacağına karakter kendine kızmış, iyi olmuş)

    “Turşunu kuralım.”

    “Afiyetle banalım.” (Bunu okumadan bir kaç saniye önce havaya girmeye başlamıştım.)

    Bonus saçlarının arasından süzülen güneş ışığı çillerini aydınlatıyor. (Bonus saç mı?)

    Eve girerken çok da dikkatli bakmadığım kadının yüzüne şimdi daha da dikkatli baktım.(Eve girerken dikkatli bakmadıysak şimdi nasıl “daha da” dikkatli bakıyoruz.)

    Gözleri kapalı gibi duruyordu ve açık olmayan göz kapaklarından gözünün önünü nasıl görebildiğini merak ettim. (Gözleri kapalı gibi duruyorsa göz kapaklarının açık olduğunu anlarız değil mi?)

    Biraz evvel yaşadığım çok sesli karşılama törenini ve gördüğüm kızıl saçlı kısmet rüyasının etkisi hala daha üzerimdeydi. (“hala ve daha”nın engel tanımaz aşkı devam ediyor.)

    Geldiysen bir kere sonuna kadar sabretmen gerek.(cümleyi okuduğum an muska yazan, sakallı bir üstad yoda belirdi gözümde.)

    Kendimi sanki beynine beynine uzuvları uzanan bir cisimsizler ordusunun içinde kalmış bir bez bebek gibi hissediyordum. (kelime seçimi gerçekten çok başarılı ama diziliş için aynı şeyi söylemek maalesef mümkün değil)

    Deli gibi kalbim atıyor ve korkunun sınırlarını zorluyordum. (zarfın yanlış yerde kullanımı, özne eksikliği; ikisi bir arada)

    Kalbim hala daha kulaklarımda atarken dizlerimin ne kadar yorgun olduğunu fark ettim.(Hala daha, hala daha, hala daha, hala daha…)

    Hele üstümdeki montum ve diğer giysilerim öylesine ağırlaşmıştı ki birkaç beden büyümüş gibiydi.(montun üstünde olduğunu biliyor muyuz? biliyoruz.)

    Yaşlı adam? Şahane olmuş. Tebrikler.

    Hocanın dediklerini tam kavrayamamakla beraber “Hala daha buradalar mı?” diye sordum. (Onlar her yerde “hala ve daha”lar her yerde.)

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *