Öykü

Nebula

Dün geceden kalan pizza kutusunu çöpe attı.

Bugün ne yaparak vaktini harcasaydı? Saat 5 olmuştu bile. Pratikte yitip gitmiş ancak teoride önünde uzanan koskoca saatler sayesinde kalan umuda tutunmayı alışkanlık hâline getirmişti. Farkındalık, kabullenme; yine de bunlara rağmen kendini yargılama… Ve döngü.

Merak ediyordu bazen, düzgün kelimesinin çoğunlukça kabul görmüş tanımına göre yaşayan o insanların hayatı bir şekil veya renk olsa düz beyaz çizgiler mi olurdu? Hayatın daimi hareketine uyan, geçip giden, geçip gittikçe otoyolda ilerleyen bir otomobilden dışarı bakar gibi tüm renkleri soğurup beyazlaşan hızlı çizgiler… Böyle bir şey gerçekten mümkün müydü?

Kendine döndü sonra, her zaman yaptığı gibi. Kafasının içinde kendine bir yaşam kurmuş bu yaşam formunun hayatı nasıl görünüyordu? Ortada bir döngü olduğu kesindi; istese içinden çıkabileceği ancak çıkmak istemediği, bazen istemeli mi olduğunu düşündüğü bir çemberde yaşıyordu. Öyle otoyolda dönüyor gibi de değildi onun çemberi, saplanmış da yerinde saymıyordu çemberlere aşina olmayan birinin beklentileri gereğince.

Kafasının içindeki yaşamı döndürdü kafasında. Asıl hayattan kopmamıştı, gerçek dünyaya paralel değildi alternatif dünyası. Gereken işleri hallediyor, sonra yine kafasının içine çekiliyordu. Dünya’da bulamadığı bir güvenli alanı kendine kurmuş, herkesin uğraştığı kendini oyalama işini kendi isteklerine göre yaratmanın yolunu böyle bulmuştu. Bulduğunu sanmıştı belki. Düşünceleri attıkça harlanan bir fırındı beyni.

Bu hareketine durmaksızın devam eden ancak dairesel ilerleyen dünyasıyla durağan bir insandı o. Yabancılaştığı akışa ancak yukarıdan bakabiliyordu, kafasının içinden. Uyumsuz olmadığı düzenden kopmuş bir mıknatıs parçası gibi hissetti, yaklaştıkça bir kuvvet tarafından itiliyordu. Sürekli uçuyordu dairesi. Böyle bir şey bu kadar özgün ve özgürken, o neden hep üzgündü?

Bugün de böyle harcadı vaktini.