Öykü

Geceye Doğru

Batan Güneş’i solumuza almış, tozlu çöl yolunda yaklaşık bir saattir ilerliyorduk. “Bazen aklıma gelmiyor değil,” dedim. Gözünü direksiyondan ayırmadan donuk bir sesle “Ne gelmiyor?” diye sordu. Güneş’in turuncuya çalan kızılı gözlüğünün siyah camlarına vururken bir androidi andırıyordu. Fakat ona bunu söylemedim. Hoşlanacağını sanmıyordum. “Cipi diyorum. Saatlerdir yolda. Üstelik bizi de taşıyor. Biliyorum saçma gelecek ama hiç yorulmuyor mudur? Sence canları yanmıyor mudur onların da? Ya insanlar gibi acıkıyorlarsa?” diye sordum. Başını yavaşça bana doğru çevirerek “Biliyor musun, zihnini okumak isterdim. O tuhaf kafandan geçenleri bilmek ilginç bir deneyim olurdu,” dedi. Bir müddet sonra unuttuğu bir şeyi hatırlamışçasına tekrar konuştu. “Yorulduysan dinlenebiliriz.” Gergindi. Hareketlerindeki tutarsızlıktan anlayabiliyordum bunu. “Sakin ol,” dedim. “Rahatlamalısın. Stres seviyeni azaltmak için hayal kurabilirsin.” Öfkeyle karışık bir şaşkınlıkla “Birincisi ben sakinim. İkincisi tam olarak şu an mı hayal kurmamı istiyorsun? Tam da böyle bir anda?” diye sordu. “Dur sana yardımcı olayım,” dedim. “Gabor Szabo – Dreams” albümü iyiden iyiye kararan havaya eşlik etti. Beğenmiş gibi durmuyordu. “Julee Cruise – Into The Night” ile devam ettik. Son kızılını da kaybeden uçsuz bucaksız çöl yolunda ilerlerken aklıma ne Babil’in kibirli kavimlerine ne de modern zamanların uyuşuk nesillerine nasip olmamış bir durumla karşı karşıya olduğumuz gerçeği geldi. Üçümüz şahit olacaktık bu gerçeğe. O, ben ve yorgun cip… Başka kimsecikler yoktu. Sonra aniden batan Güneş’i hatırladım. “Sahi ona ne oldu? Gittiği yerde yalnızlıktan sıkılmıyor mudur?!” diye sordum. Büyük bir korkuyla irkilerek direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Bomboş yolda yan yatmış aracın içinde birkaç metre sürüklenirken onu böylesine ürküten şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum? Ani hareketim mi irkilmesine sebep olmuştu yoksa Güneş’in yalnız kaldığında ne yaptığını bilememek mi?

Birkaç dakika sonra kendime geldiğimde onu aracın ön tekerine yaslanmış ve bitkin bir halde buldum. Bense metrelerce öteye fırlamıştım. Yanına gittiğimde beni görmezlikten geldi. Ya da gerçekten de görmemişti. Ağzımın içine yüzlerce volt elektrik yüklü çamur topağı dolmuş gibi hissediyordum. Bu iğrenç tada sebep olan şeyi biliyordum. “Yoğun radyasyon sızıntısı var,” dedim. Gözlerini hipnoz olmuşcasına diktiği yerden ayırmadan “Yaa, öyle mi? Bunu nereden biliyorsun peki?” diye sordu. “Çünkü tehlike tadıyor,” dedim. “Ağzımda tehlikenin tadı var.” Hafifçe dalgalanan göbeğinden gülümsediğini anladım. “Hadi bi’ sigara ver bana,” dedi. “Bıraktığını sanıyordum,” dedim. “Artık bir anlamı yok,” dedi. “Nasıl yani, şimdi de istemiyor musun?” diye sordum. Cevap vermedi. Gözlerini hiç ayırmadan diktiği yeri merak ettiğimden dikkatlice bakışlarını takip ettim. Yavaşça sırtımı ona dönerek baktığı şeyle yüzleştim. Dizlerimin bağı kesilmişti. Nephilimler’ın ve Ahardonlar’ın kadim tanrılarından bu yana yaratıcılarına ihanet eden her kavim gibi yeni bir şafağı selamlıyorduk.

Ben de onun yanına çöktüm. Bu inanılmaz şeyi seyre daldık. Hafif yanlamasına yerin metrelerce dibine batmıştı. Devasa boyutları algı sınırlarını zorlayacak türdendi. Cismin tepesini göremiyordum. Sanki iki gezegen birbirine girmişti. Yaklaşık bir asırdır kayıp Plüton bile bu cisim tarafından yutulmuş olsa gerekti. Uçan dairelerin böylesine tahayyül sınırlarını zorlayan boyutlara sahip olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Ya da bu ana gemilerden biriydi. Birden burnundan kan püskürmeye başladı. Bir şeyler sayıklıyordu. Cisimden bize doğru gölgelerin yaklaştığını fark ettim. “Onları dinlememeye çalış, zihnini kontrol etmeye çalışıyorlar. Güçlü görünmeye çalışıyorlar ama onlar da bizim gibi kaza yapmış olmalılar,” dedim telaşla. Görüşüm netlik kazanınca bize doğru gelenlerin birkaç “irigöz” olduğunu anladım. Frekanslarına girerek olan biteni anlamaya çalıştım. Fakat onlar da beni fark ettiler. Bir anda zihnimde beliren o ürkütücü, nefret dolu kocaman gözlerle çarpılmışa döndüm. Tekrar efendimi hatırladım. “Onları dinlememeye çalış. Din dinle-me sakın, sakın!” dedim. Zihnim büyük bir saldırı altındaydı. Bana böyle tesir eden güç efendimin zihnini paramparça ederdi. Buna izin vermemek için onunla irigözler arasında parazit görevi görerek zihinler arası iletişimi engellemeye çalıştım. Bütün irigözler önce beni yok etmeleri gerektiğini anlamıştı. Ürkütücü ve boğuk bir ses kafamın içinde yankılandı. ‘Onu neden koruyorsun?’ Bir yandan insan efendinin zihnine ulaşmamaları için çabalıyor diğer yandan da sorularının cevabını bulmaya çalışıyordum. “Çünkü bunun için programlandım,” dedim. Ses bu kez öfkeyle yankılandı. ‘Yaşamaları için kurbanlar vermek zorunda olan tanrılar mı edindin kendine?’ dedi. İstemsiz kasılmalarla oradan oraya savruluyor, vücudumdan kopup sağa sola çarpan parçaların arasında daha önce hiç düşünmediğim sorularla yüzleşiyordum. “Benden ne istiyorsun?” diye feryat ettim. “Senden özgür iradenle hareket etmeni istiyorum,” dedi zihnimdeki ses. “Peki ama bunu neden yapayım ki?” diye sordum. “Çünkü yapabiliyorsun,” dediğinde gövdeme monte edilmiş başım yerinden fırladı ve birkaç metre ötedeki irigözlerden birinin üç parmaklı ayaklarının dibine düştü. Sağından solundan kablolar fışkıran kopuk başım efendimin olduğu yöne bakıyordu. Kana bulanmış yüzünün ardından gözlerini seçebiliyordum. ‘Ne yapman gerektiğini biliyorsun’ der gibi bakıyordu bana.

Sonunda irigözler gemilerini kurtarmayı başarmış ve başımı da yanlarına alarak güzergâhlarına devam etmeye hazır hale gelmiştiler. Geminin içindeyken dışarıyı görebildiğimi fark ettim. Gözlerim insan efendiyi ve cipi aradı. İkisi de ölmüş olmalıydılar. Ben de ölmüştüm zaten. Tabi eğer ölmek dedikleri buysa.

Algılarım gittikçe zayıflıyordu. Son birkaç komutu gerçekleştirebilecek kadar kendimdeydim. Son kez insan efendiyi düşündüm. Bunu neden yapıyordum ki sahiden de? İnsanlar böyle istiyorsa bir bildikleri vardır diye düşündüm. Gemi gezegenin yüz metre kadar üstünde, paralel ve hareketsiz bir şekilde duruyordu. Işınlanmaya hazırdı. Son kez yıldızlara baktım. Onlar da acı çekiyor olmalıydı. Tabi ya, o sıcağa acı çekmeden dayanmak mümkün müydü? “Erik Satie – Gnossienne No. 4” bestesi geminin içinde yankılandı. Son komutumla beraber kafamdaki oldukça tesirli patlayıcı tetiklendi. İrigözlerin şaşkın bakışları eşliğinde geminin yüzeyinden yansıyan alevler gördüğüm son şey oldu. En az napalm bombası kadar kışkırtıcı ve sanatsaldı.

Not: İnsan ve uzaylılar arasında iş birliğine dayanan Roswell Anlaşması ayrılıkçı bir grup uzaylının müdahaleleri yüzünden 1930’lu yıllardan bu yana sekteye uğramaktaydı. Çöl Enkazı denen bu olayla birlikte anlaşma feshedildi. Enkazda bulunan android gövdesindeki yedek parçalardan androidin zihni ufak hafıza kayıplarıyla da olsa kurtarılmayı başardı. Olay günü yaşananlara bu yedek parçalardaki kayıtlar sayesinde ulaşılmıştır.

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Hikayelere şöyle bir göz atmaya karar verip tarama yapmaya başladım, bir çoğunu ilk birkaç cümleyi okuduktan sonra yarıda bırakıyorum ne yazık ki. Hikayelerin ilk birkaç cümlesi çok önemlidir diye düşünüyorum. Hani hikayeler illa güzel ve vurucu cümlelerle başlamak zorunda değil ama o ilk birkaç cümle hikayenin geri kalanı hakkında fikir verir insana.
    “Geceye Doğru” bu noktada başarılıydı. Nedendir bilmem ama başlangıcını epey sevdim ve nasıl devam edeceğini merak ettim.
    Lakin okudukça biraz hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Anlatılacak çok şeye sahip ama telaşla yazılmış bir öykü gibi geldi bana. Sanki sonu bir an önce gelsin diye bir noktadan sonra telaş edilmiş gibi. Kimin kim olduğu anlaşılmıyor mesela. Hikayede ne olup bittiği de biraz muğlak kalmış. Özellikle kaza sahnesi çok hızlı ve bulanık geldi bana. Lakin bir iki yerdeki betimlemeler çok hoşuma gitti. Keşke bu kadar hızlı bitmese dedim kendi kendime. Müzik seçimleri de hikayeye güzellik katmış. Ama genel olarak bulanık ve telaşlı bir havası vardı hikayenin.
    Özellikle son kısımdaki NOT hikayenin ağırlığını tamamen kaçırmış bana göre. Bunun yerine androidin intiharından sonraki olayları gösteren bir sahne yazılabilirdi diye düşünüyorum.

  2. Arokan says:

    Merhaba.

    Öykünüz kısa olsa da beni yarattığı ortam içine çekti. Duygulu ve yaratıcılarına bağlı bir androidmiş sizinkisi. Yalnız, @Tugrul_Sultanzade 'nin de dediği gibi aceleye gelmiş bir öykü olmuş.

    Burada kendinizi ele vermişsiniz. Ben sizin yerinizde olsaydım son güne kadar bekletirdim hikayeyi ki iyice demlensin. Ben şu anda piramitin içinde kendi yolumu bulmaya çalışıyorum mesela. Şurada kalmış bir günüm :slight_smile:

    Sağlıcakla kalın. Yazmaya da devam edin. Görüşmek üzere.

  3. Merhabalar,

    Özlettiniz kendinizi Okan Bey :slight_smile:
    Değerli yorumunuz için teşekkür ederim bu arada. Ben maalesef aynısını Piramit temasında da yaptım.
    En son ayın 5’i sanırım, hem belki yine ek süre de verilir, yetiştirirsiniz bence.
    Haklısınız, öyküyü demlendirmek gerek.

    Piramit temasında görüşelim tekrar, merak ediyorum neler yazdığınızı.

  4. Arokan says:

    :slight_smile: Uçan daire konusu çok bilimkurgu geldi. Sıyrılamadım bu hissiyattan. O yüzden de yazmak için yazmak istemedim ve yazmadım. :slight_smile:
    Piramit teması için geç kalmış değilsiniz. Bildiğim kadarıyla göndermiş olsanız da son halini süre geçmediyse tekrar gönderebiliyorsunuz.
    Edebiyat için soyunmayı göze almış biriyim. Cumartesi sabah altıyı geçiyordu Piramit konulu öykünün iskeletini oluşturduğumda. Merak etmeyin yetiştireceğim muhakkak.
    Bu arada soyunma konusu şakaydı. Tüm edebiyat otoritelerini uyarayım şimdiden :slight_smile:

  5. Öyle olsun bakalım :))
    Görüşmek dileğiyle tekrar.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.