Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Nefret

“Eski dünyanın ağır yaşanan günlerinde yazılmış, KARA KİTAP’ tan bir öykü”

 

NEFRET

Afv kapıyı çarparak evine daldı. Nefes nefese bir halde küçük yumruğunu sıkıyordu. Parmaklarının arasından kanlar akıyordu. Avucunun içinde ince ama derin bir sızlama oldu. Birden yumruğunu açtı. Elini bu hale getiren çocuğa karşı kalbi kinle dolmuştu. Nefret ediyordu ondan. Birden bağırmaya küfürler savurmaya başladı. Sesi boş evin içinde yankılanıyor camları titretiyordu. Birden buz gibi bir hal aldı. Gözlerinde ki ateş sönmüştü. Sessizce fısıldadı, “Ölmeli…”Ani bir öfke patlaması daha…

Elini temizleyip yarasını sardıktan sonra sakinleşmek için salondaki kuş tüyü yatağa kendini bıraktı. Nefret yine ölümü fısıldadı. Ölümün tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Çünkü ölümü yaşamamıştı. Ama ölümün eseri; kaskatı bir beden, sonsuza kadar bir sessizlik ve toprağın altıydı. Dönüşü olmayan çok güzel bir eser.”Nefret!”dedi, dudakları. Ne berbat bir duyguydu. Aniden kalbini sarıyor, geçmesi çok uzun sürüyordu. Hayır geçmiyordu. Kalbinde pusuya yatıyordu. İçinden sürekli fısıldıyordu. Yaralı ellerini saçlarının arasından geçirip yatağa iyice gömüldü.

Keşke kanatları olsaydı. o zaman uzaklara gider, o lanet çocuktan da kurtulurdu. Gezginlerin hikâyelerini yaşardı. Belki dünyanın öbür ucunda ki Ayrun gölüne giderdi. Kitaplar öyle diyordu. İçini çekti. Çok derinlerden bir fısıltı daha gelmişti. Tavanda asılı duran yayına baktı. Onu kolayca avlayabilirdi. hayır çocuğun ölmesi gerekmiyordu.belki de gerekiyordu…

***

Dar ve güzel kokan bir yerdeydi. Kucağında kapağı katran ağacından oyulmuş bir kitap vardı. Sayfalarının yarısı saman renginde diğer yarısı ise siyahtı. Kitabı yan tarafa bırakıp dar yerden çıktı. Burası çok tanıdık bir yerdi ama neredeydi bilmiyordu. Etrafını incelemeye başladı. Ahşap bir evdeydi. Evin içindeki eşyalar, demirden ve ahşaptan yapılma idi. tahtaların rengi zeytin yeşili, mobilyaların rengi ise kırmızı idi. birden nefessiz kaldığını hissetti. Kolları gerilmişti. Güneş ışığının eve hücum ettiği teras kapısına doğru yöneldi.

Terasa çıktığında içini büyük bir huzur kapladı. Sanki bir şeyleri başarmıştı. Temiz ve kıştan kalma soğuk havayı ciğerlerine doldurdu. Burası mükemmel bir yerdi evin etrafı ormanlarla çevriliydi. Terasın hemen altında ise turkuaz bir nehir akıyordu. Rengine bakılırsa oldukça derindi. Başını terasın korkuluklarında aşağı uzatıp sudaki yansımasına baktı. Yüz ifadesi tarif edilemez bir halde hüzün doluydu. Bir anlam veremedi bu duruma. Zaten pek de önemsemiyordu. İçi mutluluk doluydu çünkü. Nehrin yüzeyinde ince bir dal parçası yansımasını ikiye bölerek görüntüsünü bozdu. Dal parçası dik bir şekilde yüzüp uzaklara giderken küçük bir hüzün kapladı içini. O dal parçası ölen babasını hatırlatmıştı ona. Derin bir nefes iç çekip kitabı okumaya devam etmeye karar verdi.

Kırmızı mobilyanın önüne geldiğinde kitabın sayfalarının karışmış ilk sayfaya gelmiş olduğunu gördü. Orada şöyle diyordu,

Yüreğinin derinliklerine sahibim ben! Kendini oku, sana doğru yolu göstereyim!”

İçini bir ürperti kapladı. Sayfaları hızlı hızlı çevirmeye başladı. Sayfalarda numara yoktu ama –tuhaf- aradığı sayfanın nerde olduğunu biliyordu. Sonunda kaldığı yeri buldu. Ateş böcekleri ile dolu lambasını dar mobilyanın köşesine asıp dar mobilyanın kapağını kapattı. Arkasını iyice yaslayıp kaldığın yerden okumaya devam etti. Şöyle yazıyordu,

“… kolayca avlayabilirdi. Hayır, çocuğun ölmesi gerekmiyordu. Belki de gerekiyordu.”

***

Kuş tüyü yatakta gözlerini zeytin yeşili tavana açtı. Karmakarışık bir rüya görmüştü. Birisi sorsa ne gördüğünü açıklayamazdı ama dilinin ucundaydı. Elinin bir şey sıktığını fark etti. Elini havaya kaldırınca elinin kanlar içinde kalmış yayını tuttuğunu gördü. Yayını birden kenara attı. Kalbini büyük bir suçluluk duygusu kapladı. Bu yay eline nasıl gelmişti. Yataktan ağaya fırladı. Hızlı adımlarla evin terasına çıktı. Gözlerini ormana dikip derin bir nefes aldı. Kafasına simgeler hücum etmeye başladı. Küçük beynine hücum eden, kocaman ağır bir rüyanın simgeleriydi bunlar. İçini derin bir ürperti kapladı. Küçük elleri ile terasın korkuluklarını olabildiğince kavradı. Aşağıya doğru eğilerek sudaki yansımasına baktı. Yüzü hiç olmadığı kadar mutlu görünüyordu. Bu nasıl bir tezatlıktı böyle çocuk aklı almıyordu. Suyun yüzeyinde aniden iki göz belirdi. Patlarcasına açılmış, kan kırmızı küçük gözler ona bakıyordu. Korkudan yerinde sıçradı. Bu oydu. Göğsüne saplanmış bir ok ile illet çocuk nehrin yüzeyinde ona bakıyordu. “Ölmüş.” dedi titreyen dudaklar. Ölü beden sanki ona bunu ödetecekmiş gibi soğuk soğuk baktı ve nehrin akıntısında sürüklenmeye devam etti.

Afv ölü bedeni kayboluncaya kadar izledi. Gözlerinden yaşlar akıyordu durduramıyordu. Kanlı elinin tersi ile burnunu sildi. Koşarak evin içine daldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor odadan odaya girip çıkıyordu. En sonunda kırmızı mobilyayı anne babasının yatak odasında buldu. Rüyasındaki dar ve güzel kokulu yer bir gardıroptu demek. Hemen koşup kapağını açtı. Ne varsa dağıttı. Talan etti. Aradı durdu. Neredeydi bu! Burada olmalıydı. Lanet kitap neredeydi. kendini yatağa atıp bir çocuktan beklenmeyecek bir sesle bağırdı. Başını öne eğdi. Ayaklarının altında bir şey duruyordu. Yatak örtüsünün altındaydı. Örtüyü kenara çekti. İşte oradaydı. Aptal kalın kitap gözlerinin önündeydi. Titreyen sinirli eller ile kitabı eline aldı. Kapağını hızla açıp sayfaları karıştırmaya başladı. Sonunda aradığı yeri buldu. Büyük bir sarsıntı geçirdi. Hiç bir şey yoktu. Siyah sayfa bomboştu. Önceki ve sonra ki sayfaları karıştırdı. Yoktu lanet tek bir harf bile yoktu!

Kitabı dizlerinin üzerine aldı. Rüyasındaki kitap buydu işte! Oymalı kapağı, siyah sayfaları, saman rengi sayfaları ve… Kitabı kapatıp ilk sayfasını korkarak açtı. Kısacık hayatında hiç görmediği harflerle yazılmış yazıyı okudu,

“Yüreğinin derinliklerine sahibim ben! Kendini oku, sana doğru yolu göstereyim!”

Kitabı yere bıraktı. O bir katildi.”ben daha bir çocuğum.” dedi hüzünlü bir şekilde.”ölmesini istemedim ki ”nefret yine kalbini sardı. “İSTEDİN!” dedi haykırarak “VE YAPTIN. ARTIK ONDAN KURTULDUN!” birden kahkaha atmakta olduğunun farkına vardı. Kendisi mi yoksa içinde ki nefret mi gülüyordu bilmiyordu. Gülmeyi bıraktı. Elindeki kitaba uzun uzun baktı ve şöyle dedi,

“Evet kurtuldum. O pislik, küçük çıyanı öldürdüm. Ve bunu senin sayende yaptım.” Yüzünde artık bir sırıtma vardı. Küçük bir yılanın sinsi bir gülümsemesi gibi…

SON

Nefret” için 2 Yorum Var

  1. “Vaavv” dedim açıkçası. Kurgu çok hoşuma gitti ki bence hikayede en önde kurgu gelir. Rahatlıkla bir kitap konusu bile çıkar aslında buradan. Hemen bitmesi kötü olmuş.

    Ancak yazımla ilgili hatalar mevcut. Virgül eksikliği, -ki eklerinin yanlış kullanılması, aynı kelime tekrarı, noktadan sonra küçük harfle başlama gibi ama üstünden bir iki kere geçilince çok rahat düzeltilebilecek eksikler bunlar. O yüzden görmezden geliyorum bunları.

    Ellerinize sağlık ve teşekkür ederim, gerçekten zevk alarak ve merakla okuduğum bu öyküyü bizimle paylaştığınız için.

    1. Yorumunuz için çok teşekkürler.Yaptığım hataların farkındayım ama hızlı yazıp, biran önce gönderme telaşından kaynaklanıyor.Ayrıca dediğiniz gibi aslında kurgu ön plandaydı bu öyküde, bende beğenilmesine çok sevindim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *