Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Nusret Amca’nın Öldüğü Gün

Nusret Amca’yı çok severdim. Çocukluğumuzun Nusret Amca’sı. Hastalığını haber aldığımda onu atlatabileceğini düşünmüştüm ama bir akşam Sevil’den gelen bir telefon düşüncelerimin tersi bir yöne itmişti beni.

“Nusret Amca ağırlaşmış, gelebilir misin? Zehra’nın yanında olmalıyız.”

Gelemem diyemedim. Ucunda ölüm olsa giderdim. Ufak bir valiz, hızlıca bulunmuş bir bilet ve dört saatlik bir yolculuk sonrasında kendimi hastanenin önünde bulduğumda acı haber herkese çoktan verilmişti. Acil tabelasının kırmızı ışığının aydınlattığı o panik havasındaki bankların orada hüngür hüngür ağlayan Sevil’i görmemle yaşanılanları anlamam bir oldu. Kırmızı ışığın yerini morg tabelasının o hüzünlü beyazı aldığında hıçkırarak ağlayan insanlar arasında o günün nasıl geçtiğini anlamamıştım bile. Ertesi gün olmuş, cenaze defnedilmiş herkes rahmetlinin evine doluşmuştu. Mahallede Arapça okumayı bilen bir teyze hanım sanki zorunluluktan oraya getirilmiş gibi donuk sesiyle Kuran okurken içime gelen bir ürperti ağlayan o insanların arasında bir farklılık olduğunu hissettirmişti bana. Babamız gibi sevdiğimiz o şirin adamın hayatını kaybetmesi hepimizi derinden sarsmışken aynı sarsılmışlığı babasına bağlı olan kızından göremediğimi o an anlamıştım. Ne acil tabelası önünde Sevil ağlarken onun ağladığını görmüştüm ne de morg tabelasının önünde kendini yerden yere attığını.

Günlük misafirler içten baş sağlıklarıyla evi terk ettiğinde artık koca ev biz yatılı misafirlere ve ev ahalisine kalmıştı. Sevim teyze gözündeki son damla yaşı da kurutup kanepenin üzerinde iç çekerek uyuyakalmış, Samet donuk gözlerle pencerenin kenarına oturup sigara yakmıştı. Sahi Zehra nerede?

Hiç müsaade istemeden kalkıp onun odasına yöneldiğimde yüzünde hafif tebessümle babasının fotoğraflarına baktığını gördüğümde bir şey demek gelmedi içimden. Ardından Sevil de odaya geldi ve üç arkadaş tekrar aynı odada dergi fotoğraflarına değil de kaybedilen anılara bakar bulduk kendimizi. Yine bakla ağzımdan çıkmak için can atıyordu. Biraz sabır biraz sabır biraz sabır… Sessizlik fotoğraflarla birlikte biraz dağılmaya başladığında artık anı şelalesine büyük bir geçiş yapılmıştı hele üçümüzün evimizin yakınındaki plajın önünde Nusret Amca’yla çekilmiş fotoğrafımız karşımıza çıktığında biraz gülmüştük bile. Artık o anın samimiyetinden mi yoksa en günahsız olduğumdan mı bilemiyorum, ilk taşı ben atmak zorunda kaldım. Bunu böyle söylüyorum çünkü ağzımdan çıkan cümleye Sevil de aynı anda katılıp fark edenin bir tek ben olmadığımı anlamama yol açmıştı.

“Beklediğimden daha sabırlı çıktın Zehra. Daha farklı bekliyordum.”

Sadece tebessüm etmişti Zehra. O tebessümün altındaki anlamı bulmak yüzüne baktığımda oldukça zordu.

“Mutlu bir hayat yaşadı. Daha kötüsü olabilir ve mutsuz da ölebilirdi. En son konuştuğumuzda mutlu yaşayan biri öldüğünde ağlanmaz demişti.”

Nusret Amca oldukça sevimli olmasına rağmen stresli de biriydi. Bazı zamanlar onun içinde bir mutsuzluk olabileceğini düşündüğümü anımsıyorum. Uzaklara dalar gider soru sorduğunda irkilerek cevap verirdi.

“Daha kötüsü derken,” diye lafa girdi Sevil. “Onun mutsuz olmasına imkan yoktu ki.”

“Öyle deme. Mesela biliyorsunuz. Yüzmeyi, koşmayı ve futbol oynamayı çok severdi.”

Yaşının geçkin olduğu zamanları hatırlarım. Elli yaşlarında olduğu vakitler. Gerçekten halı sahaların vazgeçilmez bir yıldızı gibiydi. Haftada iki üç bazen dört kere giderdi futbol oynamaya.

“Mesela yürüyemeseydi… O zaman çok mutsuz olurdu.”

Acaba şokta mı diye düşünmeden edemedim. Neden bariz bir örnek, neden bu anlamsız tebessüm diye iç çekişmeler yaşarken, bu sefer ağızdan çıkan bakla Zehra’dan gelmişti.

“Hastalığı sırasında biliyorsunuz çok üzülüyordum. İşim bozuldu, evliliğim sekteye uğradı. Her şey çok zordu. Ama o hasta yatağında sanki enerjisini bana verdi ve beni hayata tekrar bağladı. Bir sır ama o artık olmadığına göre paylaşabilirim. Bana bir şey anlattı ve bu bana nedense mutluluk verdi, bilimsel bir şey mi metafizik bir şey mi bilmiyorum ama ilginçti.”

Merakla bu farklı tutumdan ne çıkacağını beklerken anlatmaya başladı Zehra. Elinde sıkıca tuttuğu ve arkasını bize doğru çevirdiği bir fotoğraf tutuyordu.

Yıllar yıllar önce. Zehra daha doğmadan, Nusret Amca’nın bıçkın delikanlı olduğu vakitler. Yaşadığı garip bir şey varmış. Ömrü boyunca unutmamış ve hayata dair umudu da bu yüzdenmiş. Kendi mesleğini edinmeye çalıştığı bir vakitte işportacılığa başlamış. Eli de biraz para tutar gibi olmuş ama yorgunluğuna değmeyecek bir emekten yakınmış durmuş hep. Ülkenin de zor zamanlarından birisi. O sırada tezgâh açtığı yerin tam karşısına tekerlekli sandalyeyle bir adam gelmeye başlamış. İlk başta o da çakmak, çakmak gazı artık eline ne geçerse satacak diye düşünmeye başlarken bir gün geçmiş sadece kendine bakan bir çift göz görmüş, iki gün geçmiş aynı üç gün geçmiş aynı. Bu adam tam tezgâhın karşısına geliyor henüz on yedi on sekiz yaşlarındaki Nusret Amca’ya sert sert bakıyormuş.

İşkillenmiş bizim ki acaba bir kişinin satış yaptığı yere mi tezgâh açtım diye. Adamın yanına ne zaman hareketlense tekerlekli sandalyesini çevirip hızlıca oradan uzaklaşıyormuş. Böyle iki hafta geçmiş ve ikinci haftanın sonunda adam Nusret Amca’ya elini kaldırmış. Bu sefer yüz ifadesi de farklıymış, hafif gülümser gibiymiş. Nusret Amca da hiç oralı olmamış ama adamın ağzından ilk defa bir söz duyduğunda bu durum dikkatini çekmiş.

“Gel evlat.”

Bir ihtiyacı mı var ya da deli mi diye düşünürken kalkmış gelmiş adamın yanına. Tam yanına vardığında arkasındaki gürültüyü duyması da bir olmuş. Hakimiyetini kaybeden arabanın teki tezgâhı da Nusret Amca’nın oturduğu sandalyeyi de biçmiş geçmiş. Adamın ağzından çıkan söz hayatını kurtarmış anlayacağınız. Bunun yarattığı şaşkınlıkla adama döndüğünde bir de bakmış ki adam uzaklaşıp gidiyor, koşturmuş peşinden yakalamış. “Yahu bir dur kaç zamandır geliyorsun in misin cin misin?” Çıt yok. Ama artık koruyacağı bir tezgâhı olmadığı için peşini bırakmamış adamın. Takip etmiş de etmiş. Adam da yılmış haliyle ama bu yılgınlık onda bir yumuşaklık yaratmış. Bu yumuşaklık iki ay kadar sürecek bir dostluğun da doğmasına sebep olmuş.

“Hayatımı o adam değiştirdi,” demiş Zehra’ya bu olayı anlatırken. Sadece hayatını kurtarmakla kalmamış. Ona öyle tavsiyeler vermiş ki Nusret Amca ne iş yapsa hepsinde başarılı olmuş. Evini almış, refah bir hayat yaşamış, hepsi de verilen iki aycık tavsiyelerle. Ama ne olmuşsa olmuş Nusret Amca da bilememiş, bir gün buluşmak için sözleştiklerinde adam gelmemiş. Evim diye gösterdiği yere gitmiş. Orası da ailesinin değil odalarını kiralayan birine aitmiş. İki buçuk ay önce gelmiş bir de sabah bakmışlar ki kiracı yok. O günden sonra yıllarca izini aramasına rağmen adamı bulamamış Nusret Amca.

“Ama sonra gerçeği anladığını söyledi. Yaşı biraz ilerledikçe şüphe etmeye başlamış ama özellikle beş sene önce şüphesi artık inanca dönüşmüş.”

Hikâyenin sonunu anlatmadı Zehra. Sadece elinde sıkıca tuttuğu fotoğrafı gösterdi. Bir meyhanede, iki kadeh rakı, az meze, iki adam. Biri o tekerlekli sandalyeli adam olmalı diye düşündüm ama fotoğrafa dikkatle baktığımda gerçeğin ürpertici yüzü beni Zehra kadar metanetli yapmamıştı haliyle.

Fotoğrafta genç Nusret Amca, öldüğü yaşa yakın ve tekerlekli sandalyenin üzerinde oturan bir Nusret Amca’ya kolunu atmış, iki adam fotoğrafı çeken kişiye aynı gülümsemeyle poz vermişti.

Alaattin Cem Özdemir

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for SJack SJack says:

    Temaya uygun bilindik ve güzel bir öyküydü. Geçmiş zamana dair anlatılan kısım daha bir akıcıydı.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.