Öykü

Okyanusta İnsan Tarlası

Oylumlu ve kıvrımlı camgöbeği bir yılan balığı; okyanusun ortasında yağ gibi süzülerek, bir küçülüp pir büyüyerek; ondan bayağıları öldürerek, gitmesi gereken yere doğru ıslak ıslak yüzüyordu. Önünde biteviye açık okyanus; okyanusun içinde nemli kendisi, iştahla zamanını ısırıp, zalimane yiyordu. Rutubette yemek içmek, yerken öldürmek ve ölmek, hızlı ilerlemek yüzerek ilerlemek hep ilerlemek istiyor; sonra durunca bitmek, parça pinçik olmak, çok sonra azalmak ve okyanusun arasına karışıp okyanus olmaktan ziyadesiyle korkuyordu.

Balık ilerledikçe, okyanusun uzak noktasındaki bungun[1] bulanıklıklar çözüldükçe belirginleşen görüntü, sahici bir coşku vadetmiyordu. Küflü, rutubetli ve nemli bir yolculuktu yaşadığı. Köpük köpük değil, bunaltıcı pürüzsüz mavi bir sonsuzluk görüyordu. Yılan balığı tekdüze ilerlemekten sıkılıyor ama ondan başka ne yapılır aşikare bilmiyordu. Bilmediği için ilerliyordu muhtemelen. Bilmediği için yüzüyordu herhâlde, yeni bir oyun yoktu da öğretileni tekrar ediyordu galiba. Ama bilindiği gibi, hayatın bir yerinde, bilinmeyen köşesinde, kıyı köşesinde; yeni oyunlar taptaze canlılarla şakkadak habersizce buluşturulurdu. Oyunlar oyuncuları bulurdu.

Yılan balığı dışarıdan masmavi, içeriden karanlık okyanusun görebildiği son noktasında bir acayiplik hissederken, kuyruğundan kafasına değin sarsıldı. Mihnet tepeleme tekdüzelik, yerini kışkırtıcı bir meraka bıraktığında, korkuyla titredi heyecanın şiddeti ve dehşetinden. Heyecanı dehşet olarak algılıyordu, çünkü heyecan son tahlilde belirsizliğin acı sosuna bulanmış bir yemekti; karnını doyurur ama genzini yakardı.

Soluk yılan balığı; soğuk ve sıkıcı okyanusta, bedeniyle bütün, tek yüzgecini sağa sola titreterek, üşüyerek ilerliyordu. Hafif esrik bir iç dünyada, okyanusun incecik dalgaları onu okşarken derin mi derin vecde gelmişti. O aslında, epeydir aynı yemeği mideye indirdiğinden, sasılaşmış ağzının tadını farklı bir aromaya daldıracak olmanın coşkusunda ve ürpertici hoşluğundaydı. Bu sonsuz sıkıcılığın bir yöresinde kıymettar hazine bulmanın lezzetli sevincindeydi. Velveleyle yaklaşırken o hazineye, üst üste binmiş gölgelerden nereye kadar indiğini balık gözlerinin idrak edemediği siyah, kahve, lacivert uzantılar seçti. Uzantıların tuttuğu iki kollu, iki bacaklı pörsümüş canlılar gördü.

Ne yüzgeçleri vardı, ne kanatları vardı, parmaklarının aralarında perdeler bile yoktu. Burunlarına uzun kuyruklarıyla vatozlar yapışmıştı, kollarına bacaklarına kan emici balıklar tutunmuştu ve gördüğü uzantılar bu yaratıkların ayak bileklerini yılan gibi sarmıştı. Sarmaşıklara sarılanlar; nihayetinde asgari ölçüde hareket edebiliyordu, parmakları ve kolları aciz yaratıklar gibi zor bela oynuyordu. Yüzlerinin azıcık kısmı açıktaydı. Kan emici balıklar derilerinde yapışmadık yer bırakmamışlardı. Ummanın yani okyanusun engin başıboşluğunda emanet gibi duruyorlar, görünüşleri dışında bir alametifarika resmetmiyorlardı.

Yılan balığı o acayip ama çok da sıradan yaratıklara yaklaştıkça tabiata veya tabiatına ters, bedenini rahatsız eden, çürük kokan, küflü, nemli bir koku aldı. Tiksindi, daha fazla yaklaşmak çok istedi ama yaklaşmadı, merak etti ama içine dalmadı. Bulanıklıklar bölünüp yittikçe, gerçeği daha berrak gördükçe, o kıyı köşede kalmış oyunu teğet geçti.

O teğet geçerken, sakin dalgalar bedenini yalarken; ayak bileğini kaşıyan uzantıların esiri olmuş, burnuna yapışık vatozlar taşıyan yaratıklardan biri, onu görür gibi oldu. Islak ve semiz yılan balığı gibi, bir sürü balık görüyordu yaklaşan ve uzaklaşan, merak eden ama meraktan kaçan… Anlayamıyordu tabii. Yaratık, tabiri caizse adam, kaşıyordu bileğini, hart hurt kanatmayacak ama sızlatacak kadar kaşıyordu tabii. Gayritabii okyanus, onu ve onun gibileri sağlam iradesiyle, velvelesiyle bir arada tutuyordu. Suları sakin bir deveran halinde; kızıştığında, kızdırıldığında fevri bir volkan suretinde, hesap sorarcasına dalgalarıyla onları bir nevi alıkoyuyordu.

Aslında adam, okyanusun en seçkin bölgesinde, kalabalık aşiretiyle birlikte mutlu huzurlu, pek sakin yaşıyordu. Islak ve yapış yapış vatozlar; burnunu sıkıca sarıyor, ona özveriyle oksijen üflüyordu. Damarlarına, dudakları yapışmış vampir balıklar ondan devşirdikleri besinleri, azar azar, ona hayatta tutacak kadar lütfediyordu. Savrulup kaybolmaması, ailesinden kopmaması için ayağına sarılan kaynağı meçhul, vıcık ve kaygan sarmaşıklar ona uzanıyor, orada kalmaya mahkûm ediyordu onu.

Yunusların, fokların ve kaplumbağaların uğramadığı o seçkin bölgedeki suyun kumaşı bir ara sanki tarazlandı; yerel bir hortum veya kasırga gibi afetler o küçük bölgenin içinde çoğaldı. Dalgalar orayı hedef aldı. Sarımtrak köpüklerden ölü bir cümbüş doğar gibi oldu. Sonra hepsi kayboldu tabii. Vıcık vıcık, nemli ve küflü bir koku kaldı.

Okyanusun ortasındaki bu saklı ya da saklanmış yörede yaşayan tek aşiret, adamınki değildi. Öbek öbek toplanan yabancı adamlar ve kadınlar hep çevresindeydi. Herkesin ailesi kendi akranlarından oluşuyordu, doğumlarla yeni aileler doğuyor, ölümlerle eskileri mevta oluyordu. Tabii yaş bir hayli geçtiğinde; sahih ölüm uğramadan sarmaşıklardan çekilen, vatozlardan azat edilen ve vampir balıkların kanlarını sonuna değin tükettiği oldukça yaşlı insanlar da oluyordu, aslında bir nevi acıları nihayete erdiriliyordu.

Adam diğer ailelerle; yirmibeşlerle, onüçlerle, sekizlerle arada bir elini kolunu şekillerle anlamlandırarak konuşsa da kendi ailesinin yanından pek de ayrılmıyordu. Hareket de çok etmiyor, edemiyordu. Çünkü o kollarını ve bacaklarını geniş geniş salladıkça damarlarına dişlerini geçirmiş vampir balıklar rahatsızlanıyordu, onları huzursuz etmemek için yavaş yavaş ve sakince ileri geri çabalıyordu. Ancak adam öyle hareket halindeyken bile vefalı vampirler ona yediklerinin bir kısmını zerk ediyor, vatozlar oksijenini esirgemiyordu. Ayağındaki yadigâr sarmaşık; ailesinden uzaklaşmasını ve kaybolmasını engelliyordu. Aslında adam, ailesinden kopmaktan delicesine korkuyordu. Bu ihtimali düşününce; kendini ışıksız, sessiz, hayatsız bir kuytu köşede öldürücü dalgalar onu durmaksızın ısırırken hayal ediyordu.

Hatırlıyordu; evvelden onsekizlerden biri -sanki kafayı sıyırmış genç bir kadın- ayağına dolanmış sarmaşığa uzanarak, onu hummalı çekerek, epey uzatarak, kanırtarak ve kanatarak çıkarmıştı. Bacaklarını kollarını çırpıp vampir balıkları savurtarak esaretini sonlandırmış, ancak yöresini kanın kırmızısına bulamıştı; bununla da yetinmemiş sızlayan parmaklarını vatozun kaygan bedenine sarıp vıcık vıcık derisinden tutmuş ve hiddetle fırlatmıştı. O vakit ağzından baloncuklar köpükler çıkmıştı. Işıklar sanki azalırken, aşiretler korkuyla köşelerine kaçılırken, denizin içinde canlanan dalgaların kuvveti de sanki artmıştı.

Onsekizlerden olan o canına susamış yaratık, apansız okyanusun ortasından canlanan dalganın etkisiyle savrulmuştu; kızıllık denize iyice sarınırken o elleriyle boğazını tuta tuta, tırnaklarıyla derisini yırta yırta boğulmuş ve dipsiz derinliğe doğru, o sarmaşıkların karanlığına doğru, ardında kandan bir yol çizerek iki büklüm çökmüştü.

Adam -henüz onüçken- o nahoş olaya tanık olunca, sarmaşıkları mütemadiyen yoklamayı alışkanlık haline getirmişti. Yeniden hatırlayınca daha da korktu ve temkinli, çok da dikkatli, bekledi, yine yaptı, dokundu sarmaşığa, elinde küflü ve nemli bir koku kaldı. Güvende olmanın kokusuydu bu, onu hissedince sermest bir hal aldı.

Aslında genelde çevreye bakınır, bekler, jest ve mimiklerini konuşturur ve sıklıkla uyurdu. Başkasını bilmiyordu, öğrenmemişti. Vampirler ve vatozlar onu peyderpey besleyince, onlar beslerken ve beslenirken adam ufaktan uykunun sarhoşluğuna daldı.

Rüyasında ekseriyetle gördüğü aşiretlerle veya balıklarla bu kez karşılaşmadı. Yalnızca ona olağan dışı benzeyen birini görür gibi oldu. Birazcık farkla tabii. Bu farklılık pek az ama ne kadar da korkutucuydu. Aşiretler öbek öbek denizin ortasında, o seçkin bölgede toplanmışken ve bir şeyler paylaşırlarken; yukarılardan otuzüçler ailesinden görünen, tuhaf, acayip bir adam belirdi. Ama onu izleyenlerin tuhafına giden sadece yukarıda, seçkin bölgeden uzakta olması değildi, başka sebepler vardı.

Bir kere adam onlardan epey yukarıda bacaklarını ve kollarını yukarıya doğru çırparak, delicesine çırpınarak ilerliyordu; hareketinden rahatsız olacak vampir balıklar damarlarını dişlememiş, hiç dişlememiş; vatozlar yüzüne yapışmamış, ayak bileğini kıymetli sarmaşıklar sarmamıştı. Böyle bir durumda alışılagelmiş olan; güneşe doğru yüzen adamın can çekişmesiydi, işkence içinde kıvranmasıydı, sonsuz uykusuna düşe düşe dalmasıydı; ama yok öyle değildi. Bir nevi mutlu görünen, heyecanı yüzüne güller yamamış adam huzurluydu, coşkuyla dopdoluydu.

Rüyayı gören; dehşetle, ürpertiyle kıvrım kıvrım tedirgin oldu, hayatında böyle bir manzara ne görmüş ne işitmiş ne de hayal etmişti. Uykusundan yakıcı bir korkuyla uyanırken tirildedi. Burnuna yapışan vatozu ve -onun izin verdiği ölçüde- dışarıyı izledi. Tüm aşiretlerin uyuduğunu gördü; yirmibeşler, otuzikiler, kırkdokuzlar, altmışyediler… Hepsi mışıl mışıl uyumuyordu. Görebildiklerinin yüzünde acılık, ekşilik ya da tedirginlik sezdi.

Soğuk soğuk terlediğinde, teri okyanusun seçkin bölgesine karıştı. Göz kapakları indiğinde, karşısında başka bir alemde tanık oldukları beliriyor, düşünce tuzağından kaçamıyordu. Aşiretine anlatacaktı bir an önce. Yaşadığı her neyse kendine saklamayacaktı. Uzunca bekledi, saatler uzayınca azıcık kafasını çevirdi, ona nefes üfleyen vatoz uğursuz, ürkütücü sesler çıkararak yanaklarına sertçe dokundu. Haliyle korktu. Sabahı zor etti, herkes uyurken uyanık olmak ne çetindi. Kafayı yiyecek gibi olduğu, saçını başını yolduğu, tırnaklarıyla kollarını bacaklarını yonttuğu saatleri geçirirken tekrar uyumayı bile denedi. Dirayetini kaybettiği dakikalarda göz kapaklarının ürpertici manzarasından çaldığı anlar da oldu. Ama bilinçaltından bir içgörü, uykuyu yasaklamış bir gardiyan gibi korkular saldı göğsüne. Artık okyanusun o seçkin bölgesinde, o yunusların ve kaplumbağaların uğramadığı bölgesinde eğreti duruyordu.

Yukarılardan kırık sarı ışıltılar efil efil suları tertemiz deşerken, altmışdokuzlar, kırkdokuzlar ve ondokuzların -sırasıyla- uyanmasını izledi. Mışıl mışıl uyumayan aşiretler, mışıl mışıl uyanmışlardı. Yüzlerinde dehşet, korku, heyecan veya bunlara benzer bir sıra dışılığın esamesi okunmuyordu. Adam kaynağı meçhul bir hakikatin ona bahşettiği üzere, onlarla aynı rüyayı gördüğüne emindi, rüya aynıysa neden sıradan bir sabaha uyandı, bilemedi ve kabul etmedi.

Uygun zamanı kollarken gözleri ürkütücü bir telaşla fıldır fıldır döndü. Tüyleri sertleşmişti, damarlarında marazlı bir hareketlenme baş gösterirken, gerginlik parmak uçlarına değin insanı huylandıran meymenetsiz suretlerle vuku buldu. İşe en yakınlarıyla başladı, otuzüçlere rüyasında gördüğü her şeyi, parmakları ona izin verdiği ölçüde anlatmaya çalıştı. Dinleyenler şaşkına döndü, ebleh ebleh baktılar. Nasılını sordular, nasıl vatozlar, vampirler ve sarmaşıklar olmadan bir adam yaşayabilir bu okyanusta, diye akıllarına takılanları anlatmaya çalıştılar. Bir insan ki vatozlar, vampirler ve sarmaşıklar olmadan yaşama tutunacak çok saçma geldi otuzüçlere. Onu deneyenler hemencecik ölürdü, örnekler vardı.

Ama adam onlara aklına rüyayla birlikte düşmüş sorulardan birini sordu:

-Kollarımız neden var?

İlk başta herkes birbirine bakındı, bir kurban arandı. İlk hareket upuzun saçları suyun bağrına yayılmış ve dağılmış bir otuzüçten gelince diğerleri çabucak onun cevabını tamamladı. Abuk subuk görünen hareketlerle hep bir koldan yanıt nihayete erdirildi:

-Vampirler bizi beslesin diye.

-Bacaklarımız neden var?

-Sarmaşıklar bizi tutabilsin diye.

-Burnumuz?

-Vatozlar nefeslerini bize verebilsin diye?

-Dillerimiz ve dişlerimiz ya da ağzımız neden var? Ağzımız hep kapalı, dilimiz de dişimiz de hiçbir işimize yaramıyor.

-Bilmiyoruz.

-Vatozların, vampir balıkların, sarmaşıkların ya da diğer tüm canlıların bize bağımlı olmadan yaşaması mümkünken biz neden yaşayamıyoruz?

-Bilmiyoruz.

-Ben galiba biliyorum.

Adam aşiretlere, akıllarına hiç uğramamış sorulardan bahsettiğinde geneli ne kadar da fena, melun, beter hissetmeye başlamıştı öyle. Beyinlerinin rutubetli kıvrımlarına engerekler musallat olmuştu sanki. Ne zaman düşünseler o yılanlar tıslayarak yer değiştiriyor, tiksindirici duygular gizlendikleri dehlizlerden çıkıveriyordu.

Kimisi bu duruma tahammül edemeyince öfkeden köpürdü ve otuzüçlerden adamı dinlemeye son verdi. Sonra yılanlardan tiksinen başkaları da ona katıldılar. Katılanlar bilinç üstüne tırmanan mide bulandırıcı duyguların kafasına sopayla vurup tatlı hayatlarına geri döndüler. Sası, tuzsuz sorgu deryasını ırgalamayıp kaldıkları yerden devam etmek istediler. Ancak adamın ikna ettiği epey bir kimse vardı, kafasındakini gerçeğe dönüştürecek kadar fazlalardı.

Okyanusun seçkin bölgesinden, o insan tarlasından yukarıya, onu çağıran güneşe doğru baktı. İhtişamı, çekiciliği izledi. Vatozların izin verdiği ölçüde çok çabalamadan, gıdım gıdım hareket ederek onu çağıran parıltıları keyifle seyre daldı. Sonra onu saran ve gittikçe sararan kalabalığı da izledi. Hayalini gerçeğin haşmetli raflarına taşıyabilmek için onları ikna etmesi gerektiğini anladı, kavradı, düşündü ve taşındı.

-Onüçler, onbeşler, onyediler gözlerinizi iyi açıp ellerime kilitlenin. Ne dediklerine bakın. Biz, bizler buraya ait değiliz, hiç olmadık, gerçekten olmadık ama inandırıldık. Bacağımıza sarılan, damarlarımıza yapışan, burunlarımıza sokulan bu yaratıklar bizden ayrı, bizden farklılardır. Eğer aşiretlerimiz bu yaratıklara ihtiyaç duyarken onlar hür iradesiyle yaşayabiliyorsa bu demektir ki tabiatımıza ters bir oyun var etrafımızda. Rüyamda bana bildirilen de aslında buydu. Ondörtler, onaltılar, onsekizler… Bilir misiniz bu ayaklarımız niye bağlı?

-Bizi bir arada tutmak için?

-Hayır kardeşlerim hayır, bizi burada tutmak için! Korkunç bir oyun bu, gerçekse… Evet, gerçekse…

Parmağını yukarı yavaş yavaş işaret etti.

-Oraya ulaşırsak ona ulaşacağız. Işığın kaynağı cevabın kaynağıdır.

Kilitli çeneler, kaskatı çeneler zangırdarken; onbirler ve ondokuzlar yavaş yavaş uzaklaştı, diğer aşiretlere karıştı. Ama diğer genç ve dipdiri aşiretler adam ne derse tasdik etti. Planlara harfiyen uyacaklarına dair birtakım işaretlerle sözler verdiler.

Adam sanki bir ilhamla, kaynağı meçhul bir ilimle yapılması gerekenleri bir bir anlattı. Bir genç en dipte bekleyecekti, öteki sarmaşığını çözüp onun bir yukarısına geçecekti, alttaki üsttekinin ayak bileğini onu tutan sarmaşık gibi saracaktı. Sonra bir diğeri gelecek, sonra beriki… Böyle böyle ışığın membaına doğru insandan bir yol yapılacaktı. En yukarıya, en uç noktaya adam çıkacak ve ışığı gördüğünde hangi bilgiye mazhar olursa onu diğerleriyle paylaşacaktı.

Heyecan ve dehşet doruktaydı. Soğuk ve üşüten dalgalar; okyanusta, o kan içen sonra da onun rengini açarak görünmezleştiren, değersizleştiren o zalim okyanusta doğuyordu. Plan anlatıldığı gibi işledi, döngü beklenildiği gibi yerine getirildi. Okyanusun seçkin bölgesinden ayrılan grup; yukarılara, ışığa doğru katman katman çıktı. Oralarda tanık olmadıkları türden yaratıklarla karşılaşanlar şaşkınlıktan dilini yutacak gibi oldu.

İnsan kulesi ıslak ve canlıydı.

İnsan kulesi hareketli ve sağlamdı.

İnsan kulesi endişeli ve meraklıydı.

Parıltılar onlar yukarılara doğru süzüldükçe daha da büyür gibi, okyanusun rengi daha da açılır gibi oldu. Ancak kulaç kulaç büyüdükçe kule yukarılara doğru, ışığın çevresini saran karanlık açıkça belirginleşti. Dalgalar da sıklaşmış ve sertleşmişti. Küf ve nem kokusu da ziyadesiyle silinip gitmişti. Yepyeni gizemli yaratıklar bu ışığa yakın diyarda ne denli fazlaydı; kırmızılı, turunculu, morlu resifler ne kadar canlı ve güzel kokuyordu.

Adam heyecanın dehşetinde, ilhamın güveninde ve özünün bilincindeydi. O çevresinde karanlığın yattığı ışığın pınarına neredeyse ulaşacaktı. Ondan önce iki kişi daha kalmıştı, onüçlerden biri diğerinin üzerine geçti, ayak bileğini kavramasına izin verdi, sonra elini ışığa uzanırcasına yukarıya itti. En sonunda adam hazırlandı, artık hakikatle yüzleşmeye hazırdı. Yüreğinde taze bir dinginlik bir an bile aşağıya bakmadan onikilerden en üsttekine ayak bileğini onu sıkıca tutması için verdi ve yukarılara doğru kulaç attı, safi ışığa doğru uzandı.

Şok oldu, dona kaldı. Elini uzattığında eli okyanusun bedeninden kuru bir diyara açıldı. Tam o anda ummanın seçkin bölgesinden doğan korkunç derecede sert bir dalga esip gürledi. Adam heyecandan ve dehşetten hızlı hızlı o ışığı çevreleyen kaskatı kütleye dokundu. Ayağını ısrarla tutmaya çalışan onikiden çoktan kurtulmuştu bile. Hatta ilk zincir kırıldığında okyanusta patlak veren dalga, o insan kulesini bozguna uğrattığında, onikiler de onüçler de diğerleri de bir kenara savrulduğunda, vatozlar ve vampirler onları terk ettiğinde boyunlarını tırnaklayarak can çekiştiklerinde hiç farkına varmadı.

Kayayı sıkı sıkı tuttu ve kendini yukarı çekti. Nasıl olurdu? Okyanusun gövdesinden tamamen ayrılmıştı. O anda vatozlar ve vampir balıklar korkunç seslerle can çekişerek onun kollarını bacaklarını ve yüzünü bırakarak yere, o okyanusun üzerindeki kül rengi kayada can çekişti.

Adam okyanusun bedeninden, o insan tarlasından kurtulduğunda içine bir daha bakmayı bile düşünmedi. Algısını kaybetmişti, heyecanın dehşet makamında, ağzını açabilmenin, nefes alabilmenin ve yardımsız yaşayabilmenin görkemli rahatlığında, tabiatını bulmuş olmanın ferahlığındaydı. Ancak okyanusun ortasındaki görebildiği tek çıplak kayanın üzerinde, tuhafına giden bir şey fark etmişti adam: Vardığı yer o ışıkların membaı değildi. Kafasını kaldırarak oraya yukarıya baktı, baktı, baktı.

Adam; hapsinden kurtulmuşken, diğer taraftan okyanusun seçkin bölgesinde, ürkütücü dalgalardan tutunduğu sarmaşık sebebiyle korunmuş, insan kulesinin ilk zinciri, onüçlerden genç; diğer aşiretlere ürkerek, can çekişen kendi aşiretine üzülerek bakıyordu.

Diğer aşiretlerin elleri kolları hiç durmuyordu; sinirli, öfkeli, kızgın ve haklılardı. Şanslılardı, mecnuna inanmamışlardı, akıllılardı bağlı kalmışlardı. Ama tedirginlerdi. Otuzüçlerden o kişinin zehri henüz kurumamıştı. Bu nedenle ilk zincir olan gence birlikte yakınlaştılar. Yavaş yavaş gittiler vampirleri kızdırmamak için. İyiden iyiye çevrelediler genci. Önce sarmaşığını kopardılar, sonra vampir balıkları yapıştıkları yerden çekip ardından vatozunu yüzünden alıp fırlattılar. Kandan kırmızı yayıldı okyanusa, genç boğazını yırta yırta ağzını açtı, o ara gencin ışığı sönerken onun hiç kullanılmamış bembeyaz parlak dişlerini diğerleri gördü.


[1] Sıkıcı, kasvetli.

Ali Kerem

Hayatının sonuna kadar bir öğrenci olmayı kabullenmiş, araştırma tutkunu, bilim insanı, aykırı eczacı, bolca okur, çok yazar, biraz da çizer. İki Uçurumlu Köprü ilk çıkmış kitabı. Araştırmacı ve Yazar olacağı bir gelecek hayal ediyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. KARAKOC says:

    Okurken derin bir okyanusta, karanligin içinde ete susamış yaratıkların binbir dişiyle etrafımda gezdiğini hissettim. Bence olay kurgusundan ziyade atmosfer betimlemeleri çarpıcı şekilde öne çıkan bir öykü. Bazı bölümlerdeki betimleme zenginliğinden kaynaklı uzun cümleler, kimi okuyucuyu yorabilir. Bu yazım şekli benim de zaman zaman içine düştüğüm bir durum fakat tercih meselesi haline geliyor bir yerden sonra.
    Kaleminize sağlık.

  2. Merhaba,

    Atmosferi görünür kılmak için özel bir çabam olmuştu. Karşılık bulması beni mutlu etti.

    Diğer taraftan, aslında kapalı ve okuru yoran bir anlatım benim metinlerimin genelinde olmaz. Ancak bazen kendi sınırlarımın dışına çıkıp deneysel metinler üretmek hoşuma gidiyor ve farklı açılardan beni besliyor. Bu hikaye de böyle bir bakış açısının ürünü. Baştan sona alegorik bir anlatımı yoğun bir edebiyatla beslersem ortaya ne çıkar sorusunun cevabı.

    Güzel incelemeniz için teşekkür ederim.

  3. Öykünüzü okudum. Farklı bir bakış ve daha önce deneyimlemediğim bir atmosfer fakat bana başarıyla aktarıp anlatabildiğinizi düşünüyorum hikayeyi. Kaleminize sağlık.

  4. Teşekkür ederim.
    Farklı bir bakış derken hikayenin içeriğindeki mesajdan mı bahsediyorsunuz acaba merak ettim.

  5. Rica ederim. Aslında suyun altındaki bakış açısını kast ettim. Sarmaşıklar, çeşitli balıklar farklı betimlemeler ve benzetmeler gerektiriyor şüphesiz. Ait olmadığımız bu dünyaya için açıklayıcı olmuş. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.

Yorum Yapanlar