Öykü

Olasılık Evrenindeki Firavunlar

Dışarıdan gelen tipi sesi bir canavarın ıslık sesine benziyordu. Takip eden, ettikçe yaklaşan ve tehditkâr…

Mum ışığı, odanın içini zar zor aydınlatıyordu. Ephes, ellerini kollarına sürterek ısınmaya çalıştı. Sobayı yakamazdı. Duman ve ışık onu kolayca ele verirdi. Eski iskemleyi kendine çekti. Önündeki ahşap masaya oturdu. Deri kaplı orta boy defteri eline almadan, aydınlatması için mumu defterin yanına yaklaştırdı. Soğuktan titriyordu. Elleriyle yüzünü ovuşturarak, kızıl saçlarında gezdirdi. Derin bir iç çekti ve defteri açtı. Hızlıca sayfaları çevirdi. Yazılı son sayfaya gelince durdu. Yazının bittiği yerde ”3 Şubat 2043, Salı” yazıyordu. Yazı, defterin sol sayfasında bitmişti Kalemi eline aldı. Kolu yazdığı sayfayı kapatıyordu. Solaktı. Yazmaya başladı;

”Eskiler savaşı kaybetmek üzere. Bugün şehre indim. Telefonumu denize attım. Onlardan saklanmak artık imânsız. Elitler, mikroçipli kölelerini, eskileri avlamak için her yere salmışlar. Köleler kim olduklarının farkındalar mı bilmiyorum ama bedenlerini efendileri kontrol ediyor. Onları uzaktan bağlandıkları bir sistem ile oyun oynar gibi yönlendirebiliyorlar. Az sonra ne olacağını bilmeden, diken üstünde yaşamaya alıştım sayılır fakat bir gün beni avlamak için gelen kölenin tanıdığım biri olmasından çok korkuyorum. Benim gibi eskilerden birilerini bulmak için yarın burayı terk edeceğim. Umarım avlanmadan buralardan kaçabilirim.

11 Şubat 2043, Çarşamba

* * *

Ephes gözlerini açtığında, dışarıdan gelen kuş sesleri onu gençliğinde uyandığı pazar sabahlarına götürdü. 34 yaşındaydı. En son ne zaman sevdikleriyle bir arada olduğunu anımsamaya çalıştı. Ailesini 3 sene önce ziyaret etmişti. Denizaşırı ülkesine ulaşıp onları tekrar görüp, göremeceğini düşündü. Karamsardı. Dünya son yaşadığı küresel ısınma felaketi ve ekonomik krizden sonra bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değişmişti. Devletler ve milletler yok olmuş yerine başka bir sistem gelmişti. Aşırı nüfus ve robot devrimi zenginlerin insan iş gücüne bağımlılığını ortadan kaldırmış ve onları, gözlerinde kısıtlı kaynakları boş yere tüketen gereksizler durumuna düşürmüştü. İnsanlık görünmez bir kast sistemi içinde zengin elitler, mikroçipli köleler ve eskiler olarak bölünmüştü. Elitler ve eskiler arasında eşit olmayan vahşi bir savaş yaşanıyordu. Eskilerin, elitler tarafından avlanarak mikroçip takılanları uzaktan bir kumanda ile kontrol edilebiliyor ve asker olarak kullanılıyorlardı. Azınlık elitler bu yöntemle ordularını her geçen gün büyütmüşlerdi. Devletler ortadan kalktığı için milenyum çağının korkunç silahları da önemini yitirmiş, ortada toprak ve sınırlar için bir kavga kalmadığından tarihe karışmıştı. Elitlerin teknolojisini geliştiren mühendis ve bilim insanları da ikiye ayrılmışlardı. Yarısı eskilerin diğer yarısı da elitlerin yanındaydı. Sadece iki devlet vardı ve biri yok olmak üzereydi.

Ephes kılıcını ve sırt çantasını alıp, kulübeden çıktı. Elitler her şeyi ele geçirdiği için silah yerine, sahip oldukları gücün verdiği tanrı kompleksinden kaynaklanan fantazyalarının gereği köle askerlerine kılıç kullandırtıyorlardı. Ephes iyi kılıç kullanırdı. Aklındaki dağınık düşünceleriyle, ormanın içindeki ölümcül yolculuğuna başladı.

* * *

Kepler elini kumandasına uzattı. Düğmeye bastı ve etrafın ışıklandırması, tam karşısında duran ekranın ışığına uyum sağlayarak değişti. Dev ekranda karlı bir orman ve olduğu yerde sabit duran uzun boylu, kimono giymiş bir erkek insan duruyordu.

Sırtı ekrana dönüktü. Kepler, tuşlardan birine bastı. Ekranda sabit duran adam, yüzünü ekrana çevirdi ve donuk bakışlarla tekrar hareketsiz kaldı. Kimonosu, göbeğine kadar inen derin yırtmacı örten kırmızı bir kuşakla bağlanmıştı. Kepler bir tuşa daha bastı ve adam tekrar sırtını dönerek ormanın içinde koşmaya başladı. Kumandanın üzerindeki tuşlardan hangi yöne bassa adam ona göre hareket ediyor, karmaşık kombinasyonlarda daha özel hareketler yapıyordu. Dakikalarca ormanın içinde koştu. Önüne bir ara bir sincap çıktı. Kepler yine o karmaşık tuşlama kombinasyonlarından birini tekrar yaptığı an köle, sincaba hızla yetişip elindeki kılıcı salladı ve onu öldürdü.

Kölenin yaptığı hareketlerden çıkan her ses, kumanda edildiği yerde, Kepler’in salonunda yankılanıyordu. Sincaptan akan kanın kızıllığı ayak basılmamış kar örtüsüne usulca yayılırken, sıcaklığı dumanıyla birlikte buz tutmuş örtüyü eritiyordu. Kepler, kölesinin kılıcını sırtındaki kınına usulca yerleştirdi. Odanın içindeki ısı bile Kepler’e ormanın gerçekliğine yakın hissettirmek için özel bir sistemle soğutuluyordu. Üşüyerek arkasına yaslandı. Eli kumandasındaki ileri tuşundaydı. Köle sık ve buzlu ormanın içinde dümdüz giderken, Kepler de günlük mesaisine başlamıştı. Günün ona ne getireceğini heyecanla beklemeye başladı.

* * *

Kar şiddetini giderek artırıyordu. Ephes, havanın çok soğuk olmasına rağmen saç diplerine kadar terlemişti. Sırtında uzun yolculuğuna yetmesini umduğu ağır erzak çantasını taşırken, bir metreye yakın kar tabakası onu olması gerekenden iki kat fazla yoruyordu. Bir ses duydu, karda koşan birinin ayak sesi gibiydi. Vücut sıcaklığı bedeninin her zerresine işleyen derin bir ürpertiyle, giderek artmaya başladı. Gelen biri olmalıydı. Kısa bir an için yapabileceği en akıllı hareketi seçmesi gerekiyordu. Sırt çantasından tek bir hamleyle kurtuldu ve kılıcını kınından çıkartarak arkasına döndü. Üzerinden attığı yükün onu hafif hissettirmesi gerekiyordu fakat az önceki andan çok daha stresliydi. Midesine açlık ve dondurucu soğukla birlikte ardı ardına gelen, dayanılmaz bir kramp sancısı saplandı. Evet… O karşısında duruyordu. Gözlerini gözlerine dikti. Etrafta sadece tipi şeklinde esen rüzgâr sesi vardı. Severek izlediği gerilim filmlerindeki gibi sessizliği bozacak şeyin, asıl felaketin başlangıcı olacağını biliyordu.

* * *

Kepler avına bakıyordu. Beyaz ölümün kapladığı ormanın ortasında, kızıl kafalı bir av… Sırtındaki çantadan tek bir hamleyle kurtulup kılıcıyla pozisyon alması, onun zor bir av olduğunu gösteriyordu. Her ne kadar bir aracı ile onunla savaşıyor olsa da kölesi aslında Kepler’in kendisiydi. Onun beyni Kepler’di ve kızıl adamın yapacağı her hareket, her tepki ona yapılıyordu. En azından Kepler, köle bedenin içindeymiş gibi hissediyor ve aslında onu kendinin bir parçası olarak görüyordu. Kölenin ölmesi veya aşağılanması, onun ölmesi ve aşağılanması demekti. Heyecanlandı. Yaşamaktan zevk aldığı tek an, satın aldığı köleleriyle birlikte eski insanları avlamaya çıktığı andı. Gerçek bir dünyada yaşadığını sadece o an anlayabiliyordu ve buna sapkınlık derecesinde bağımlıydı. Gözlerini dikip, sanki nefes bile almadan onu izleyen kızıl kafalı avına odaklandı. Onda korkup kaçacak bir avın gözlerini yoktu. O zamana kadar karşılaştığı her avın gözlerinde korku ve tedirginlik ve itaaat vardı fakat bu sefer öyle olmayacağını anladı. Kızıl saçlı adamın ondan korkmuyor olması, Kepler’in tanrı egosunu zedeliyordu. Öfkelendi fakat ilk kez tattığı bu duygudan da haz aldığının farkına varıyordu. Bu, ona meydan okuyan faniye duyduğu intikam alma duygusuydu. Derin bir nefes aldı ve yapacağı hamleyi düşünmeye başladı.

* * *

Ephes, karşısında öylece bekleyen köle avcıyı inceliyordu. İlk hamleyi onun yapmasını bekleyecek ve ona göre karşılık verecekti fakat avcı hareket etmiyordu. Onu kontrol eden kişiyi merak etti. Bir an, düşünmenin dikkatini dağıttığının farkına vardı ve tekrar pür dikkat avcıya odaklandı. İlk hamlenin geleceğini henüz hissetmişti ki avcı üç adım atarak kılıcını savurdu. Ephes, hamlenin sağ taraftan geldiğini görüp gardını ona göre aldı. Eğilip avcının hamlesini savuşturduktan sonra vücudunu geriye iterek çekildi. Ephes ve Kepler’in savaşı böylece başladı.

Bu savaş, geçmiş ve geleceğin, yok etme ve korumanın, başlangıç ve bitişin çarpışmasıydı. Kısa bir süre sonra Kepler ikinci hamlesini de Ephes’in üzerine giderek yaptı. Onu şaşırtarak, bu sefer bacaklarını hedef aldı. Avını eziyet ederek öldürmenin verdiği şeytani hazzın dayanılmaz dürtüsüyle hareket etmişti. Köle avcı, başka biri tarafından kontrol edildiği için gözlerinden ne yapacağını anlamak Ephes için imkansızdı. Bu sefer kaçamadı ve sağ ayak bileğinden kesildi. Avcının darbesini neredeyse hissetmemişti. O kadar ki, kılıç Ephes’in bacaklarını adeta yalayıp geçmişti. Yarası çok derin değildi fakat anında akan kanının sıcaklığı onu delirtiyordu. Kepler, Ephes’in kanının yayılmasını izlemek için köleyi geri çekti. Onu yavaş yavaş öldürmek istiyordu. Özel olarak yaptırdığı kılıcı için ustası, ” bir kar tanesini kesebilecek kadar keskin” demişti. Ondan kaçabilen kimse olmayacaktı. Bu hazzı olabildiğince uzatmalıydı.

Ephes avcının geri çekildiğini görünce, Kepler’in maksadını anladı. Belli ki, onunla oynamak istiyordu. Bunun kendisi için bir şans olabileceğinin farkındaydı. Biraz zaman kazanması gerektiğini düşündü. Hesabını iyi yapmak zorundaydı. İkinci bir darbede o kılıçtan kurtulamayacağını biliyordu. Bu sefer kendi saldırmalı ve avcının işini tek bir hamlede bitirmeliydi. İki eliyle tuttuğu kılıcını avcıya doğru yöneltti ve usul usul yürümeye başladı.

Kepler, avın kendine doğru geldiğinin farkına varınca heyecanla oturduğu yerden doğruldu. Ephes’e dikkat kesilmişti. Kızıl adam kılıcı iki eliyle tutuyordu. Yüzünü daha yakından görmesi, hamlesini tahmin etmeye çalışması gerektiğini düşündü. Onu az önce sağ ayak bileğinden yaraladığı için zayıf tarafını tahmin edebiliyordu. Yüzüne korkunç bir gülümseme yerleşti. Onu yavaş yavaş kesecekti. Bunu düşünmesi bile Kepler’i, nefesini kesecek kadar hazza boğmaya yetti. Ephes’in ona doğru gelip hamlesini yapmasını bekleyecekti. Olduğu yerde öylece bekledi. Ephes avcıya yaklaştıkça içindeki ürperti de giderek şiddetlenmeye başladı. Yapacağı tek bir hatanın sonu olacağını bile bile, emin adımlarla ilerliyordu. Avcıya iyice yaklaştı ve durdu. İki eliyle kılıcını yükselttiği an, avcı ani bir taklayla arkasına düştü. Ölümcül kılıç, Ephes’in sağ kolunu tek bir hamleyle kesmişti. Gözleri kararmaya başladı ve yüzüstü yere düştü. Yüzü, buz örtüsünün verdiği soğukla uyuşuyordu.
Kepler, Ephes’i izliyordu. Oldum olası değişken bir ruhu vardı. Ephes’in ona doğru yürürken takındığı kendinden emin tavrı, onu öfkelendirmişti. Kendinden emin insanlara tahammül edemezdi. Ona karşı kimse kendinden emin olamazdı. Avı, ona doğru yürürken haddini aşmış ve onu kendince aşağılamaya çalışmıştı. Şimdi hak ettiği ölüm şeklini ona bahşedecekti. Ephes’i sırtüstü çevirdi. Yüzü bembeyazdı. Bayılmıştı. Uyanıncaya kadar tepeden bakarak onu izledi. Gözlerini açtığında yenilmez ölüm kılıcını Ephes’in vücudunda gezdirmeye başladı. Kızıl adam çabuk uyanmıştı.

* * *

Ephes gözlerini açtığında, tepesinde onu izleyen avcının gözleriyle karşılaştı. Derin derin nefes almaya çalıştı. Kesilen sağ kolu, epey uzağında duruyordu. Kar, şiddetini artırmıştı ve kesik kolunun üzerini beyaz bir örtüyle usul usul kaplıyordu. Avcının kılıcı, bedeninde gezdikçe ölümcül bir öfkeye kapıldı. Aklını kaçıracak gibiydi. Alt üst olan hayat onu bir kâbusun içinde yavaş yavaş parçalıyordu. İçine düştüğü kâbus, adalet ve eşitlikten uzak bir sistemin sonucuydu ve bunda günahsızdı. Aşağılanarak ölmemeliydi. O kadarı fazlaydı…

Kölenin sahibinin, onu yakından izlediğini biliyordu. Gözlerini tekrar kapattı ve başını sol tarafına düşürdü. Gözlerini kısarak kılıcının nerede olduğunu kestirmesi gerekiyordu. Bunu yaparken köle sahibinin şüphelenmemesi gerekti. Kısarak bakan gözlerinden, kılıcının nerede olduğunu gördü. sol tarafında, bir metreden daha az bir mesafedeydi. Köle sahibinin onu baygınken öldürmeyeceğini uyandığında anlamıştı. Çünkü onun gibiler sadece haz için yaşardı. Son kez düşündü. Gözlerini tekrar açtığı anda son hamlesini yapacaktı.

Avının yeniden bayılması Kepler’i öfkeden deliye çevirdi. Av, oyununu yarıda kesiyor ve zevkini bozuyordu. Her şeyden çabuk sıkılan, hayatında istediği her şeyi, sahip olduğu güç ve zenginlikle anında elde edebilen biriydi. Bir kolu kopuk, bileği kesilmiş bir insanın ölüm kılıcına karşı koyması zaten imkansızdı. Yerde hareketsiz yatan birini kesmek aldığı hazzı eksiltecekti ama sıkılmaya başlamıştı. Kölesini Ephes’in üzerine eğdi ve Ephes’i yakasından tutarak kaldırdı. Onu havaya savurup, bedenini ikiye ayıracaktı. Düşüncesi bile Kepler’i sapkınca mutlu etmeye yetti. Zihni, hazzın doruklarına hızla tırmanıyordu ki hayatında tecrübe ettiği en acı anı yaşadı. Yutkunamadı, nefes alamıyordu. Ephes, kölenin onu kaldırdığı an, karnına sol ayağıyla sert bir darbe indirdi. Kepler ne olduğunu anlamadan Ephes kılıcıyla avcının şah damarını kesmişti Yeni dünyanın en korkunç canavarı mikroçipli asker, efendisinin ezeli bir günahı işlemesiyle eskilerden birine yenik düşmüştü. Kepler’in hesaplayamadığı şey Ephes’in solak olma ihtimaliydi. Ve şeytan bir kez daha kibrine yenilmişti.

Aslı Sağbilge

Ben Lori.Asta. Asıl adım Aslı. İzmir'de doğdum. Lisansımı Marmara Üniversitesi'nde, sinema- televizyon üzerine tamamladım. Kariyerim İstanbul'da, iletişim alanında devam ediyor. Fantastik seri yazıyorum, film incelemeleri yapıyorum ve bilimkurgu alanıyla yakından ilgiliyim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba, öykünüzün kurgusunu ve sade anlatım tarzınızı çok beğendim. Yeni ve eski dünyanın iki karakterini ve geleceğin acımasızlığını bence gayet güzel betimlemişsiniz.

    Gelecek için verdiğiniz karamsar görüntü daha önce Astronot teması için yazdığım bir öyküyü anımsattı. Stefan Yerka’nın İdamı – Aylık Öykü Seçkisi

    Yeni öykülerinizi de okumak dileğiyle, elinize sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim. Paralel akan, içinde göndermeler gizli bir hikaye yazmaya çalıştım. Yorumunuz beni mutlu etti. O halde Stefan Yerka’nın İdamı’nı okuma vakti.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar