Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölümsüzlük Projesi

Hasta, başını istem dışı sağa sola çeviriyordu. Servistekiler kendine geliyor derken titremeye nöbeti geçirmeye başladı. Üç doktor etrafında pervane gibi dönüyorlar, ekibin başında ki doktor ne derse onu yapıyorlardı. Doktor Serap artık hastamıza son müdahaleyi yapalım ve uyandıralım dedi. Bütün ekip pür dikkat onu izlerken enjektöre çektiği ilacı damardan verdi.

Doktor Serap’ ın iğnesinin ardından hasta titreyerek uyandı. Uyanırken bağırarak kimsenin anlamadığı ama söyleyiş tarzından küfür olduğunu çıkarabildikleri sözcükler söylüyor, etrafa saldırmaya çalışıyordu. Bu durumu öngeren Doktor Serap hastayı yatağa bağlatmıştı. Tecrübeli doktor hastanın bu durumunun beklenenden uzun sürmesi üzerine sakinleştirici iğne yaptı. Hasta bir süre daha tepki verdikten sonra iğnenin de etkisiyle sakinleşti ve uyumaya başladı. Genç doktorlar panikleseler de Doktor Serap herşeyin yolunda olduğunu ve hastanın biraz uyumasının daha iyi olacağını söyledi. Odadan ayrıldılar.

Dört saat sonra gözlerini açmaya çalıştı ama yoğun ışık gözlerini alıyordu. Bu şekilde on dakika kadar bir mücadelenin ardından gözlerini tam olarak açabildi. Günlerce, haftalarca, aylarca belkide yıllarca bir şekilde uyuyordu. Gözleri ile odanın içini taramak istedi ama gözleri ışığa alışamadığı için bunu yapamadı. Öldüm mü diye düşünürken acıktığını hissetti. Acıktığına göre ölmüş olamazdı çünkü önceki yaşamında öğrendiği bilgilere göre ölüler acıkmaz, yemez içmezdi. Bir şeyler yemek istiyordu ancak ne etrafını görebiliyor ne elini kolunu hareket ettirebiliyordu. Ellerini ayaklarını zorlasa da buradan tek başına kurtulmasının mümkün olmadığını anladı. Kendini yeniden kurbanlık koyun gibi hissetti. Yaşadığı şeyler geldi aklına. Yeniden mi başlayacaktı her şey. Bağırmak üzereydi ki bunun her şeyi daha kötü yapabileceğini düşündü. Yarım saat kadar sonra gözleri ışığa alıştı ve etrafta ki objeleri seçmeye başladı. Panikledi burası o lanet olası labaratuarlardan mıydı yoksa?

Birazdan birilerinin ayak seslerini duydu. Uyuyormuş gibi yaptı. İçeri girenler kendi aralarında konuşmaya başladılar.

“Uyanmış olması gerekiyordu. Nabzını kontrol edermisiniz?”

“Hocam nabzı çok hızlı atıyor. Heyecan veya korku anlarından birinde sanki.”

“Beyin fotoğraflarına bakın.”

“Hastamız aç ve bir aslan gibi çiğ et hayal ediyor. Ayrıca uyanık ve şu an uyuyor numarası yapıyor. Bizden korkuyor sanırım.”

“Bu durumda öncelikle onu doyurmamız gerekiyor. O zaman ona hayal ettiği şeyi verelim biraz çiğ et getirelim ve yesin ama sadece bu seferlik.”

Ekibin konuşmasından Türk olduklarını anlayan hasta gözlerini yavaş yavaş açtı. Ekipten biri “hastamız bizimle iletişime geçmek istiyor” derdemez pür dikkat ona bakmaya başladılar. Aradada hastanın kan çanağına dönmüş gözlerine bakıyorlardı. Doktor Serap şu anda dünyanın en yaşlı insanının gözlerine bakıyorsunuz.” dediğinde dünyada olduğunu anladı.

Genç doktorlardan biri getirdiği çiğ eti uzaktan çelik bir maşa ile hastaya yedirmeye başladı. Hasta eti yıllarca hiç bir şey yememiş gibi iştahla yiyordu. Başka bir doktor,

“Hocam neden çiğ et veriyoruz.”

“Bu adam yıllarca çiğ et yemiş onun damak tadı tamamen değişmiş, yaşam algısı çok farklı bu nedenle ona başka bir yiyecek verirsek yemeyebilir. Yese bile çiğ et isteği geçmeyeceği için etrafta bulunan canlılara saldırabilir.”

Bu cevabın ardından hastanın beslenmesini izlediler. Sonra Profosör Serap hastaya yaklaştı,

“Merhaba Alper dünyaya ve ülkene hoş geldin.”

Hiç bir cevap alamadı, hasta sadece gözlerine bakıyordu. Alper konuşmak istedi ancak bir türlü kendini ifade edemedi. Bir kaç dakika sonra doktor söylediklerini yineleyince bir bebeğin telgrafik konuşması gibi “billmiyorum” dedi.

Serap yardımcılarına Alper’in onlarca yıl hiç kullanmadığı Türkçe’ yi konuşabilmesinin kendileri için büyük bir şans olduğunu söyledi. Ardından ağır ağır konuşmaya başladı. Hastanın algılaması kolay olmayacaktı. Ayrıca dilde birçok kelime değişmişti.

“Artık kötü günlerin sonuna geldin Alper. Açlık, soğuk, karanlık yok. Yemek istediğinde yemek, su istediğinde su .”

“Su”

Alper’ in su demesi üzerine asistanlardan biri cam biberonda ki suyu Alper’ e içirmeye başladı. Su içerken içinin ferahladığını hissetti. Serap yardımcılarından ikisine Alper’ in başında nöbet tutmalarını, uyanık kaldığı sürece ona konuşma egzersizi yaptırmaları söyledikten sonra odadan ayrıldı.

Bir ay boyunca doktor Serap ve ekibi tarafından gözlem altında tutulan Alper bir ayın sonunda artık iletişim kurabilecek düzeyde konuşmaya başlamıştı. Halen duyduklarını epey bir süre düşündükten sonra cevaplasa da anlaşabiliyorlardı. Fiziksel değişime uğramaması için onu özel bir oda da tutuyorlardı.

Ekibin psikolojik danışmanı Ceyda, Alper’ le sürekli konuşuyor, yaşadıkalrı hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordu. Alper geçmişi anımsamak istememesinden dolayı tek kelime söylemiyordu.

Bu arada üst Kurul Serap’ı sıkıştırmaya başlamıştı. Çünkü Alper yurtdışından büyük uğraşlar sonucu getirtilmiş, getirtilene kadar tutulduğu Japonya’da üzerinde bir çok deney yapılmasına rağmen bir sonuç alınamamıştı. Artık dönüşü olmadığını düşündükleri Alper’i Türkiye’ ye iade etmişlerdi. Türkiye’ ye iade işlemi çok gizli olsa da bunu istihbarat örgütlerinin öğrenmesi çok uzun sürmeyecekti. Bu nedenle Türk İstihbarat teşkilatı STA yetkilileri başkanlıktan aldıkları yetkilerine dayanarak bir an önce Alper ile görüşmek istiyorlardı.

Kendisi de bir STA ajanı olan asistan Ceyda Alper’ e Mars’ ta neler yaşadığını sorduğunda Alper gerildi.

“Hiç bir şey.”

Bunları söylemesi bile Ceyda için yeterliydi. Nihayetinde Alper Marsla ilgili bir şeyler anımsıyordu. Ama sıkıntılı geçen bu süreçten bahsetmek istemiyordu.

Ceyda ilerleyen günlerde Alper’ e biraz daha yakınlaştı. Serap Alper’i hastane dışı ilk gezdirme görevini Ceyda’ ya verdi. Ceyda o gün erken saatlerde geldi ve hastanenin üzerine park ettiği aracıyla Alper’i alıp İstanbul semalarında süzülmeye başladı. Tabi onu çaktırmadan STA’ nın diğer ajanları da takip ediyorlardı. Astrapat adı verilen uçan araçla gökyüzünde dolaşırken etrafı inceliyordu Alper. Bu şehirle ilgili hiç bir şey anımsamıyordu. Ne yüzlerce katlı binaları, ne uçan arabaları ne de işte az ileride sanki uzayda ki gibi yürüyen insanları, dayanamadı,

“Eminmisin burası İstanbul mu?”

“Evet.”

“Ben burada ki hiç bir şeyi anımsamıyorum burası İstanbul olamaz.”

“Anımsamaman çok normal sonuçta senin zamanında bunların hiç biri yoktu. Ama sana birazdan hatırlayacağın yerler göstereceğim”

Boğazdan geçerken köprüyü gören Alper Ceydaya,

“Boğaz köprüsü değil mi?”

“Evet”

“Ama trafik yok burada eskiden çok yoğundu burası.”

“Orası artık yaya trafiğine açık sadece”

“Araçlar”

“Artık şu an kullandığımız astrapatları kullanıyoruz. Kara ulaşımı yok. Sadece hızlı tren seferleri var.”

“Hızlı trenler evet o çalışmalar vardı. Aslında iki bin otuzlarda artık üç yüz kilometre hızla giden trenler vardı Türkiye de.”

“Şu anki hızlı trenler saatte yedi yüz kilometre hıza erişebiliyorlar. Sürtünme sıfıra indirildi. Neredeyse uçuyorlar.”

Bu sözlerin ardından Ceyda,

“Belki biliyorsun iki bin otuz dört’ te senin gibi iki bin kişi dünyadan götürülmüştü. O zamanlar İstanbul dünyanın hızla büyüyen metropollerinden biriydi. Siz gittikten sonra ikibin ırk sekiz’de federel bir yapıya geçti Türkiye.”

“Peki hala mahkum muyum?”

“Aynen öyle bir farkla şu an dünyanın en değerli beş adamından birisin.”

“Peki Mars’ta bizim üzerimizde o kadar deney yapıldı. Sonrası ne oldu.”

“Sonrasını sen daha iyi biliyorsun.”

“Burası neresi?”

“Burası başkentin en büyük bilimsel araştıma merkezi. Burada bir çok bilim adamı çalışmakta.”

“Başkent mi?”

“Evet iki bin seksen yedi yılında İstanbul başkent oldu.”

Birazdan bilimsel araştırma merkezinin açılan üst kısmından içeri girdiler. Astrapın açılan kapısından indiler ve kendilerini bekleyen STA ajanlarınında sağır odaya geçtiler. Sağır oda da bir grup bilim adamı ve ajan onları bekliyordu. Birazdan altmışlı yaşlarda sarışın, kısa boylu bir kadın karşılarına geçti ve hazırladığı sunuyu anlattı.

“İki binli yıllara kadar kobaylar üzerinde yapılan deneyler iki binli yıllardan itibaren önce para karşılığında insanlar üzerinde yapılmaya başladı. Bir sonraki aşama da insan klonlamaları okyanus ötesinde sessizce sürerken diğer taraftan kök hücre çalışmaları da hız kazanmıştı. Ancak klonlamanın yetersiz kaldığı ve kök hücrenin tam olarak başarılamadığı bu dönemde insanların bir kısmı sadece kendi yaşamlarını sürdürebilmek ve para kazanmak için çoğalmaya başladılar. Durum o kadar vahimdi ki insanlar çocuklarını hastanede haraç mezat organ ve insan tacirlerine satıyorlardı. Bu yapılanların ifşa olmasının ardından dünyada bu tür çalışmaların yapılmaması için sert tedbirler alındı. Hatta bu tür organizasyonların içinde yer alan bir kısım insanlar herkesin gözleri önünde kurşuna dizildi.”

“Bu aşamada dünya bilimsel araştırmalar birliği başkanı Benjamin Straus’ un projesi gündeme geldi. Straus önce Fransız Başkanı artık oksijen üretimi ile kısmi olarak yaşamın başladığı Marsta bir üst kurmaya ikna etti. Ardındanda gizli projesini Birleşmiş Milletler’de onaya sundu. Proje Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildikten sonra, Türkiye’de projeye ekipte Türk bilim adamı bulunması şartı ile destek vermeye karar verdi. Proje ve çalışmalar büyük bir gizlilikle yürütülüyordu. ”

“İki bin Otuz Sekiz yılında dünyanın farklı yerlerinden ülke yönetimleri tarafından İki bin kişi belirlendi. Bu insanların belirlenmesinde iki bin üç doğumlu olmaları, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış ya da idama mahkum edilmiş olmaları, herhangi bir sağlık sorunlarının olmaması ve kimsesiz olmaları şartları aranıyordu.”

“Proje için Marsta çok büyük bir kompleks alan inşa edildi. Proje için Türkiye’ den 4 kişi belirlendi. Bu insanlar önce uçakla Fransa’ ya, oradan Fransız Guyana’ sına oradan da gruplar halinde Mars’ a gönderildiler. Yolculuktan önce sağlık testlerinden geçen bu adamlara son olarak sakinleştirici iğneler yapıldı. Daha sonra proje kapsamında bütün bu insanlar Mars’ ta oksijen üretilebilen uzay istasyonunda yaşamaya başladılar.”

“İstasyonda yaşayan bu iki bin insanın başında üç bin kişilik bir ekip yer almaktaydı. Bu insanlar burada elleri kolları bağlı yaşayan bu iki bin kişiden sorumluydular. Tabi deneyler için iki yüz kişilik tıp heyetinin başında Fransız Prof Dr. Benjamin Straus bulunmaktaydı. Heyet buradaki insanları üç kategoriye ayırmıştı. Birinci kategori kanser, ikinci kategori klon, üçüncü kategori organ yenilemesi yani ölümsüzlüktü.”

“Alper Türkiye’den götürülen dört kişiden biriydi. Onu da diğer grupla kanser ya da klonda kullanıp imha edebilirlerdi ama genetik kodları farklı olduğundan her milliyetten en az bir kişi üzerinde gençlik aşısı çalışması yapılacaktı. Bu deney için Türklerin arasından en sağlıklıları olduğundan Alper’i seçtiler. Türkiye proje kapsamında tam dönütleri alacağı esnada Türk bilim adamının ölüm haber ile sarsıldı. İkinci bir bilim adamının ekibe katılmasını Fransızlar kabul etmediler.”

Sunu sona erdikten sonra Alper’ e baktılar. Hikayenin kalan kısmını ondan dinleyeceklerdi. Bilim adamının biri “Demekki hücre yenilemesinde bizden daha iyilermiş ancak görünen o ki Marsta, Dünya sıcaklığına bir türlü ulaşamamışlar ve bu adamlara yıllarca ısıtıcı iğneler vurmuşlar. O yüzden Alper hızla yaşlanıyor.” Gerçektende özel odadan çıkan Alper’in cildi hızla kırışmaya başlamıştı. Otuz beşli yaşlarda ki Alper bir anda kırk beş yaşlarında göstermeye başlamıştı. Yaşlanmanın başlamasından sonra durdurulması imkansızdı hiç yoktan yavaşlatabilirmiyiz diye onu yeniden özel bir bölmeye aldılar.

Seksen ya da doksanlı yaşlarda ak saçlı kısa boylu bir bilim adamı “Seni dinliyoruz Alper orada neler olduğunu bize anlatabilir misin?”

Alper bir süre kendine bakan gözlere tek tek baktıktan sonra ağır ağır konuşmaya başladı. Onun Türkçesinde ki bir çok kelime artık kullanılmıyordu.

“Mars’ a çok zor şartlarda gittik. Bizim için hazırlanan istasyona girerken neredeyse donacaktık. İstasyona girdikten sonra bizi büyük bir labaratuara aldılar. Günlerce bilmediğimiz iğneler ve serumlar verdiler. Zaman mefhumunu kaybettik. Yiyecek içecek hiçbir şey vermiyorlardı. Bütün gıdaları ilaçlarla alıyorduk. Belkide aylarca, yıllarca bilinçsizce uyuduk, uyutulduk. Ben gençlik deneyleri için seçilen gruptaydım. Tabi biz dünyanın en ağır suçluları bütün kurallara ayak uydurmaktaydık. ”

“Bilim adamları da mı ilaçlarla besleniyorlardı.”

“Hayır, çünkü yaşlanmaya devam ediyorlardı, ayrıca uzun süre sonra onların beslenme deposunu ele geçirdiğimizde onların farklı bir yaşamları olduğunu anladık.”

“Orada o şekilde ne kadar kaldık bilmiyorum, bilincimin açık bırakıldığı bir gün bilim adamlarının kendi aralarında bizim yanımızda tartıştıklarına şahit oldum. O kadar hararetli konuşuyorlardı ki sonunda iş yumruklaşmaya kadar gitti.Bir süre sonra ellerimizi ayaklarımızı çözdüler, bizi sadece gözlemlediler. Tabi dünyanın en gelişmiş güvenlik robotları etrafımızdaydı, gözümüzün önünde ilaç almak istemeyen, yada kaçmaya çalışan bir kaç kişinin robotlarca saniyeler içinde parçalandığını gördük. Kimsenin isyen etme şansı yoktu.”

“Ne olduğunu anlamadık ama uzun süre sonra robotların hepsi bir anda durdu. Bulunduğum kısımda hayatta kalan 250 kişi bir anda kontrol odasını ele geçirdik. Sonra da acımasız bir şekilde bütün bilim adamlarını ve ekiptekileri öldürdük.”

“Peki sonra”

“Bu aşamada sonradan kanser araştırma merkezi olduğunu anladığımız labaratuara girdik. Burada ki görüntü korkunçtu. Bir çok insan büyüyen hücreleri ile baş edemez olmuştu. Etraf hilkat garibeleri ile doluydu. Bunları ne yapacağımızı düşünürken bu kısımda bulunanları serbest bırakmanın riskli olacağına karar verdik. Klon kısmına geçince burada yatmakta olanlarla birlikte binlerce bebek gördük. Bu bebeklerin ne olduklarını anlamadık. Ama klon ve organ üretiminde kullanıldıklarını anlamamız uzun sürmedi.”

“Peki geri kalan yıllarda nasıl hayatta kaldınız?”

“İstasyonda öldürdüğümüz bilim adamları ve diğerlerinin gıda depolarında ki yiyeceklerle hayatta kaldık.”

“Neden dünyaya dönmediniz.”

“Bu dediğinizi deneyenler oldu ama bizler döndüğümüzde yeniden ölüme gönderileceğimizi düşündüğümüz için Marsta kalmaya karar verdik. Ayrıca hiç birimiz uzay mekiği kullanmamıştık. Dünyadan gelenleri de tek kişi kalmayınaya kadar öldürdük.”

“Depodaki gıdalar tükenince ne yaptınız?”

“Gıdalar tükenince soğuk hava deposundaki taze organları yemeye başladık. Bu organlar bebeklerden elde edilmişti. Ardından kanserli hastaları en sona da bebekleri bırakmıştık. Garip olan bizler özgür kaldıktan sonra sadece iki mekik geldi marsa onun dışında da gelen olmadı.”

“Sahi daha sonra neden dünyadan başka kimseler gelmedi.” dedikten sonra yaşlı bilim adamı,

“ O yıllarda projenin yürütücüsü Fransa ile Amerikanın arası açıldı. İki ülkede karşılıklı güç gösterileri esnasında nükleeer silahlarını kullandılar. Senin anlayacağın Mars projesi ikinci planda kaldı. Gerçi senin anlattığın bebek olayından sonra Fransız’ların kısa sürede bir milyonun üzerinde çok güçlü bir ordu kurmalarının sırrını çözmüş olduk. Kazananı olmayan savaşın tek galibi ölüm oldu. Biz savaşa girmesek de dışarı çıktığında göreceğin gibi nükleerden en çok etkilenen ülkelerden biri olduk. Bu kadar teknolojiye rağmen bir çok insan artık doğal yollarla çoğalamıyor.”

“Gençlik olayı tuttu mu peki?”

“Sanırım tutmuş hala elli beş yaşında gösteriyorsun. Ruhunu bilemem ama beden olarak hala elle beş yaşındasın. Gerçi son Birkaç saat içinde yirmi yıl yaşladın ama.”

“ Beni bu garip kutudan çıkardığınızda hızla öleceğim sanırım.”

“Korkarım öyle olacak ama öncelikle senden bir kaç ünite kan alacağız. Arından bir kaç işlem daha sonra seni serbest bırakacağız.”

“Serbest mi?”

“Evet.”

“Yani şimdi ben Anadolu Kavağında balık yiyebileceğim, ardından kır kahvesinde çay içebilecğim öyle mi?”

“Ne içersin yersin bilmiyorum ama o dediğin yerler artık eskisi gibi değil dostum.”

Toplantı sona erdiğinde onu başka bir bölmeye aldılar ve bir ünite kan aldılar. Sonra da onu Ceyda’ya teslim ettiler. Ceyday’la birlikte asprata bindi ve Sultan Ahmet meydanını gökyüzünden seyrederek dikilitaşın yanına indiler.

Alper gülümsedi. “Tarihi yarımada.”

“Evet burası bildiğin gibi.”

Alper etrafta ki insanların bir çoğunun çok yaşlı olduğunu farketti. “Sahi gençlik aşısı tutmamış ama insan ömrü uzamış sanki. ”

“Evet ortalama insan ömrü yüz elli yıl ama iyi mi oldu kötü mü anlamadık.”

“Neden”

“Çünkü halen on beş milyon insan bakım evlerinde yaşıyor. Toplamda altmış sekiz milyon emeklimiz var ve teknolojik olarak gelişsek de dünyada ki yiyecekler her geçen gün azalıyor. Günlük ekmek tüketimimiz yüz elli gram. Bu gördüğün insanların bir çoğu ölümü özlüyor ve bekliyorlar. Ötenazi yasallaştı. Günde onlarca yaşlı insana ötenazi yapılıyor.”

Alper ne söyleyeceğini bilemedi. Gerçi iki bin otuz beşlerde de durum çok iç açıcı değildi ama bu kadar da kötü değildi. Alper başını kaşırken eline bir tutam saç gelince ayna istedi. Ceyda ona ayna vermedi. Alper adım adım ölüyordu. Ama merak ettiği o kadar şey vardı ki.

Ceyda olacakları bildiği için kendini fazla yorma diyebildi. Yeniden asprat’a bindiklerinde hastaneye doğru hareket ettikten kısa süre sonra Alper bir daha uyanmamak üzere gözlerini kapadı…

Ölümsüzlük Projesi” için 3 Yorum Var

  1. Kaleminize sağlık, farklı ve güzel bir öykü. Alper’in geçmişini fazlasıyla merak ettim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *