Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölümsüzün Tüyü

“Ölüm nedir?” diye sordu adam.

“Ölüm, hayattaki tek gerçektir.” dedi Kurt. Toprak zeminde bağdaş kurmuş, birbirine geçirdiği parmaklarını kucağına koymuştu. Önündeki mavi alev vücutlarını okşayan rüzgârla birlikte dans ediyordu. Alevin diğer tarafında iri yarı, kaslı, geniş omuzlu, uzun boylu korkutucu bir adam oturuyordu. At kuyruğu haline getirdiği saçları sırtından toprak zemine uzanıyor, rüzgârla birlikte narin ve ağır hareketlerle yerleri süpürüyordu.

İri yarı adam yanındaki uzun sopasını eline aldı. Havaya kaldırdı. Gözleri kapalıydı, aldığı her nefesle genişleyen burun deliği adamın yaşadığı gösteren tek belirtiydi. Havaya kalkan sopa ateşin üzerinden karşısında oturan Kurt’un kafasına sertçe indi.

Kurt ana bacı sövmemek için dişlerini sıktı, dudaklarını sertçe birbirine bastırdı. Burnunu kullanarak derin derin nefesler aldı. Nefesleri bile öfkeyle titriyordu. Gözü kapalı olsa da sol tarafında yerde uzanan kılıcının nerede olduğu gayet iyi biliyordu. Tek seferde kılıcını kapıp ateşin diğer tarafına sıçrar ve yaşlı iti kuşbaşı doğrayabilirdi. Bu fikir beynindeki ‘Yapmaktan çok keyif alacağım işler’ dairesinin kapısında birkaç gündür pusuya yatmış ve her seferinde içeriye girmek için şansını deniyordu.

Henüz içeri girememişti. Kurt kapıyı açmamak için ciddi bir mücadele veriyordu.

Nefeslerini düzenleyip iyice sakinleştiğini hissettiğinde gözlerini açmadan başının hafifçe yukarı kaldırdı. Karşısındaki iri yarı adamın kendisi gibi kapalı gözlerine denk gelecek şekilde ayarladı kendini. Elini kızıl saçlarının üstünden geçirerek başını okşadı.

“Değerli eğitmenim, Bilge Kartal,” dedi yapmacık sesiyle elinden gelen en kibar tonu yakalamaya çalışıyordu. “Acaba bana neden vurdunuz?”

“Sana ne?”

Kurt çok derin bir nefes aldı. Solundaki kılıcı kendisine fısıldıyor, aklındaki fikir dairenin kapısının yumrukluyordu.

“Belki sadece canım istemiştir.” dedi Kartal.

Fikir kapıya saldırıyor, arka arkaya kafalar atıyordu.

“Olamaz mı?” diye sordu. “Sadece canım istediği için vurmuş olamaz mıyım?”

“Kesinlikle olabilirsin,” dedi Kurt. “Ne de olsa karaktersizin, şerefsizin tekisin sen!” diye devam etti iç sesi.

Sopa az öncekinden çok daha hızlı indi kafasına; sanki düşüncelerini duymuş gibi zihnindeki cümlesini tamamladığı sırada geldi darbe. Kurt çatırdama sesinin sopadan mı yoksa kafasından mı geldiğini merak etti. Kafasındaki acı dalga ayak parmaklarına kadar yayılırken titreyerek yerinde durdu Kurt. Birbirine geçirdiği parmakları birbirine çok sıkı sarılan iki eski dost gibiydi; birbirlerinin kemiklerini kırmak isteyen iki eski dost…

Kartal’ı doğrama fikrini kapıya sahip olduğu her şeyle saldırırken Kurt istemeye istemeye kapıyı kapalı tutmak için destek gönderdi. “Bir gün,” dedi kendi kendine. “Elbet bir gün…”

“Efendim…”

“Ben senin efendin değilim. Burada efendi ve hizmetkar yok. Eğitmen ve öğrenci var çocuk. Bir efendi hizmetkarına istediği zaman vurabilir ama eğitmen öğrencisine vurmaz. Hepsinin bir sebebi vardır. Niyetin kölelik yapmaksa bu dağı hemen şimdi terk et. Değilse bir öğrenci gibi davranmaya başla ve öğren.”

Kurt cevap vermedi. Sessizlik bazen en iyi cevaptır, derdi babası. Sessizlik bazen bilmediğini kabullenmek, öğrenmeye davet etmektir… Şu an bunun en iyi cevap olduğunu ümit ederek sessiz kaldı.

“Buraya neden geldiğini hatırlıyor musun?”

“İntikam için geldim. Hayatımı çalanlardan hayatlarını çalmak istiyorum.”

“Sence bunu yapmaya hazır mısın?”

Kurt ağzını hızla açmıştı ki aynı hızla başka bir dürtü girdi araya. Ağzını kapalı tuttu. Konuşmadı, sessiz kaldı.

Kısa bir süre devam eden sessizlik boyunca rüzgârın ıslıklarıyla huzurlu bir ezgi üfledi kulaklarına. Ateşin içinde çatırdayan dal parçaları ezgiye eşlik etti.

“Tekrar soruyorum; ölüm nedir kurt, biliyor musun?”

Kurt aynı şekilde cevap verdi; sessiz kaldı.

Bilge Kartal gülümsedi. “Bugün öğreneceksin. Elini ateşe uzat.”

Kurt sorgulamadan harekete geçti. Elini mavi alevin üstüne getirdi. Isının elini önce tatlı tatlı okşamasını sonra derinin altına kadar nüfus edip canını yakmasını bekledi. Zihnini acıyla mücadele etmek için hazırladı. Derin bir nefes aldı.

Ateş elini yakmadı. Onun yerine kendisini yuttu. Mavi alevler önce koluna sıçradı oradan da bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla vücudunun etrafında gezdi. Kurt telaşla geri çekilmeye çalıştı ama Kartal’ın gök gürlemesini andıran sesi izin vermedi. “Kıpırdama!”

Kıpırdamadı.

“Gözlerini kapat, nefesini tut ve içinden üçe kadar say.”

Hepsini söylediği sırayla ve sakince yaptı. Vücudunda ateşten kaynaklı bir acı hâlâ hissetmiyordu, hissettiği tek acı kıçının altında onu rahatsız eden taşlardı. Rüzgâr artık çok daha kuvvetli esiyordu; saçlarının her bir teli birbirinden bağımsız bir dansa başlamıştı, kıyafetlerinin içine dolan rüzgâr sanki onları üstünden yırtıp almak istiyordu. Sesler de değişmişti, az önceki huzurlu ormanın ezgisi, kuş cıvıltıları ve uzaktan yankılanan gözyaşı nehrinin tatlı hışırtısı şimdi kendi sık sık tekrar eden gür ulumalara, art arda devam eden kuş şakımalarına ve rüzgârın öfkeli ulumalarına bırakmıştı.

“Nerede olduğumuzu biliyor musun?” diye sordu Kartal.

Kurt gözlerini açmadı. Gülümsedi. İşte başka bir sınav, dedi kendi kendine. Tek seferde doğru bir tahmin yapmak için kulaklarını, hislerini zorladı; duyabildiği her sesi, vücudunda hissettiği her bir noktayı en ince ayrıntısına kadar yokladı zihninde. “Nerede olduğumuzu bulabilirim.”

“Bence de bulabilirsin,” dedi Kartal. “Hem de çok basit bir şekilde.”

“Basit, demek… Beni kandırmak için ya inancımı sarsmak için başka bir plan mı?”

“Hayır. Gerçekten basit bir yöntem var ve şimdi sana onu öğreteceğim.”

Bu tahmin oyununu daha önce birçok kez oynamışlar ve hiçbir zaman Kartal ona yardımcı olmamıştı. Bu seferde farklı olan şeyi merak etti ama sormadı. Sabır; bir savaşçının ruhudur, derdi Kartal. “Diniliyorum,” dedi sakince. Kartal’ın başka bir sözü zihninde gezindi: “Her bilgi yeni bir silahtır; en iyi şekilde kuşanılmalıdır…” Bilgisini silah edinmeye ve kuşanmaya hazırdı.

“Gözlerini aç ve etrafına bak.”

“Ne?”

“Ciddiyim,” dedi Kartal sanki çok ilginç bir şey söylemiş gibi heyecanlanarak. “Nerede olduğunu anlamanın en iyi yolu gözünü açıp etrafına bakmaktır.”

Kurt gözlerini açtı, etrafına değil doğrudan karşısında oturan adama baktı. “Taşak mı geçiyorsun lan benimle?” Sopa o kadar hızlı kafasına çarptı ki bir an için bu sefer ölmüş olabileceğini düşündü.

Kurt’un kendisine gelmesi için bir iki dakika kadar geçmesi gerekti. Başının zonklaması hafifledi. Gözlerini örten bulanık tabaka ağır ağır kalktı önünden.

“Gidiyoruz!”

“Nereye?” diye sordu doğrulmaya çalışırken. “Beni daha rahat dövebileceğin bir yere mi?”

“Seni her yerde rahat dövebilirim. Anka kuşu avına gidiyoruz. Etrafına bak Kurt.”

Kurt baktı. Var olan diyarın en yüksek noktasındaydılar. Kendi etrafında dönerek bulutların çevrelediği Tanrı dağının muazzam manzarasına daldı; bembeyaz bulutlar pamuktan bir yatak gibi serilmişti önünde, tepelerinde süzülen yüzlerce veya binlerce anka kuşu eşsiz bir ahenkle dans ediyorlar, buluttan yatağa dalıp başka bir noktasından çıkıyorlardı. Neredeyse her renge sahip olan mucizevi kuşların kendilerine ev olarak belirdiği dağ ise boydan boya kül rengindeydi.

Sanki dağ rengini kuşlara bağışlamıştı.

Kül rengi dağın baktıkları her tarafında çakıl taşları onlara eşlik ediyordu. Çevresinde uzun kuleleri andıran uzun dikey zirveler yükseliyordu. İçleri oyulmuş dev kulelerin her bir oyuğu anka kuşlarına ev sahipliği yapıyordu. Kulelerin tepesinde ise diğerlerinden daha büyük olan yeşil renkli anka kuşları bulunuyordu.

“Çok güzeller!” dedi Kurt istemsizce.

Arkasını döndüğünde Kartal orada değildi. Güzel olduğu kadar ürkütücü görünen dağı tırmanmaya başlamıştı bile. Kurt arkasından koştu. “Gerçekten eşsizler,” dedi heyecanla. “Gördüğüm en güzel canlılar olabilir.”

“Olabilirler,” dedi Kartal sakin ve oldukça ilgisiz çıkıyordu sesi. “Ama sen buraya güzelliklerini övmeye gelmedin. Avlanmaya geldin. O yüzden buraya odaklan. Yapmak için geldiğin şeye hazırla kendini. Dikkatini dağıtma, iradeni sertleştir ve silahını hazırla.”

“Silahım!” diye feryat etti Kurt; eli beline gitmiş ve orada kılıcına ulaşamayınca emin olmak için birkaç kere daha yoklamıştı. “Geri dönmemiz lazım kılıcım yanımda değil.”

“Saçmalama Kurt. Ateş yolundan buraya gelmek kolay mı sanıyorsun. Öyle istediğin kadar yapamazsın. Bünyen zayıflar, hafızan karışır, şiddetli baş ağrıları ve kas zayıflıkları meydana gelir. İşimiz bitince geri dönmek için bir kez daha kullanacağız o kadar.”

“Ama silahım olmadan… yoksa senin silahını mı kullanacağım!”

Kartal o kadar gür bir kahkaha attı ki dağın etrafında yankılanıp kulelere çarpan ses uyuyan bazı anka kuşlarını uyandırdı. Adam gülerken iki büklüm oldu. Çenesinden başlayan bir titreme dalgası sanki tüm vücudunu sallıyor gibiydi. Kahkaha mı atıyor yoksa çığlık mı ayırt etmek pek mümkün değildi. Kurt ruhsuz bir kabuk gibi ifadesiz bir yüzle adamı izliyor dev adam çığlıklı kahkahasına ara vermeden devam ediyordu. Bir ara gülmekten ayakta duramayıp dizlerinin üstüne çökünce Kurt ense köküne rahatça sokabileceği bir taş aramaya başladı yerde.

“Bu çok iyiydi çocuk. Yıllardır böyle gülmemiştim. Benim neşeden noksan olduğunu söyleyen hocalarım keşke beni görebilseydi.”

“Merak etme duymuşlardır seni!”

Kartal çocuğu duymazlıktan geldi.

“Pekâlâ elimde bir kılıç olmadığına göre herhalde onları taş atarak avlayacağım.”

“Bak bunu denerken seni görmek isterdim. Ama hayır taş atmayacaksın. Silaha da gerek yok. Bunlar anka kuşları, ölümsüzler Kurt. Silahın onlara zarar veremez. Tabii bunu deneyenler olmadı değil. Ama başaramadılar. Anka kuşları güzel oldukları kadar oldukça tehlikelidirler. Pençeleri çok sivri ve keskin, narin görünen derileri son derece kalındır. Sıradan bir kılıç o deriyi aşamaz, sıradan bir elin tuttuğu sıradan bir kılıç o deriye yaklaşamaz bile.”

Kurt adamı dinlerken bir yandan etraflarında uçuşan güzeller güzeli kuşları izlerken bir yandan da çakıldan kayma tehlikesi yaşadığı dar patikalarda ve eğimli tepelerin etrafını dolaşan yollarda rahatça yürüyen Kartal’ı takip ediyordu. Sonunda dağın zirvesi gibi görünen oldukça büyük bir yuvarlak bir açıklığa ulaştılar. Açıklığın diğer ucunda devasa bir mağara vardı; içinde rengarenk ve ilginç desenlere sahip ikisinin boyunun toplamından daha büyük görünen yumurtalar vardı.

“Çok güzel,” dedi Kurt açıklığa vardıklarında yere çöküp derin derin nefes almaya başladı. “O zaman artık söyler misin onları nasıl avlayacağım?”

“Zekâ,” dedi Kartal. Elini gömleğinin içine sokup oradan uzun bir kuş tüyü çıkarıp kendisine gösterdi. “Bir anka kuşunu avlanmanın tek yolu zekâ ve sözlerdir.”

Kurt şaşırdı. Şaşkınlığını gizlemeye çalışmadı. Kartal duygularını açıkça belli ettiği için bu sefer kendisine kızmadı. “Gidip bir anka kuşuyla konuşacak mıyım yani?”

“Bir anka kuşuyla değil, hayır. Zümrüdüanka kuşuyla konuşup ondan bir tüy almaya çalışacaksın. Unutma bu hepimizin geçtiği bir sınav. Eğer bunu başarabilirsen bizden biri olacaksın. Geldiğinden beri merak ettiğin bütün soruların cevabını da alacaksın; nasıl bu kadar güçlü bir örgüt olduğumuzu, diyarda yaşayan en iyi savaşçılara nasıl dönüştüğümüzü, Yedi bin yıldır diyardaki her kale, her şehir, her karakol onlarca kez el değiştirmesine rağmen bizim evimizi nasıl hiçbir zaman fethedemeklerini öğreneceksin Kurt. Ama önce sınavı geçmen ve bizden biri olman lazım.”

“Pekâlâ tam olarak nasıl olacak. Onu kandırmalı mıyım? Yalan mı söyleyeceğim, tüyü tam olarak nasıl alacağım?”

Kartal arkasını dönüp geldikleri yoldan yürümeye başlamıştı bile. “Bu tamamen sana kalmış bir şey Kurt. Her yolu denemekte serbestsin. Eğitimini hatırla ve ona güven. Bize tüyü getirdikten sonra gerisi hiç önemli değil. Buradan sonra yalnız olacaksın. Umuyorum başarılı olursun.”

Kartal çıktıkları yokuşu inerek gözden hızlıca kayboldu. Kurt arkasını dönüp geniş alana doğru yürümeye başladı. Kılıcı bir işe yaramayacak olsa da yanında olsaydı şu an biraz daha rahat hissedebilirdi.”

Yuvarlak alanın diğer tarafına geçip mağaranın önüne geldi. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Doğrudan içeri mi girmeli yoksa dışarıdan mı seslenmesi daha iyi olacağını düşündü. Kartal eğitimini hatırla demişti ama şu an göğüs kafesine savaş açmış olan kalbi herhangi bir şeyi hatırlamasına pek izin vermiyordu. İçeride karşısına çıkacak şeyden korkuyordu.

“Korku, yavaş ölümdür,” demişti ustası. “Korkuyorsan yap. Ya başarırsın ya da ölümün hızlanır.”

Korkuyordu ve içeri girmek için adımını attı; aynı anda gök gürledi, sapsarı ışıklar mavi gökyüzünde çaktı. Anka kuşları hep bir ağızdan kulağa çok güzel gelen bir ses çıkardılar. Kurt dikkatli adımlarla geri çekilmeye başladı. Yumurtaların olduğu mağaraya gitmek iyi bir fikir değildi belli ki. Kafasını kaldırdığında gökyüzünde süzülen zümrüt yeşili, diğerlerinden çok daha büyük ve çok daha güzel olan kuşu gördü.

Zümrüdüanka kuşu…

Devasa kuş ustaca hareketlerle ve inanılmaz bir esneklikle adeta gökyüzünde dans eder gibi Mağaranın tepesine doğru kondu. Kurt’un ayağının altındaki zemin bile titredi. Devasa gölgesi üstüne düşüp tüm açıklığı kapladı. Kurt ne yapacağını bilmediği için dikkatlice geri çekilmeye devam ediyordu. Göklerin efendisi konduğu yerden gözlerini kendisine dikip kanatlarını açıp gerinerek tüm ihtişamını gözler önüne serdi. Kanatlarını kapatıp ateş kırmızısı gözleriyle boydan boya süzdü insanı.

“Demek birisi daha buraya kadar gelmeyi başardı öyle mi?” diye sordu Zümrüdüanka Kuşu.

Kurt çevresine göz gezdirdiğinde artık hiçbir kuşun uçmadığını fark etti. Hepsi bir noktaya tünemiş, kafalarını kaldırmış kendisini izliyordu. “Korku, yavaş ölümdür…” diye hatırlattı kendine.

“Merhaba insan. Evimize hoş geldin. Ben birçok isme sahip olan göklerin hükümdarıyım. Gökyüzün ve gökteki her canlının koruyucusu ve bekçisiyim.Bilgeliğe kanat açan biriyim. Sen bana Tuğrul diyebilirsin. Söyle bakalım neden buradasın?”

“Tüy!” dedi Kurt bir çırpıda. Bildiği bütün kelimeleri unutmuş gibiydi. “Bir tüy istiyorum.”

“Tüy demek, peki, neden? yeryüzünde tüy kalmadı mı, yoksa aradığın tüyü orada bulamadın mı?”

“Evet!” dedi Kurt tekrardan heyecanına yenik düşerek.

“Evet,” diye tekrarladı hükümdar. “Peki bu hangi sorumun cevabıydı. Çünkü fark etmiş olmalısın ki birden fazla soru sordum.”

“Evet,” dedi Kurt tekrardan. “Evet, tabii. Evet. Yani evet, aradığım tüyü yeryüzünde bulamadım. Ben sizin tüyünüzden bir tane istiyorum.”

“Demek öyle. Pekâlâ insan, söyler misin tüyümü neden istiyorsun?”

“Eğitimime devam etmek için efendim.”

Zümrüdüanka Kuşu neşeyle kahkaha attı. “Demek eğitim için. Pekâlâ o zaman, elbette sana bir tüy veririm. Bilgi yaşamın en değerli hazinesidir. Bilgiye atılan her adım en kıymetli yolculuktur. Bilginin peşinde geçirilmiş bir ömür güzel bir ömürdür. Hepsinden öte özgür bir ömürdür.” Kuş neşeyle devasa kanatlarından birini kaldırdı. Hareketinin rüzgârı Kurt’u sarstı, dengede kalabilmek için yere sıkıca bastı. Kıyafetleri ve saçları onu bırakıp gitmek ister gibi uçuştular ama hiçbiri bırakmadı.

Yemyeşil, kendi boyunun yarısında bir tüy kuşun kanadında kopup havada nazlı nazlı süzülerek önüne indi.

“Al bakalım,” dedi hükümdar. “İstediğin tüy orada. Artık eğitimine devam edebilirsin.”

Kurt sevinçten neredeyse çığlık atacaktı. Ellerinin heyecandan titremesine engel olmakta zorlanıyordu. Emin olmak için kafasını kaldırıp kuşa baktı. Hayatında gördüğü en güzel şey olabilirdi bu kuş. Vücudundan kopan bir tüy bile ömrü hayatınca gördüğü en güzel şeylerden biriydi. Güzel bir ömrü olmamıştı; savaşlar, katliamlar, güç oyunları, kanlı hesaplaşmlar ve intikamlar… hepsinin ortasına doğmuş hepsinden nefret etmişti. Ama yaşadığı topluluk onu kendisine benzetmiş ve intikam peşine düşmüş bir yolcuya dönüştürmüştü. Artık intikamına çok yakındı. Bu tüy ona yeryüzündeki en iyilerden biri olma şansı verecekti.

Düşüncelerinden sıyrılıp kendisine geldiğinde tüyün önüne varmıştı. Ayakları kendi kendine gitmişti tüye.

“Al, o senin.”

“Teşekkür ederim efendim.” Kurt saygıyla kuşun önünde eğildi ve tüyü eline aldı. Yumuşacıktı. Sadece görüntüsü değil, kokusu da çok güzeldi. Kurt kokuyu iyice alabilmek için birkaç kez daha kokladı. “Çok güzel,” diye itiraf etti.

“Ah evet, öyledir. Yaşam kokusu o, yeni doğan bir bebeğin kokusu gibi. Biz anka kuşları ölümden muaf tutulmuş canlılarız. Ölüm bizim için bir geçiş, evrimsel ilerleme sürecidir, daha taze, daha yeni, daha akıllı ve daha bilgili olarak döneriz. Tükenmeyen ömrümüzün yegâne sebebi bilgidir Kurt. Yerdeki ve gökteki her şeyi öğrenmeye ömrü yetecek olan tek canlı türü bizleriz.”

Kurt başıyla onayladı. Tüyü son bir kez kokladı. Arkasını dönüp geldiği yolu yürürken yarı yolda durup geri döndü. Tüyü yere koydu ve saygıyla kuşu selamladı. “Ben bunu alamam efendim.”

“Neden? Eğitimine devam etmen için lazım o, bir tüy benim için sorun değil yerine yenisi gelecek.”

“Benim amaçlarım onun güzelliğine zarar verir. Kokusunu kirletir, saflığını bozar. Bunu yapamam.”

“İntikam, öfkenin öz oğludur Kurt. Öfke ne kadar şiddetli dönerse çevresine o kadar çok zarar veren bir kasırgadır. Ama enerjisini merkezindeki insandan alır. Ne kadar sert dönerse o kadar çok hayatını ve ruhunu emer. Sonunda kendin dahil olmak üzere herkesi yok edersin. Bunu gerçekten istiyor musun Kurt?”

“Her şeyimi aldılar efendim. Kimse engel olmadı aksine biz güçten düştükçe onlara yardımcı oldular. Sonunda çevremizde herkes tepemizde tepinip sevinç çığlıkları atıp bizleri aşağılıyordu. Sanki yıllarca bizimle değillermiş gibi.

“Tamahkârlık ve Yalan iki yakın dosttur, öyle ki bazı öz kardeşlerden daha yakındır birbirlerine. Peki bunun çözümü intikam mıdır?”

“Adaletin olmadığı dünyada intikam güçsüz olanın tek silahıdır.”

“İntikamını alacak kadar güçlenmiş kişi güçsüz değildir. İntikam bireysel ve bencil bir yoldur. Sen intikam alacak yeterliliğe sahipsin, peki ya sahip olmayanlar. Örneğin kolu ve bacağı olmayan bir insanın haksızlığa uğrarsa senin gibi kılıç kuşanıp eğitim alamaz. Peki ne yapmalı?”

Kurt cevap vermedi. Sessiz kaldı.

“Adalete güvenmeli. Burada adalet sen olmalısın Kurt. Siz olmalısınız. Tek başına intikamcı olursun. Ama toplum olarak işleyen bir hukuk sistemi yaratmak sizin elinizde o zaman adalet var olabilir.”

“Benden intikamcı olmamı değil, devrimci olmamı istiyorsunuz. Peki ya bazen bir devrim için kan akıtmak gerekiyorsa.”

“Kan peşinde koşmak ve gereksiz yere kan akıtmaktan kaçınmak bunlar senin yolunu şekillendirecek. Doğru olanı yapabileceğini inanıyor musun?”

“Bilmiyorum. Ama deneyeceğim efendim. Yine de tüyünüzü almaya hazır olduğumu sanmıyorum.”

“Evet,” dedi Tuğrul. “Artık hazırsın.”

Anka kuşları hep bir ağızdan ulumaya benzeyen ilginç bir ezgi tutturdular. Rengarenk kuşlar yuvalarından fırladılar, hep birlikte kanatlarını çırptılar ve havada ahenkle süzüldüler. Kurt’un beklediği açıklığın üstüne gelip sertçe dalışa geçtiler. Yere varmak üzere olan her kuş parlıyor, parlak ışık huzmeleri çevrelerini sarıp daha gür bir şekilde parıldıyorlar. Işık kaybolduğunda ise yere inen bir kuş değil bir insan oluyordu. Biraz sonra çevresini saran kadınlı erkekli insan güruhuna kocaman olmuş gözlerle bakıyordu Kurt.

“Sizler…” dedi Kurt yutkunarak. “Sizleri tanıyorum.” Bazı yüzleri kaleye geldiği gün görmüştü. Onu hocasına teslim eden kadın da oradaydı, kale bekçisi komik adamda, avluda kavga eden ikiz kardeşler ve hatta kütüphaneci bile oradaydı.

“Tanıyorsun,” dedi Tuğrul. “Artık bizden birisin. Eski benliğini bırak ve ayağa kalk.”

Kurt dizlerinin üstüne çöktüğünü o sırada fark etti. Yavaş yavaş ayağa kalktı.

“Yoldaşların arasındaki ismin bundan sonra Kongrul. Kızıl Anka Kongrul…”

Kurt, geri döndüğünde Kartal hâlâ ateşin başında oturuyordu. Sessizce gidip karşısında diz çöktü.

“Ölüm nedir?” diye sordu adam.

“Ölüm bir geçiş, evrimsel ilerleme sürecidir.” dedi Kongrul. Kartal gülümsedi. Gözleriyle onayladı kendisini. Kongrul doğrudan adamın gözlerine baktı. “Daha önce fark etmemiştim,” dedi sakince.

“Neyi?” diye sordu Kartal.

“Gözlerinizi. Zümrüt yeşili gözlerinizi.”

Selahattin Başboğa