Öykü

Ötebölge

“Oğlum hadi ama artık, geç kalıyoruz!”

Geç kalıyormuşuz, neye geç kalıyorsak? Medeniyetten uzaklaşmak için neden bu kadar can attıklarını gerçekten merak ediyordum. Ama ne önemi vardı ki? Sonuçta aileme göre hâlâ çocuktum ve onlara göre hâlâ fikirlerim pek bir ehemmiyeti yoktu. Mecburen ara yıl tatilimi büyük amcamın yanında geçirmek zorundaydım. Muhteşem bir dağ evinde(!)

“Oğlum lütfen ama hep böyle yapıyorsun!”

“Ne yapıyorum anne? Hazırlandık işte anca toparlandım!”

Annemin kulak tırmalayan sesi beni iyice rahatsız ediyordu. İster istemez sinirleniyordum. Hem bana yapmak istemediğim bir şeyi yaptırıyorlar hem de bunun için karnımda kelebekler uçuşmasını bekliyorlardı. Şu ebeveynleri bir türlü anlayamayacağım sanırım.

“Hadi! Hadi!”

Annemin yanında sadece büyük kırmızı bavulumuz vardı, sanırım diğerlerini babam arabaya yerleştirmiş ve çoktan motoru ısıtmaya başlamıştı.

“Hadi oğlum, bak çok güzel bir tatil olacak, neşelen biraz!” dedi annem ve bana bakarak gülümsedi. Onun nasıl bu kadar enerjik olduğunu asla anlayamayacaktım sanırım. Aslında iyi bir kadındı ama şu an büyük amcamın suratı gözümün önünden gitmediği için ona aynı sevecenlikle yaklaşamıyordum. Hızlı adımlarla kendimi dışarıya doğru attım. Ve bu güzel günde, kutu gibi bir arabanın içinde, kasvetli bir dağ evine yolculuk etmenin hazzını yaşıyordum(!)

Babamın şu pimpirikli araba kullanma huyu yüzünden yol bitmek bilmiyordu. Aslında bu bir nevi iyi bir şeydi, oraya ne kadar geç varırsak o k adar iyi olur diye düşünüyordum. Yol boyu yanımızdan hızlıca geçen arabaları saydım, küçülüp büyüyen ağaçların ve tepelerin ardını görmeye çalıştım. Kısacası kafamı dağıtmaya uğraştım.

Dağ evine doğru giderken şehirden çıkmadan sağdaki sapaktan saptık. Artık yollar asfalt değil topraktı ve bolca engebeye sahipti. Araba beşik gibi sallanırken yolculuğumuza devam ettik. Tabi bu sırada annem akşam yemeğine geç kalıyor oluşumuzdan ve büyük amcanın ne kadar sinirleneceğinden bahsediyordu. Zaten o huysuz ihtiyar her zaman söylenecek bir şeyler buluyordu. Allah’tan geveze birisi değil, diye düşündüm. Az konuşur ve konuştuğu zaman söylenirdi. Aksi halde onun yapısında çenesi düşük birisi gerçekten intiharı düşünmeme yol açabilirdi.

“Tamam hayatım, bak yarım saatlik yolumuz kalmadı bile. Geldik sayılır.”

Babam annemi sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da yoldaki çukurlara ve tümseklere takılmamaya çalışıyordu. Annemse yine algılarını bana yönlendirmiş, beni sıkboğaz ediyordu.

“Tamam mı oğlum? He canım? Bak biliyorsun o yaşlı, bizden başka kimsesi de kalmadı. Sen duymayıver onu. Elini öp, halini hatırını sor, tamam mı?”

“Tamam anne, tamam. Aynı şeyleri sürekli konuşup duruyorsun kafam şişti artık. Benim bir şey yaptığım yok zaten yaşlı bunak sağa sola çatmaya yer arıyor.”

Cümlemi bitirmemle beraber annemle babamın terbiyesizlik yapmamam ve ergenliğimin tahammülsüzlüğü hakkındaki söylenmeleri başladı. Ama şanslıydım ki bu kısım fazla sürmedi çünkü hedefe varmıştık.

Dağ evine çıkan patika çok eğimli olmasa da düzgün bir yol olmamasından ötürü yayan kişileri çok zorlayacak cinstendi. Ama büyük amcanın böyle bir derdi olduğunu sanmıyordum. Ayda yılda bir erzak alımı için şehre gider, onda da antika pikabını kullanırdı.

Dağ evinin arazisi bayağı bir genişti. İki katlı müstakil evin etrafı büyük boş bir alanla kaplıydı zaten ondan sonrası ormanlık yerler başlıyordu. Gündüz gözüyle bile huzur veren bir görüntüsü yoktu. Eski ev sanki bir korku filminden çıkmış gibiydi. Boş arazinin ortasında eski bir ev, şehirden uzak bir yapı, etrafı ağaçlarla çevrili, gerçekten her şey uygundu. Aslında büyük amca öldükten sonra ev filmcilere kiralanabilirdi.

“Kime diyorum! Gel şu valizlerin ucundan tut.”

Düşüncelerimin arasından babamın sesiyle çıktım ve ona yardım etmeye yöneldim. Arabanın bagajına doğru giderken annemin gözlerinin eski eve doğru odaklandığını gördüm. Kafamı çevirdiğimde büyük amca kapının önüne dikilmiş bize doğru bakıyordu. Annem elini kaldırıp güler yüzle ona selam verdi. İhtiyar kayıtsız kalıp eve geri girdi. Zaten ne zaman güler yüzlü sıcak bir karşılama yapmıştı ki?

Her neyse zaten yanımda olduğu zamanlar hep huzursuz geçecekti, bir de yanımda olmadığında onu düşünerek kendimi huzursuz etmemin manası var mıydı?

Valizleri alıp eski evin yolunu tuttuk. Evin kapısı açıktı, içeri girip eşyalarımızı bir kenara yerleştirdik. Ev hiç değişmemişti, girişteki büyük salon aynı duruyordu, eski bir divan yanında bir uzun koltuk, boruları bir dolambaç gibi evin içinde dolaşan soba ve son olarak da büyük amcanın şimdi oturduğu sallanan sandalye. Evde teknolojiye dair en ufak bir şey yoktu. Bunun yanında vakit geçirmeye yarayacak başka herhangi bir şeyde yoktu. Bende böyle bir yerde yaşasam muhtemelen kafayı yerdim, diye düşündüm.

Annem tüm enerjisi üstünde “Amcacım bak biz geldik!” diye yüksek sesle konuştu. Büyük amca istifini hiç bozmuyordu. “Gördüm.” diye yanıtladı. Sandalyesinde sallanmaya devam ederken sağ elini hafifçe yukarı kaldırdı. Tabi ya! Önce el öpme merasimini gerçekleştirmemiz gerekiyordu. Bir hoş geldiniz demeye bile tenezzül etmiyor ama hürmet bekliyordu.

İçinde bulunduğum durum yeterince nahoş olduğu ve yaklaşık iki hafta boyunca süreceği için daha fazla tatsız şeye ihtiyacım yoktu. Bu yüzden büyük amcanın elini öpüp kendimi mutfağa attım.

Yemekler yapılmıştı, tarhana çorbası, bulgur pilavı ve sebzeli bir tavuk yemeği. Tabii ki beyimiz keyfinden ödün vermezdi. Bizim için sanki özel bir şeyler mi hazırlayacaktı. Ve tencerelerin içine baktığımızda yemekleri yaparken bizi düşünmediği aşikârdı. Büyük amcaya büyük porsiyon kendimize ise açlıktan ölmeyecek kadar yemek aldıktan sonra annem akşam yemeği sohbeti başlatma girişimlerinde bulundu.

“Ee amcacım nasıl gidiyor? Özledin mi bizi?”

“Yemek yerken konuşmayı sevmem. Bilmiyor musun sen? Zaten çocukken de hep böyle münasebetsizdin.”diye terslerken gözlerini yemeğinden ayırmıyordu.

“Amca sende yaşlandıkça huysuzlaşıyorsun!”deyip küçük bir kahkaha atan babam belki de ortamı yumuşatmak istemişti ama büyük amcanın ona bakışları bir daha yemek boyunca konuşmaması için yetti.

Bu deli herif madem yemek muhabbetini sevmiyordu. Niçin geç kaldığımız için ayrıca fırça yiyorduk? Bizi beklemeyip yeseydi ya. Böylece bizde o olmadan keyifli bir akşam yemeği yiyebilirdik belki. Gerçi bu seferde hedef tahtası ben olurdum ama yine de bu durumdan iyiydi. Bu adamın etrafta olması her zaman tüylerimi ürpertiyordu.

Yemekten sonra her aile gibi bizimde çay faslı yapmamız gerekiyordu. Çayları koyarken annem yanlışlıkla büyük amcanın koluna biraz su döktü. Hepimiz yerimizden hopladık. Ama büyük amca hiç tepki vermedi, sanki normal bir musluk suyu akmışçasına. Çaydanlıktaki suyun üzerinden dumanlar çıkıyordu, sanki hâlâ kaynıyormuş gibi. Büyük amca kayıtsız bir şekilde bakıyordu. Yani bu adamın duyguları olmadığından emindim ama sinirleri de mi yoktu? Sadece annemi azarladı ve söylenerek tuvalete doğru gitti. Ama bu azarlamanın her zamankilerden bir farkı yoktu.

Keyifsiz ve diken üstünde geçen akşam yemeği ve çay içme süreçlerinden sonra sıra yatmaya gelmişti. Büyük amcanın yatmaya ne zaman gittiğini anlamamıştık bile. Hep böyle yapardı ne sabah bir günaydın ne gece bir iyi uykular.

Herkes odasına yerleşip uykuya dalarken yarım yamalak çeken telefonumla internette gezinmeye çalışıyordum. Artık herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra sessizce üstümü giyindim ve tahtadan zemini gıcırdayan evin içinde adeta bale yapar gibi çıkmaya çalıştım. Kimseyi uyandırmadığımı düşünerek evden çıktıktan sonra arka tarafa gidip ağaçların arasına kadar hızlıca yürüdüm. Ceketimin cebinden çıkardığım sigarayı dudaklarımın arasına götürürken bir elimle de çakmağımı arıyordum.

Bir şeyi sakladığın yeri unutmaman gerekir ama ben çakmağımı ve sigaramı koyduğum yerleri hep unuturdum. Bu sefer piyango çakmağa vurmuştu. Uzun bir arayış ve ev ahalisinden kimsenin uyanıp uyanmadığını kolaçan ederek geçen bir süreç sonrası sonunda sigaramı yakıp derin bir nefes aldım. Bir yandan sigaramı içip bir yandan gözükmemek için ağaçların arasından doğru ilerliyordum. Ve gözüm bir ağaca çiviyle çakılmış tabelamsı şeye çarptı.

Uyarı!

Bataklığa yaklaşmayın!

Ölürsünüz!

Muhtemelen hayatımda gördüğüm en açık uyarı tabelası buydu. Ve tahminimce büyük amcanın elinden çıkmıştı. Yamuk kesilmiş bir tahta üzerine kırmızı boyayla yazılmış, çiviyle en yakın ağaca çakılmıştı.

Gözlerim hemen her yasağın yarattığı ardındaki şeye ulaşma isteğiyle bataklığı aramaya başladı. Ve birkaç adım ötede etrafı derme çatma çitlerle çevrilmiş bir bölge gördüm. Bataklığın nerden itibaren başladığını söylemek zordu. Gece vakti olması bir yana zemin bir anda bataklığa dönüşmüyor yavaşça ıslak ve yumuşak bir hal alıyordu. Çitlerin kenarına kadar geldiğimde ayakkabılarım çamura bulanmıştı. Bunları temizlemem gerekecek diye, düşündüm.

Bataklığa bakarken ilginç düşünceler kafamda belirmeye başlamıştı. Hani çok yüksek bir yere çıktığınızda içinizde belli belirsiz bir atlama isteği oluşur ya, onun gibi bir şey. Bir bataklığa bir gökteki yıldızlara bakıp sigaramı içtim. İzmaritini bataklığa fırlattıktan sonra bir tane daha yaktım. Aslında batıp batmayacağını merak ediyordum. Ama izmaritin hafifliğinden olacak hiçbir hareketlilik olmadı.

İkinci sigaramın keyfini sürerken gökyüzüne bakıyordum. Geceleri açık hava beklide şu dünyadaki tek güzel şeydi. Ama yıldızların parlaklıklarına denk bir ışıkla gözlerim kamaştı.

Bataklığa attığım izmaritin olduğu yerde ateş yanmıştı. Muhtemelen lanet bataklık metan gazı veya başka bir şeyle doluydu ve ateş böyle başlamıştı. Bir orman yangınına sebebiyet vermemek veya daha kötüsü ateşin evdekileri uyandırması ihtimallerine karşı çabuk harekete geçmem gerekiyordu.

Etrafıma baktım ve herhangi bir çözüm üretemedim. O an aklıma gelen tek fikir eğer çitleri bırakmadan bataklığa geçersem ve üzerine basarak ateşi söndürürsem herhangi bir sorunla karşılaşmayacağımdı.

Sol elimle çiti sıkı sıkıya kavradıktan sonra diğer tarafa geçtim. Olduğum yerden ayağım ateşe yetişmediği için biraz ilerlemem gerekiyordu. Elimi bırakmadan kendimi çitten biraz daha uzaklaştırdım. Ayağım ucu ucuna yetiyordu ve deli gibi ateşi tekmelemeye başladım. Üzerine basıyor, çamuru ayağımla eşeliyor, bir yandan herhangi bir patlamayla ölmemek için dua ediyordum.

En sonunda ateşi söndürmeyi başarmıştım. İçim biraz rahatladı ve kendimi kenara çekmek için var gücümle çite asıldım. Ve belki de hayatımın en büyük hatasını yaptım.

Belki çok güçlü çektim belki de büyük amca bu çitleri en dandik şekilde yapmıştı, bilemiyorum. Bildiğim tek şey çit kopmuş ve ben bataklığın ortasına savrulmuştum. Zemin çok yumuşaktı. Yavaşça batmaya başladığımı hissettim. Hayatımda hiç o kadar korkmamıştım. Ellerim titremeye, gözlerim kararmaya başlamışı. Titriyordum. Ve bir anda bağırmaya başladım.

“Annee! Babaa! İmdaat!”

Boğazımı yırtarcasına bağırıyordum. Ve debelendikçe daha hızlı dibe gidiyordum. Aslında hareketsiz kalırsam belki ailem evden gelene kadar batmaz ve kurtulma şansım olabilirdi. Ama o an mantıklı düşünemiyordum. Korku tüm düşüncelerimi öldürmüş ve bedenimde taht kurmuştu. Kendimde değildim. Ve neredeyse boynuma kadar batmıştım.

Çamur çeneme değdiği anda artık öleceğimi biliyordum. Kimse sesimi duymamıştı. Ya da belki umursamamışlardı. Hayır. O kadar olamazdı. En nihayetinde onlar benim ailem, diye düşündüm. Eğer burada olduğumu bilselerdi mutlaka gelirlerdi.

Faydası yoktu. Tamamen bataklığa gömüldüğümde sadece karanlık vardı. Ve hiçbir şey duymuyordum. Bir şeyin varlığını eksildiği zaman hissedersin ya. İşte öyle, sigara içmeye çıktığımdan beri öten ateşböceklerinin sesine ölünceye kadar kulak vermemiştim. Nefesimi tutamıyordum. Ciğerlerim acıyordu. Başımda çok yüksek bir basınç hissediyordum. Düşüncesi bile korkunçtu az sonra tüm bedenim çamurla dolacaktı. Ve bir hiç olacaktım…

Ama öyle olmadı. Bataklık beni tamamen içine çektikten sonra itmeye başladı. Bu sefer debelendikçe dışarıya doğru çıktığımı fark ettim. Kafam bataklığın dışına çıktığında yüzümdeki çamurdan hiçbir şey göremiyordum ama nefes alabiliyordum. O sırada kendimi ağlamamak için zor tuttum. İçimde yaşadığım korkunun tesiri bir yana bataklıktan çıkınca aldığım ilk nefesle beraber ciğerlerim yanıyordu. Yeni doğmuş bir bebeğin ilk nefesleri gibi.

Tüm bedenim bataklıktan çıktığı anda emekleyerek kendimi ilerletmeye çalışıyordum. Artık altımda sert bir zemin hissetmek istiyordum. Sanki toprak kararını değiştirip beni tekrar içine çekecekmiş gibiydi. Yüzümdeki çamur hâlâ görüşümü engelliyordu. Nihayet altımda sert toprağı hissettiğim zaman derin bir nefes aldım ve yüzümü temizlemeye çalıştım. Hâlâ titriyordum. Üzerimdeki şok etkisi yavaş yavaş geçiyordu. Nihayet gözlerimi açabildiğimde ne gördüğümden emin değildim.

Aslında herhangi bir şey gördüğümden de emin değildim. Ayağa kalktım, görüşüm zamanla netleşiyordu. Etrafıma baktım. Bambaşka bir yerdeydim. Ortalıkta ne orman ne ev ne de başka bir şey vardı! Buraya nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Belki de oksijensiz kalmaktan dolayı sanrı görüyordum.

Etrafım bomboş bir araziydi. Yerler toz, toprak ve çamur doluydu. Ortalıkta yoğun bir sis vardı ve etrafı görmeyi çok zorlaştırıyordu. Birkaç ağaç gözüme çarptı. Yapraklarını dökmüş, çıplak kalmış hatta belki çürümeye başlamıştı. Gözlerim bataklığı aradı ama ondan da bir iz yoktu. Sanki kurumuş, zeminle bir olmuştu. Bataklığa düştüğümde beliren davetsiz misafirim tekrar gelmişti. Korkuyordum. Neler olduğunu anlam mümkün değildi. Belki de başka bir boyuta geçmiştim. Ses çıkarmaya bile korkuyordum. Koşmaya başladım. Nereye koştuğumu, nere bulmayı umduğumu, hiçbir şeyi bilmiyordum. Derken gözlerim silerin içinde bir karaltı fark etti. Yavaşladım ve temkinli adımlarla yürümeye başladım. Yaklaştıkça görüntü netleşiyordu. Bir adam elinde kürekle toprağı kazıyordu. Bu çılgınca olayın içerisinde tanıdık birini bulmayı umuyordum.

Yaklaşmaya devam ettim. Zayıf bir adamdı, bayağı bir zayıf. Boyu da pek uzun sayılmazdı. Üzerinde ona bol gelen bir pantolon ve gömlek vardı. Belki de bir çiftçiydi, diye düşündüm. Bu olanları mantığa oturtmaya çalışıyordum. Artık aramızda pek az bir mesafe kalmıştı. Adam beni fark etmemiş gibiydi. Küreğini sallamaya devam ediyordu, tahminimce kazdığı çukura yeni başlamıştı çünkü fazla derin değildi.

Artık yanı başında duruyordum. Küreğini son bir kez toprağa daldırıp içindekini kenara fırlattı. Sonra bana doğru döndü. Ve içimdeki en ufak umut zerresi bile yok oldu. Adamın yüzünde korkunç bir ifade vardı. Zayıf yüzü kemiklerini ortaya çıkarmıştı ve gözleri baygın gibi bakıyordu. Dudaklarında bir gülümseme vardı ki asıl sorun oydu. İğrenç çürümüş dişlerini ortaya çıkarması bir yana o kadar tekinsiz bir gülümsemeydi ki sadece kâbus görüyor olmayı diledim. Karşımdaki adam büyük amcamdı. Ama onun gibi de değildi, onun deforme olmuş bir versiyonu gibiydi.

“Hoş geldin, hoş geldin.”

“Ne oluyor burada? Neredeyim ben?” Soracak sorularım o kadar fazlaydı ki kendimi tutamıyordum. Ayrıca büyük amcanın burada ne işi vardı?

“Sakin ol, sakin. Her şey yolunda.”

Konuşurken gülüyordu, gülerken ağzından salyalar akıyordu. O kadar iğrençti ki ondan olabildiğim kadar uzak olmak istedim. Ama hâlâ neler olduğunu anlamıyordum. Ve insanın yenemeyeceği tek düşmanı olan merak harekete geçti.

“Bana yardım edecek misin?”

“Evet, evet. Merak etme.” Gülerken ağzından akan salyaları gömleğinin koluna sildi. Bana doğru yöneldi.

“Ne yapıyorsun? O çukurda ne?”

“Tanımadın mı? Senin mezarın bu, senin mezarın.”

“Ne?” artık iyiden iyiye dizlerimin bağı çözülmüştü. Kafayı yememe ramak kalmıştı.

“Uyarıya dikkat etmen lazımdı çocuk, uyarıya dikkat etmen. Artık araftasın ve buradan çıkış yok, çıkış yok. Yani ruhun için diyorum, ruhun için. Benim gibi. Senelerdir ruhum burada, bedenimse sizlerin yanında, sizlerin yanında.”

“Ne diyorsun sen? Kafayı yemişsin!”

“Hadi! Gir mezara, gir! Buralarda arkadaşa ihtiyacım var. Yalnızlık bana iyi gelmiyor, gelmiyor.”

Bağırmak için ağzımı açtığım sırada elindeki küreği kafama doğru salladı. Can havliyle kendimi geri attım. Kahkaha atıyordu. Geriye doğru emeklemeye çalıştım. O sırada kürekle bacağıma vurdu. İçimdeki korku canımın ne kadar acıdığını hissettirmiyordu bile. O kadar hızlı nefes alıyordum ki göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. Attığı kahkahalarla ağzından fırlayan tükürükler üzerime düşüyordu. Boğazımı yırtarcasına bağırırken, ağlıyordum. Tüm bu yaşadıklarıma kafamın üzerine doğru inen kürek son verdi.

Ötebölge” için 1 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Birkaç cümle hatası ve -de eklerinin kullanım hataları dışında temiz, akıcı bir metin. Girişteki sıradanlık, sonlara doğru evrilip farklı bir kurguyla son buluyor. Senaryonun bazı yerlerindeki hızlı dönüşler harici sorun yoktu. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!