Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Oyuncak Bebek

Gölgeler korkuyla beslenir… Korkunun da kanla beslenmesi gibi…

13 Kasım 1953, Emily Thamson

Gece yarısıydı. Her yer çok karanlıktı. Ürpertici bir rüzgâr ağaçların arasında uğulduyordu. Ama tek ses bu değildi…

Kan… Kan kokusu alıyorum… Taze kan…

Ağaçların arasında bir şey vardı… Korkuyordum… Sessiz olmak için elimden geleni yapıyordum. Ama bu… bu yetmiyordu… Biri beni izliyordu… o…

Korkuyordu… Ve bu, yaptığı son hataydı…

Geri geri gitmeye başladım… Birkaç adım daha… Ve patika… Ama… kıpırdayamıyordum… Sanki… sanki bir şey beni sıkmaya başlamıştı… Beni… beni parçalıyordu… Korkuyordum… Etrafta hiçbir şey yoktu… Bağırmak için ağzımı açtım ama sesim… sesim yok olmuştu… Birden gözüme bir şey ilişti… Dolunayın sönük ışığı altında bir siluet… Şekli yoktu… Ama hızlı bir şekilde bana yaklaşıyordu… Hayır… İlerlemiyor, büyüyordu… Bu gölge… Bu.. Bu… HAYIR!!

Gecenin sessizliğini ürkütücü bir çığlık böldü… İnsanın kanını donduran bir çığlık… Gölgeler yeni kurbanını bulmuştu…

14 Kasım 1953, Bir haber…

ESKİ ŞATODA KORKUNÇ ÖLÜM

Dün, sabah saatlerinde Thomsan Şatosu’nun eski aile mezarlığında bulunan ceset, Emily’a Thomsan’a aitti. Boğularak ölen kadının vücudunda kan olmadığı belirlendi. Ama yara izi bulunamadığı gibi boğuşma izi ve etrafa saçılmış kan da yoktu…

12 Nisan 2011, Ariana Thomson

Çok garip… Bu şatoya daha yeni taşındık ama burası hakkında içimde kötü bir his var… Çok uzun zaman önce burada çok kötü olaylar yaşanmış…

Kanlı olaylar… Ama hiç biri beni endişelendirmiyor… Belki bir parça.

Eskiden buruda soylu bir aile yaşarmış; hizmetçileri, uşakları ve bahçıvanları varmış. Zaten bu şato o kadar büyük ki! Ve sonra herkes teker teker delirmiş, ölmüş. Kayıtlara geçen tek şey; her biri ölmeden birkaç gün boyunca tek bir şeyden bahsetmiş… Oyuncak bebekler…

Bütün geceyi eşyaları toparlayarak daha doğrusu bir yerlere tıkıştırarak geçirdik. O kadar çok oda ve o kadar çok eşya var ki! Ve nihayet saat on bir civarı yorgunluktan bitkin düşmüş bir halde annemle merdivenlerde oturuyorduk.

“Bana söz vermelisin, Ariana…”

Anlamsız anlamsız anneme baktım. Neden söz ediyordu böyle?

“Yukarı… Yukarı çıkmayacaksın? Söz ver…” Sesi sertleşmişti.

“Ne?! Niye?!”

“Sen söz ver. Nedenini sonra anlatırım. Lütfen oradan uzak dur.”

“A… Ama… Tamam… Peki.”

Tabi ki bu sözlerimde ciddi değildim. Bunlar merakımı arttırmıştı… En kötü ne olabilirdi ki?! Bu akşam… Belki yukarı çıkarım… Muhtemelen annem uyuduktan sonra…

“Hadi kalk, bir şeyler atıştıralım.”

13 Nisan 2011 saat 00:30 Ariana Thomson

Birazdan kalkıp yukarı çıkacağım… Umarım. Nedense içimde kötü bir his var… Sanki korkunç bir şey olacakmış gibi. Yukarı çıkmayı neden bu kadar önemsediğimi anlamıyorum ama içimden bir ses bana sanki “yapma” diyor…

Taştan şatonun soğukluğu karşısında titreyerek ayağa kalktım ve yavaşça kapıya yöneldim. Elimde mum vardı. Rüzgâr yüzünden titriyordu. Sönmemesini umarak yavaşça dışarı çıktım. Sadece şöyle bir bakıp geri dönecektim. Ama bu, şimdi hiç iyi bir fikir gibi gelmiyordu… Derin bir nefes aldım ve odamın kapısını arkadan kapayarak koridorda ilerlemeye başladım. Mumun ışığı duvara yansıyordu. Yukarı çıkan ahşap merdivenler ise birkaç adım ötedeydi. Tam karşıda annemin odası vardı. Ama hiçbir şey göremiyordum. Mum çok az bir yeri aydınlatıyordu. Ve tam merdivenlerin önüne gelince gözüme bir şey ilişti… Gölgeler arasında bir şey… Kıpırdıyordu! Paniklemeye başlamıştım. Gerilemeye başladım. Sırtım sert duvara çarptı… Ve mum söndü… Her yer zifiri karanlıktı.

O… O şey bana yaklaşıyordu… Korkuyordum… Çığlık atmak istiyordum ama bir şey yapamıyordum. Orada, annemin odasının hemen yanında duruyor, sanki beni izliyordu.

Mum elimden gürültüyle düşerken çığlık atmak için ağzımı açmıştım… Ve birden annemin odasının kapısı açıldı. Annem elinde mum ve kibritle çıkageldi!

Bana sinirli bir bakış attı ve mumu yaktı… O anda annemin arkasında bir kıpırtı gözüme çarptı… Bir bez parçası gölgelere doğru geri çekildi. Sanki… Sanki ışıktan kaçıyormuş gibiydi… Dikkatimi anneme yönelttim ve sinirli yüzüne baktım. Bana bir açıklama beklercesine bakıyordu. Derin bir nefes aldım ve arkama dönüp odama ilerledim. Açıklamayı sabah yapardım. Bir an duraksadım ve yerden mumu aldım. Anneme gülümsedim ve her ne kadar hala korksam da odama girdim. Sabaha kadar her şeyin açıklanacağını umuyordum. Ama yanılmıştım. Çok daha kötüsü beni bekliyordu.

12 Nisan 2011 Ariana Thomsan

Korkunç… Çok ama çok korkunç… Bütün gece gözümü kırpmadan oturup, mumu izledim. Çünkü her gözlerimi kapadığımda onları görüyorum…

Oyuncak bebekleri… Gölgelerin arasında oturuyorlar ve bana bakıyorlar. Onlardan kurtulmak için resimlerini çiziyorum ama resimleri canlanıyorlar ve… Beni izliyorlar… Bir avcının avını izlemesi gibi… Beni izliyorlar.

Başımı günlüğümden kaldırdım ve pencereye baktım. Güneş doğmuştu. Nihayet. Bıkkın bir şekilde başımı salladım ve komodine dönüp bütün gece yanmış olan mumu söndürdüm. Onun yanında kendimi daha güvende hissediyordum.

Ve haklıydı küçük kız… Işık onu koruyacaktı… Şimdilik…

Annemin kalkmasını beklemek zor olmuştu. Dışarıdan gelen sesleri duyduğum anda yataktan fırlamıştım. Her ne kadar annemin bana kızacağını bilsem de onu görmenin beni rahatlatacağını umuyordum. Ben giyinirken sesler garipleşmeye başladı… Kapının arkasından duyulmuyordu ama sanki biri… biri ağlıyormuş gibiydi… Ve bir çığlık duydum. Dışarıdan geliyordu… Paniklemeye başlamıştım. Hızla kapıyı açtım.

Karşımda teyzem duruyordu… Ağlıyordu. Gözyaşları seller gibi akıyordu. Bana baktı ve hayatım boyunca unutmayacağım şeyi söyledi….

“Amy… Canım kardeşim… O… O… Öldü.”

13 Nisan 2011, saat 2.00 Amy Thomson

Uykum kaçmıştı. Yürüyüşün iyi geleceğini düşünmüştüm.

Ama yanılmışım.

Hava zifiri karanlıktı. Günün doğmasına daha çok vardı. Onları aklımdan çıkaramıyordum. Ariana’yı ne bu kadar korkutmuş olabilirdi ki? O saatte ne yapıyordu ki?! Kendi kendime kızıyordum. Keşke ona olanları sorsaydım. Ah salak kafam. Artık sabah sorarım.

Ben bunları düşünürken öylesine yürüyordum. Soğuk bir rüzgâr esiyordu.

Hava bulutluydu. Ne demeye gelmiştim ki buraya!? Söylenerek arkamı dönüp şatoya doğru ilerlemeye başladım. Ve bir ses duydum… İğrenç bir ses… Sesin geldiği yöne döndüm ama bir şey göremedim. Sonra gözüme bir şey ilişti… İlerde ki ağacın altında bir şey vardı… Küçük bir şey… Hafiften korkarak ona doğru ilerlemeye başladım… Ve onu gördüm… Bir… Bir… oyuncak bebek… Kırmızı düğmeden gözleriyle, sanki beni izliyordu…

Korkuyordum… Nedensiz bir şekilde… Hava karanlıktı ve burası… Bir mezarlıktı… Şatonun eski aile mezarlığı…

Ben dehşet içinde ona bakarken hareket etti ve ben dizlerimin üstüne çökerken dayanılmaz bir acı bütün bedenimi sarmıştı… Gözlerim kapanırken son gördüğüm… onunla kızımı öldüreceğim o oyuncak bebekti… Çaresiz… Yapayalnız…

Hızla bahçeye çıkarken gözyaşlarıma engel olamıyordum. Bu… Bu olamazdı… O… Hayır!

19 Mayıs 2011 Ariana Thomson

Hala inanamıyorum. Korkunç bir şey bu! Bir hayvan saldırmış olabilir diyorlar ama ben inanmıyorum. Bunu ona, o oyuncak bebek yaptı…

12 Temmuz 2011 Ariana Thamson

Teyzemle yaşıyoruz. O da şatoya taşındı. Annem… Annemi ise eski aile mezarlığına gömdük… O zamandan bu yana neredeyse o neredeyse hiç bebekleri görmüyorum… Çok garip…

Ve hiç yukarı çıkmadım… Orada bir şey var… Biliyorum…

Başımı günlüğümden kaldırdım ve pencereden dışarı baktım. Bütün gece yine ağlamıştım. Mumun başında…

Ayağa kalkıp gerindim ve banyoya yöneldim. İçimde garip bir duygu vardı…

Zaten her günüm böyle geçmemiş miydi ki!?

Banyoya girip yüzümü yıkamak için lavaboya yöneldim… Ve dehşet içinde aynaya bakakaldım… Bir oyuncak bebek bana bakıyordu, beni izliyordu… Dikişleri sökülmüş düğmeden gözleri kan rengindeydi… Çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum…

İçimde garip bir duygu vardı… Sanki bu bebek, diğerlerinden başkaydı…

Ona bakarken gerilemeye başladım… Sırtım kapıya çarptı… Kalbim küt küt çarpıyordu… Ve o kıpırdadı… Sanki aynanın içindeydi bana yaklaşıyordu…

Kapı açılmıyordu! Çığlığım boğazıma takılmıştı…

Sonra birden yok oldu… Çok garip… Bir ses duydum ve kapı açıldı.

İçeri teyzem girdi. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım ve teyzeme gülümseyip dışarı çıktım. Bu olanlara inanamıyordum. Odama gittim ve kapıyı sımsıkı kapadım.

Artık karar vermiştim. Her ne kadar çok korksam da bu akşam yukarı çıkacaktım. Tabi yanımda birkaç mum ve kibritle.

Niye böyle bir işe kalkışmıştım ki?!

Parmak ucunda yürüyerek merdivenleri çıkıyorum şu anda. Henüz ‘korkunç’ bir yaratık saldırmadı. Ve hâlâ yaşıyorum! Ne büyük mucize!

Küçük kız olanlardan habersiz yukarı çıkıyordu… Oyuncak bebek ise gölgelerde saklanıyordu…

Çığlık atmamak için kendimi zor tutarak son birkaç basamağı zıplayarak geçtim. Bu arada mum, hiç güven vermeyen bir şekilde titreşiyordu. Canımı sıkan asıl o değildi…

Bugün 13’üydü… Yine ve yine…

Yaklaşıyordu, küçük kız… Adım adım ölümüne yaklaşıyordu…

Ahşap, oymalı bir kapı; sonsuz bir koridora açılıyordu… Belki de burası evin en eski yeriydi… Bir an tereddüt ettim ve ardından kapıyı ittirdim… Gıcırtıyla hareket etti. Teyzemin uyanmaması için dua ederken elimde mumla koridorda ilerlemeye başladım… Soğuk bir rüzgâr esiyordu ve bu, mumu çok ama çok titretiyordu… Duvarlara korkunç gölgeler düşürüyordu. Duvarlar çok eski bir duvar kâğıdıyla kaplıydı. Parçalanmış ve kirlenmişti. İçimden bir ses arkamı dönüp kaçmamı söylüyordu… Ama bir şey buna engel oluyordu… Karanlık bir şey…

Ve tam o anda arkamdaki kapı gürültüyle kapandı… Sessizlik uzuyordu… Mumun ışığı ise gittikçe sönüyordu. Tek bir ses bile yoktu… Bir kıpırtı… Sadece mumun ışığının yansıdığı o soğuk duvarlar ve… gölgeler… Usulca büyüyen gölgeler…

Sonunda yavaşça hareket ettim ve tam karşımdaki kapıya doğru koşmaya başladım… Son umudum buydu… Yine bir kapı… Gölgelerin arasında sanki birden bire belirmiş bir kapı… Kapıya vardığımda mum son ışığını soluk duvarlara vuruyordu… Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Geriye bir tek boğazıma takılmış bir çığlık kalmıştı…

“Burası… Burası…”

Sesim büyük odada yankılanıyordu… Arkamdaki kapı gıcırtıyla kapandı.

Kendimi bir… bir çocuğun odasında bulmuştum… Bir kız çocuğunun… Pembeler içindeki oda, boştu. Bir tek odanın tam ortasında bulunan küçük bir sandık…

Yavaş adımlarla sandığa ilerledim. Çok ama çok eskiydi. Üstündeki oymaların bir zamanlar gerçekten güzel olduğu kesindi. Ama şimdi hepsi solmuştu… Belki de bu sandığın sahibi gibi…

Kilit yoktu. Derin bir nefes aldım ve sandığın önüne çömeldim. Elimi kapağına koydum ve sakince açtım… HAYIR!!

Panikle ayağa kalkmaya çalışırken ayağım sandığa takıldı ve sandık devrildi… Ve içindeki oyuncak bebekler de yere saçıldı… Hepsi aynıydı. Bir düzine oyuncak bebek… Kırmızı düğmeden gözleri, solmuş bezden vücutları ve dikilmiş ağızlarıyla…

Ben bir kıpırtı beklerken onlar hareketsiz orada duruyorlardı… Sanki ölmüş gibiydiler… Ve bir anda gözüme bir şey ilişti… Bir bebeğin altında kalmış eski bir defter… Bir günlük…

Bir an duraksadıktan sonra, artık ne olacaksa olsun diye düşünerek mumu yere bırakıp defteri aldım. Üstünde tarih yazıyordu… Ama okunmuyordu… Elimi defterin üstünde gezdirdim. Çok eski olmalıydı. Bu şato ve bu sandık gibi… Evin eski sahiplerinden birine ait olduğundan şüpheleniyordum… Bir kıza… Küçük bir kıza…

Ve kapağı açtım. Koyu bir mürekkeple ilk sayfaya bir şeyler karalanmıştı. Altında da bir tarih ve günlüğün sahibinin adı yazıyordu… 1 Ocak 1953, Noel hediyesi, Emily’me.

Ve okumaya başladım.

On beş sayfa kadar okuduktan sonra ancak başımı günlükten kaldırabildim… Burada yazdıkları… Çok korkunçtu.

Her üç ayda bir, oyuncak bebeklerinden birisi kayboluyormuş… Ve sonra da tekrar geri dönüyormuş… Küçük kız çok korkuyormuş, çünkü yine üç ayda bir ayın 13’ünde ailesinden biri mezarlıkta ölü bulunuyormuş… Hep aynı şekilde…

Ve bugün 13’üydü. Annemin ölümünün üstünden tam üç ay geçmişti.

Öleceksin…

Bir anda mum titreşti ve söndü…

Ben kibriti ararken içimde çok kötü hisler vardı… Bu… bu olamazdı.

Neyse ki kibriti yakabilmeyi başarmıştım. Tir tir titreyerek yavaşça ayağa kalkıp, günlüğün son sayfasını okumaya başladım… Sadece tek bir tarih ve tek bir söz vardı…

13 Kasım 1953

Gölgeler korkuyla beslenir… Korkunun da kanla beslenmesi gibi…”

Ve kibrit yandığı hızla söndü.

Günlük elimden düşerken çığlığım boğazıma takılmıştı. Korku her yanımı sarıyordu… Odanın ortasında, beni düğmeden gözleriyle izleyen oyuncak bebeklerle karanlığın ortasında yapayalnız kalmıştım. Ve artık bir şeyi çok net anlamıştım.

Gölgeler… Şatonun eski sahiplerinin ruhları…

Birden gözüme bir şey ilişti… Bu küçük kıpırtı bile sonsuz bir korkunun her yerimi sarmasına yetmişti… Oyuncak… bebekler… hareket ediyordu… Gölgeler… beni parçalıyorlardı… Hayır… Olamaz… Hayır!

Sessiz bir rüzgâr içeri doldu… Aralarına yeni biri katılmıştı… Son oyuncak bebek olan… Ariana Thamson… Şatoda ölen diğer insanların ruhları gibi o da artık, bir oyuncak bebekti…

Gölgeler sadece kanlarını emmiyordu… Ruhlarını ebediyen bir oyuncak bebeğe hapsediyordu…

Gölgeler… Her an, her saniye yaşıyorlar; büyüyorlar… Her yerde… Sessiz, usulca…

Bazen insanlar, karanlıkta kaybolur…

Oyuncak Bebek” için 7 Yorum Var

  1. Selamlar;

    Konu itibari ile güzel bir hikayeydi. Günlük şeklinde yazım tarzını şimdiki zamanla karıştırarak kaleme almanız değişik bir çalışma çıkarmış ortaya. Kurbanların bebeklerin içine hapsolduğunu lavabo sahnesinde anlamış olmama rağmen keyifle okudum.

    Yalnız “üç nokta” işaretini biraz fazla, haydi açık konuşayım gereğinden çok çok fazla kullanmışsınız. Üç nokta ile biten cümlelerin yazılı eserlerde yeri var ve bunu ben de çok kullanırım. Fakat burada aşırıya kaçmışsınız maalesef. Çoğu cümleyi kapatarak daha keyifli okunabilen bir yazın sunabilirsiniz.

    Kaleminize sağlık…

  2. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim.
    Değişik öykü türleri yazmaya çalışıyorum. Doğrusu üç noktanın kullanımında hatalı olduğumu bilmiyordum. Zaten büyük olasılıkla bir daha da korku konulu öykü yazmam. =D
    Oyuncak bebeklere gelirse çocukluğumdan beri onlardan çok korkarım. =)

  3. tek kelimeyle mükemmeldi bir çırpıda okuyuverdim tebrik ediyorumm. bu arada yeni öyküleriniz nerede kaldııı sabırsızlanıyorum =)

  4. Kendisini bir çırpıda okutacak kadar akıcı bir öykü olmuş, tebrik ediyorum. 🙂 Yalnızca üç noktaların sıklığı biraz can sıktı ama akışa o kadar büyük bir zararı dokunmadı bence.

    Başka öykülerini de okumaktan zevk duyacağımdan eminim, başarılar. . .

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *