Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Özel Irk – 2

NOT: Okuyacağınız bu hikayeyi daha iyi anlamak için bir önceki ÖZEL IRK bölümünü okumanız devamlılık açısından büyük önem arz etmektedir.


“Bizimle g-gelmelisiniz! Ustanız ve k-kurul sizi b-bekliyor!”

Sanırım bana bir şey anlatmaya çalışıyorlardı. Ama her cümlesinin bitişinde korkudan sesini ayarlayamıyorlar ve bağırıyorlardı. Karşımda titreyen bu birkaç adam bana refakat için mi gönderilmişti? Gözümün içine bile bakamayacak kadar korkuyorlardı bunlar benden. Durumumun bütün ciddiyetine hakaret gibi geliyordu şu yaptıkları. Bir şey söylemeden onların ortasına geçtim ve çevreme dizilmelerine izin verdim. İleri doğru yürürken göz ucuyla beni kurtaran Bayan Kagi ve benim kurtardığım kızı Hana’ya baktım. Son görüşmemiz olabilirdi. Onlara bakışlarımla veda ederken arkalarındaki duvarı ezber ettim. Tamamen önüme döndükten sonra ise kendime odaklanmaya başladım. Geniş ve soluk renkli taşlardan oluşan koridorlarda benden korkan dört adamla beraber sözde kontrol altında tutuluyordum. On adımda bir kocaman pencerelere denk geliyorduk ve istersem oradan atlayıp kaçmam zor olmayacaktı. Çünkü bana yalan söylüyor olma ihtimalleri çok yüksekti. Masum olduklarını kanıtlayan şey ustamın enerjisini zaten bir saatten beri hissediyor olmamdı.

Şimdi işler çok karmaşık bir halde. Durumu rahat ifade etmek oldukça zor… Toparlamak gerekirse şöyle anlatayım. Bayan Kagi’nin ikinci seviye özel ırk güçleri sayesinde odada bulunmadan kalabilmiştik. Onun gücü bu koca binayı kontrol ediyordu. Taşları, binayı ve odaları istediği gibi hareket ettirebiliyor, saklayıp içlerine girebiliyordu. Bu şekilde sanırım beş saat kadar o küçük odada saklandık. İçinde bir yatak ve dolaptan başka bir şey bulunmuyordu ama dolap ağzına kadar ilk yardım malzemesi ile doluydu. Bayan Kagi’nin önceden hazırlık yaptığı belli oluyordu. Yaralarımla ilgilenmiş ve bizi korumuştu. Ardından ustamdan bir işaret aldığını söyleyerek kapıyı açma zamanının geldiğini söylemişti. Bunun ikisi arasında planlandığını anlayabiliyordum. Ama ustam madem böyle bir şeyin olacağını bilerek plan yapmıştı, en başında niye karşı koymamı yasaklamıştı? Benim bilmediğim başka bir şeyi biliyor olmalıydı. Belki de bir ihtimali değerlendiriyordu. Her neyse sonuç olarak kararlarına güveniyordum. Bir noktaya kadar… Düşününce ustam için dakika duraksamadan ölebilirdim. Ama bu işte bir terslik olduğunu fark edersem de devam etmezdim. Neden bilmiyorum. Bir süredir kendimden haberim yoktu sanırım.

Koridorların gittikçe daha bakımlı ve daha havalı bir hal almasından yaklaştığımızı anladım. Duvar kenarlarında yol boyunca hiç görmediğim kolonlar, pencerelere takılmış kaliteli perdeler vardı. Zemindeki değişik, koyu yeşil, çiçeğe benzeyen şekiller gri-siyah mermerin üstüne özenle çizilmişti. Çizmelerimin mermerde çıkardığı tok ses yanımdaki korkakların titreyen diş seslerine karışıyordu. Üçüncü seviye olduklarını düşünüyordum. Yayılan pek büyük bir enerjileri yoktu. Burada çocukluktan beri yetiştirilen askerleri düşündüğümde ise bir açıdan halimden memnun oldum. Ben güçlerimle gurur duyuyordum açıkçası. Burada ise ezilerek büyütülen çocuklar asker değil köle olmuşlardı. Burada bir tane bile gerçek asker yoktu. Askeri asker yapan o kalp, o ruh bunlardan alınmış ve kurallarla kısıtlanmışlardı. Efsanelerde “Tanrı’nın Ordusu” olarak geçen bir ırk kendi içinde iradesiz hizmetkârlardan ibaretti.

Hindistan da ustam bana filler göstermiş nasıl eğitildiklerini anlatmıştı. Yavru bir fili doğduğu andan itibaren bir yere zincirliyorlar ve hayvan psikolojik olarak o zincirin sınırlarını kendi sınırları sanmaya başlayana kadar çıkarmıyorlardı. Sonunda sahibi zincirlerini çıkardığında bile belli bir alanın dışına çıkmıyor ve onu döven sahibine karşı gelmiyordu. O kadar büyük ve güçlü bir hayvan ile bir insanı karşılaştırınca kontrolün insanda olması komik geliyordu. Türümün geri kalanı da o filler ile acıklı bir şekilde birbirlerine benziyorlardı. Kendilerini yöneten kişileri istedikleri zaman ezebilirlerdi ama istemiyorlardı. Çektikleri eziyeti doğal sanıyorlardı. Büyük bir şaka gibiydi.

Hiç birini tanımıyordum belki ama sinirlenmiştim. Nasıl desem kan bağı buydu sanırım. Irkım daha önce benim için pek bir şey ifade etmiyordu, kendi başımızın çaresine bakacak hatta diğerlerini de kollayacak donanıma sahiptik. Bunu görmeyi beklemediğimden sinirlenmiştim. Göz göre göre gidilen felaketi aklım almıyordu. Şu an her şey, her yer tamamen savunmasızdı! Kavgada kaybeden taraf olmak kadar nefret ettiğim bir şey yoktu. Ben dövüşürken kaybetmezdim ama şu an bir savaş olsa tüm dünya olarak batmıştık. Bunlar mı koruyacaktı insanlığı? Adamlar değil insanlığa kendilerine sahip çıkamıyorlardı. Bahsettiğim bağdan mı yoksa savaşa bağlı olarak çalışan aklımdan mı bilmiyorum ama bu acınası halin bedelini ödeyecek birileri olacaktı. Kimsenin benim ölümü göze alarak koruduğum bir şeyi bu denli savunmasız bırakma hakkı yoktu.

Sert bir adımla son bir köşeden daha döndük ve devasa bir enerji topluluğu beni kucakladı. Gittikçe yakınlaştığımı hissettiğim tanıdık enerji şimdi önümdeki kapının arkasında topluluğa karışmıştı. Her adımda biraz daha belirginleşen ince ve detaylı şekillerin süslediği büyük kapının arkasında tanıdık bir nefes vardı. İçlerinde ustamın da enerjisini hissedebiliyordum ama çevresi başka enerjiler tarafından sarılmış gibiydi. Bu kadar karmaşanın içinde sert kalmamı sağlayan nefese odaklandım. Çok fazla farklı enerjinin bir arada olması içimde bir şeyleri uyandırdı ve enerjim bağımsız olarak hareketlendi. Düşüncelerimin heyecanı ile kanım kıpırdıyor ve vücudumda ısınıyordu. Bu tıpkı çok yüksek bir yerden aşağı düşerken yaşadığınız his gibiydi. Nefesiniz kesiliyordu. Kapının önünde bu his doruk noktasına ulaştı ama bekletiliyorduk. İçeride bir hazırlık vardı.

Benim bilmediğim bir işaret bekliyorlardı. Gelmesi uzun sürmedi. İlk önce ince ışık başımdan bacaklarıma kadar bir çizgi oluşturdu. Gittikçe kalınlaşan çizgi bedenimi kapladı ve sonunda tüm koridor aydınlandı. Yanaklarımdan aşağıya alevler akıyor gibi hissediyordum. İçgüdü ile gözlerim karşıma kilitlendi. Geniş pencerenin önündeki yüksek kürsüde duran beş adam saydım. Yan taraflarda tahta, kısa boylu çitlerin arkasında oturan kalabalıklar vardı. Çitlerin arkasında, bir üst kademede ise basit yapılı bir alan vardı. Orası da dolup taşıyordu. Ortadaki koca boşluğun benim için olduğunu bildiğimden yanımdaki askerlerin bana eşlik etmesini beklemeden oraya doğru yürüdüm. Koridorda gördüğüm çiçeklerin aynısı buradaki zeminde de vardı. Tavan oldukça yüksekte ve yerdekinin daha karmaşık halli bir çizimiyle doluydu. Önümdeki kürsünün yanı sıra sağ yanımdaki duvarda bir balkon vardı ve orada toplanmış kalabalık aşağı sarkıyordu. Yürüdüğüm yol boyunca tahta oturaklar konulmuş bunlar izleyici ile dolmuştu. Herkesin beni görmek istediği nasıl da belliydi. Normal bir yolda yürüyormuş gibiydim. Yüzümde çizikler, kollarımda ve bacaklarımda bandajlar olabilirdi ama hala hayattaydım ve benimde kendime göre bir yöntemim vardı. Bir iki sessiz dua duydum. Varlığımla titreyen bedenleri görmek beni daha da keyiflendiriyordu. Ortamdaki baskın enerjinin kim olduğunu hepsi fark etmişti. Tapındıkları otoritelerini hiç çaba sarf etmeden altımda ezmiştim. Göğse konulan eller, iç çekişler ve irileşen göz bebekleri. Kendimi rahatlamış hissediyordum. Ustamın kürsünün altında, hemen önümde durduğunu görebiliyordum ama ona bakmak beni frenleyebilirdi. Yanmaya devam etmek istiyordum. Başımı tamamen kürsünün üstündeki beş adama çevirdim. Bana bakışları, gözlerinden yavaş yavaş silinen o aç gözlü ışık, sıktıkları parmakları ve çattıkları kaşları. Biri hariç hepsi aynı bakıyordu. Gerçi birçoğu nefes almaya çalıştıkları için doğru düzgün odaklanamıyordu bile.

Sağdan ikinci. Ayaklarımdan saçlarıma beni satın alacakmış gibi incelerken oldukça heyecanlıydı. Bakışlarıyla enerjisini nasıl bana akıttığının farkındaydım. Koca bir duvarı parmağınızla ittirdiğinizde yaratacağı etki neyse enerjisinin üzerimde yarattığı etki o boyuttaydı. Sinek ısırığı. Tam gözünün içine bakmakla kalbini heyecandan durdurabilir miydim? Uslu durmalıydım. Farkındaydım. Aşırı bir hareket yapmayacak, dost olduğumu kanıtlayacak ama aptal olmadığımı gösterecektim. Kendimi, daha doğrusu enerjimin boyutlarını cömertçe tanıtırken kürsünün soldan üçüncü tarafındaki boşluğu fark ettim. Aslında altı kişi mi olmaları gerekiyordu? Boş sandalye birinin eksik olduğunu açıkça belli ediyordu. Daha lafına başlamadan ortada oturan adamın nefes aldığını fark ettim ve bu çıt çıkmayan kalabalıkta en ufak kelimenin bile duyulacağını bilerek cevabım için hazırlandım.

“Walter, bize garanti ettiğin her şeyi göz önüne alarak mahkemeyi açıyorum ve söze senin başlamanı istiyorum.”dedi yaşlı adam. Sürekli gözlüklerinin kenarlarıyla oynuyordu. Oldukça yapmacık geliyordu. Sahte bir protokol vardı burada. Bu yüzden balkonda oturan biri buna uymayarak ustamdan önce söze başladı.”Söyleyeceğin hiçbir şey o şeyi aklamaz! Alt salonda kısıtlanmış halde neler yapabildiğini gördük! Teşkilatımıza bu şekilde ikinci bir saldırının gelmeyeceğini nereden bilebiliriz?”Ben tepki vermedim. Ustam derin bir nefes aldı ve söze başladı.

“Vega yok edilmesi gereken bir şey değil, korunması gereken ve bize gönderilen kusursuz bir silah. Ona bu şekilde muamele edilirse emin olun alacağınız karşılık hırpalanmış askerlerden ve yıkılmış bir salondan çok daha fazlası olur.”Oldukça iyi bir cevap verdiğini düşünüyordum ama tek bir açıklama yeterli olmayacaktı. Bu zaten bilmeleri gereken bir bilgiydi. Kendi ırkını kurtaracak olan kişiye böyle bir mahkemenin kurulması bile ne derece büyük bir ego ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Yaptık demek için kurulan bu mahkemeye bir damla saygım yoktu. Ortada oturan yaşlı adam tekrar gözlükleriyle oynadı. Birilerinin bir şeyler söylemesini istiyordu. Ortada inandırıcı bir oyunun olması gerektiğinden sağdan ikinci sırada oturan sinek lafa başladı.

“Ortamdaki gerginliği hissedebiliyor musunuz dostlarım! Yaratıcımızın bize bahşettiği o eşsiz sezgilerinizi kullanın. Ne kadar vahşi! Tanrımız neden harika işleyen bir düzen varken bu şeyi göndersin ki? Ne kadar kuşkulu görünüyor. Birden ortaya çıkıyor ve herkesten güçlü olduğunu iddia ediyor. Bu zamana kadar geldiğimiz noktada en ufak bir emeği olmayan biri gelip karşınızda rahatça üstünlüğünü ilan ediyor. Ne komik bir şaka! Onu bizim tanrımızın yarattığı ne malum? Belki de şeytanın kızıdır. Enerjisinin saflığını ne derece biliyoruz?”

Şaka demişti değil mi o? Kan beynime sıçradı. Bunu, tarif edemiyorum, çileden çıkabilirdim. Kolay delirtilebilir biri olan benim için bunlar fazla ağırdı. Gurur duyduğum tek şey olan, kendimi sevmeme neden olan tek şey olan güçlerime kirli muamelesi yapmak. İşte geliyordu.

“Daha komik olan şey senin karşımda hiç tereddütsüz bu şekilde rahatça konuşabilmen! Ondan daha da komik olan ise bu kadar kişinin kim bilir kaç yıldır seni dinlemesi.”Sesimi duyanlar hipnotize olmuş gibi öylece bana baktılar. Bir kelime daha duymak için kıvranıyorlardı. Üzerlerinde bu şekilde bir etki bırakmak bana bir çıkış yolu gösterdi. Kendimi kanıtlamam gereken kişiler otoriteler değildi. Baştan beri yanlış yapıyorduk. Eğer otoriteler karşı gelemeyeceği büyüklükte bir kitleyi kendime şu an bağlayabilirsem başkaldırıdan korkan bu yalancılar kalıba uygun bir kabulümü hazırlayabilirlerdi. Diğerleri beni istiyorlardı ve isyan istemeyen başlar bunu kabul etmek zorundaydı.

“Var olan düzenin mükemmelliğinden bahsedecek deneyime sahip olduğunu mu düşünüyorsun? Kaç kez iblis gördün sen? Nefesini hissettin, darbesini aldın ve yaralandın. Dostlarım diye çağırdığın bu kişiler için kaç defa riske girdin! Sen o çok sevdiğin tanrıdan aldığın güçlerin kaç kez hakkını verdin? Koruduğun şey imkânların mı yoksa insanların mı? Bunca yıldır yattığın koltuktan görmemiş olabilirsin ama bahsettiğin o harika düzen senin kısıtlı aklında kurduğun ve yaydığın bir yalan. Hiç yaşamadığın savaşlarından aldığın deneyimsizlikle oluşturduğun ve kendi çaresizliğinin acısını çıkarttığın orduna bir ara sormayı dene sokaklar ne halde. Kaç adam kurtuldu son savaşından ona bak! Üstünlüğün getirdiği yöneticilikle övünen sen benim gücümden bu kadar mı korkuyorsun? Yanlış görüyorsun. İlan ettiğim şey üstünlüğüm değil ırkımın yaklaşan zaferi!”

Yeterince ona saldırdığımı düşünüyordum. Şimdi yapacağım seslenişte lafımı kesemeyecek kadar ters köşe olmuştu. Şimdi herkese seslenme zamanıydı. Yıllardır yasaklanan ve zamanla unutulan sözlerin gün ışığına çıkması onları sersemletmişti. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Beklenilen yılların acısı saniyeler içinde birkaç kalpten gelen cümleyle çıkarılıyordu. Bir kurtarıcı gibi davranıyordum. Çünkü kurtarmak istiyordum. Onları gaza getirecek tek şeyin sert bir darbe olduğunu biliyordum ve yapmam gereken buydu. Beyinleri uyuşmuş ve monotonlaşmıştı. Sağlam birkaç harekette hepsi kendine gelebilirdi. Herkes aykırılığa bayılırdı. Çiğnenen kurallar herkese haz verirdi. Eğer otoritelerin koyduğu kuralların kötülüğünü gösterirsem onları çiğnemekte tereddüt etmeyeceklerdi.

“Ben size soruyorum! Bilerek uyuşturulmuş ve köreltilmiş sezgilerinizle hissedemiyor musunuz ortamdaki kan kokan yalanları? Kendiniz bile duyamıyor musunuz içten içe attığınız çığlıkları? Bu da mı yasak? Bu zamana kadar sizin katıldığınız ve dostlarınızı kaybettiğiniz savaşlarda emeği olmayan birinin sizi yönetmesini ne derece doğru buluyorsunuz? Siz tanrının yarattığı en üstün ırksınız! Neden yönetilmeyi doğru buluyorsunuz ki? Özgürlükle gelen ve yükseklerde vızıldayan sineklerin vahşi olarak nitelendirdiği o gücü ne diye bunca yıldır uzanıp almıyorsunuz. İşlemeyen bu düzenin kurucularını ne diye alıp alaşağı etmiyorsunuz? Kötülüğe iyilikle cevap veriyor ve onlardan da aynı şekilde iyilik bekliyorsunuz. Ölüden nefes almasını beklemek gibi bir şey! Çoktan ölmüş bir kalpten iyilik bekleyemezsiniz. Çürümüş bir beyinden mantıklı düşünmesini de isteyemezsiniz. Bu yüzden göze göz , dişe diş!”

Durup yarattığım etkiye kısa bir bakış attım. Sadece otoritelere saldıramazdım. Bunun politik bir kavgadan çok yaşam davası olduğunu da hissettirmeliydim. Yatmaya alışmışlardı. Onlara savaşın güzelliğini göstermeliydim.”Şehirlerin kuytu köşelerinde yaptığınız saatlik kavgalar ne kadar daha devam edecek? Kendinizi daha ne kadar bastıracaksınız? Hissetmiyor musunuz aslında ne kadar savunmasız olduğunuzu? Size gerçek bir savaş öneriyorum! Kazanabileceğimiz bir savaş! Doğanıza uygun, özgür bir güç! Göğsünüzde debelenen o yaratık büyüyecek ve sizi olması gerektiği gibi savaşın ortasına sürükleyecek. Kanınızın damarlarınızda kaynadığını hissettiğiniz o an yenilmez olacaksınız. Rüzgâr altınızda yanan iblislerin küllerini götürdüğünde savaş alanı size kalacak. Tanrının yarattığı tek bir galip olacak! Kendini kısıtlayan zincirleri elinde tutan, aynı zamanda gücünü serbest bırakacak anahtarları kalbinde taşıyan kim olacak? Siz! İhtiyacınız olan tüm silahlara sahipsiniz! Savaşın o zaman!”

Sesim tüm salonda yankılandı. Deliye dönmüştüm. Kendi ruhum bile içimde ezilmiş ve enerjime yol vermişti. Söylediğim şeylerin çoğunu şu an uydurmuştum. Ama samimi ve ciddiydim. Her zaman istediğim savaşın temellerini atabilirdim. Hayalim olan doğruyu onlara fark ettirebilirdim. Bu tür bir atak beklemeyen ve altıncı kişinin gelmesiyle de tamamen dolan karşı taraf sessizce ortamda yükselen nabızım altında yok oluyordu. Farkındaydım. Yenilmişlerdi. Şu saatten sonra bana zarar vermeleri haklı olduğumu kanıtlardı. Beni enerjimin kontrol zorluğundan değil de kendilerini yok edecek bir tehdit olarak gördükleri için öldürdükleri ortaya çıkardı ve ondan sonra oluşacak kargaşayı ise kimse durduramazdı. Buradaki herkesin aslında içten içe böyle düşündüğünü biliyordum. Sadece kimsenin aklına gelmiyordu yıllardır işleyen bir düzenin kötü olabileceği. Belki de ben diğerlerini fazla ezik görüyordum. Belki de susmak için başka sebepleri vardı. Ne olursa olsun. Kendimi belli etmiş ve diğerlerine kabul ettirmiştim. Kalabalıktan sesler yükseliyor ve ikna edilmiş kişiler oylarını dile getiriyordu. Öylesine bakıldığında bile çoktan dokunulmaz sayılırdım. Bunu fark eden otoritelerden birinin sonunda kararlarını söylemeleri gerekecekti ama hiçbiri konuşamıyordu. Tam anlamıyla vurulmuşlardı. Kararı söylemekte gecikebilirlerdi. Ama onu değiştiremezlerdi.

Yerini alan altıncı adama gözlerim kaydı. Sebebi güneş ışığının altında parlayan kırmızı zırhıydı. Oraya ne zaman geldiğini fark etmemiştim. Gri-leylak gözleri bana beklenti ile bakıyordu. Bir şeylerden tatmin olduğu ellerini masanın üstüne rahatça koymasından anlaşılıyordu. Koyu kahverengi saçları dağılmıştı ve dikkat edince zırhında derin yarıklar olduğunu fark ettim. Hala iblis kokuyordu. Kavgadan çıkan bir otorite ha? Görmeyi beklediğim son şeydi sanırım. Oturduğu sandalyeyi gürültü ile itti. Ondan yayılan enerji ustamla hemen hemen aynı seviyedeydi. Taşıdığı yüke bağlı olarak gelişmiş bedeni asalet kelimesinin vücut bulmuş hali gibiydi. Otuzlu yaşlarda olmalıydı. Bir kaç dakikadır süren sessizliği bozan adımlar tam karşımda durdu. Saygı durulan biri olduğu belliydi. O ayağa kalkınca kalabalıkta birileri “Bu iş tamam, karardan artık dönülemez”benzeri bir şeyler söylemişti. Yani onun söylediği şey kalıcı olacaktı. Kan olmuş eldivenlerini çıkardı ve enerjisinin aktığı çıplak elini bana doğru uzattı. Tok sesi salonda arzuyla yankılandı.

“Vega! Omuz omuza savaş bizimle!”

Özel Irk – 2” için 6 Yorum Var

  1. ne demeliyim bilmiyorum 🙂 gerçekten ilgiyle okudum. objektif bir şekilde yazını bir kere okumalısın.bazı yerleri çabuk geçmişsin.yine de sen geleceğin j.k. rowling i , suzanne collins i sin. 😀

  2. ikini bölümde çok güzel olmuş sakın yazmayı bırakma bu yazılar senin için egzersiz olacaktır. Kim ne derse desin sen yolundan dönme ileride senin kitaplarının raflardan gurula satın alacağıma inanıyorum

  3. Olmuş… Bu öykü olmuş. Keske roman olsaydı ama ilk seferde olmuyor. Bir gün romanlarını da okumak istiyorum.

  4. iki bölümü de zevkle okudum,bende bir gün bu hikayelerin romanlarını okumak isterim yazmayı bırakma sakın,yeni bölümleri bekliyoruz.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *