Öykü

Portakallar

Daha fazlası…

Hem düşündüğü hem rüya gördüğü hem tüm bunları gerçek sandığı ama hayaline de inanmadığı tarifi zor bir mide bulantısının tam ortasında o an istediği tek şey aklını, kalbini ve beynini durdurmaktı. Kalkıp gitmek isteyenlerin ama yapamayanların o görünmeyen prangaları Mete’nin ayak bileklerindeydi. Gerçekle hayal, şimdiki zamanla geçmiş, sadece bu an. Bunların hangisi doğruydu?

Sabah olduğunda, yine aynı rüya, diye düşündü. Bir farkla. O aynı, tarif edilemez acı portakal kokusuyla bu kez rüyaya her zaman girmeyen, girdiğinde de lutfedermiş gibi iki kelime söyleyip kaçan adam da aklının konuğuydu. Çocukluğundan kalan, anlatırsan gerçek olur, inancıyla rüyalarını kimseye anlatmaz, soranlara rüya görmediğini söylerdi. Lakin aslında her gece onu yorgun düşürecek rüyalar görür, hepsini tane tane hatırlar, anlatamadığı için de bir deftere yazardı. Kaç rüya defteri olduğunu bilmiyordu. Hepsini saklasa da asla geri dönüp okumazdı. Rüyalarını yazmak demek, bilincinin en karanlığının kirini mürekkebe karıştırıp kağıda akıtmak, onlardan bir nevi kurtulmaktı. Sadece bir rüyasını artık defterine yazmıyordu. Hep aynı rüya; acı portakal kokusu, her tarafta yanıp kül olmuş ağaçlar, yanan ormanla beraber kül olmuş hayvan cesetleri, uğul uğul esen hafif rüzgâr, çağlamaktan yorulmuş durgun akan bir şelale. Hikaye aynı kalmakla beraber tüm bu temaya arada bir giren zayıf kemikli, bir o kadar dirayetli bakışlı fakat canının yandığı her halinden belli olan: “Anlaman lazım. Daha fazlası yapılmalı…” diyen bir kızılderili şefi. Bu rüyayı çocukluğundan beri yılda en az bir iki kere görüyordu. En büyük dileklerinden biri unutmakken rüya zamanla sıklaşmaya başlamış, şimdi yirmili yaşlarının başında iyice yorucu bir hal almıştı. Yüzyıllar öncesinden gözlerinin içine bakıp yardım dileyen bir kızılderili şefine nasıl uzanabilirdi eli? Tek o değil, hangi adam ne yapabilirdi? Saat sabaha karşı 4’tü. Elleri buz keserken, yüzü ateş atıyor, uyku akan gözleri uykuya direniyor, içinden gelen ağlama hissi boğazında düğümleniyordu. İradesinin tıkandığını hissettiği anlarda kendisinin ‘başlat’ tuşuna basmayı iyi bilen bir adam olduğundan silkelenerek mutfağa yöneldi. Buzdolabını açtı. Bu hareketleri neden yaptığını bilmiyordu fakat içten içe kendini serbest bırakması gerektiğini, sorgulamaması gerektiğini biliyordu. Buzdolabından iki kiloya yakın portakal çıkardı. Hiç sevmediği ama her alışverişe çıktığında kesinlikle aldığı, öğle yemeklerinde okuldaki arkadaşlarına dağıttığı ve ancak böyle biten portakallardı bunlar. Bir tanesinin bile çürütülmediği, bir tanesinin bile tarafından yenmediği ve her alışverişte ısrarla alınan portakallar. Sabahın bir yarısı olmasından bihaber, meyve sıkacağının gürültüsüne aldırmadan sıktı portakalları. Sıkmayı sonlandırdığında balkona çıktı. Balkonu orta genişlikteydi ama kendine has bir botanik bahçesi yapacak kadar da büyüktü. Elinde portakal suyu sürahisiyle çiçeklerine tek tek dokundu. Yetiştirmek için aylarını verdiği güzel çiçekleri sanki bu sabah gülüyorlardı. Onlar da bir şeyler olduğunun farkında, dedi kendi kendine. İnsanlar dışındaki her varlık bir şeyler olduğunun farkında. Bilgeliğini kaybetmiş, sağır olmuş insanlar dışında… Sürahiden akan portakalları yudum yudum gülümseyen çiçeklerine içirdi. Çiçeklerin portakal suyu sevip sevmemesi değildi düşündüğü, bunu neden yaptığı da değildi. Sadece yapıyordu. Her insanın düşüncesinin frenini boşalttığı, boşaltmazsa delireceği o en ihtiyaç duyulan anlardan biriydi bu. Gülümseyen çiçeklerine bakıp kendi kendine kahkaha atmaya başladı… Rahatlamış ve huzurlu hissediyordu. Sürahiyi mutfağa bırakıp minik botanik bahçesinin camlarını hafifçe açmak için geri döndü. Gördüğü şey karşısında yere yığılmakla yığılmamak arasında tereddüt eden bacaklarını yokladı. Daha fazlası, dedi. Hiçbir deli, deli olduğunu kabul etmez. Deli olduğunu kabul edenler deli taklidi yapanlardır ve ben yemin ederim delirmedim. Bu sadece bir uyku. Hâlâ uyuyorum ve bu gerçek değil.

Balkonunun ortasında kıvılcımlarını etrafa savuran, hiçbir insanın karşısında dirayetle duramayacağına kendi kendisini inandırmış, olağanüstülüğünün çok farkında ve karşı tarafı bıraktığı çaresizlikten çok da memnun görünen koskocaman bir halka vardı: Kıvılcımlı bir zaman halkası. Mete, basit insan iradesinin acınacak haliyle halkaya doğru yürüdü. İçeriye girdi. Burası başka bir zaman, başka bir mekandı. Neden ve nereden bildiğini bilmediği bilgiler yığını yine oradaydı işte. Kadim öğretilere göre eski hayatlarımızdan bize akan bilgilerdi bunlar. Bu zırvalara hiçbir zaman inanmamıştı fakat işte tam da şimdi inanmakla inanmamanın arasındaki o kıldan ince, kılıçtan keskin köprünün ortasında çaresizdi. Kendisini inanmanın kollarına bırakarak yürüdü. Gür portakal ağaçları, etrafta koşuşturan hayvanlar, hemen yanda şırıl sırıl akan bir şelale, etrafta koşturan küçük kızılderili çocukları ve büyük şef Astumena…

Astumena…

Bu kelimeyi art arda o kadar söyledi ki Astumena gülümsedi.

— Hoş geldin. Uzun zaman oldu.

— Burası neresi?

— Dünya zamanının çok eskisi, gönül hanenin binlerce saati, aklını esir eden, hem de özgürleşeceğin yer.

— Hiçbir şey anlamadım.

— Anlayanlar anlamayanlara karşı sorumluluk sahibidir. Anlayacaksın. Anlamanın acısından dolayı şimdi bu haldesin. Senin imkanların, bilgin ve farkındalığın, benim anlayışım, gücüm ve liderliğim. Zaten bir olduğumuz bu evrende sen ya da ben ne fark eder.

Kıvılcımlı çemberden geçtiğinden beri ne geldiği yerden ne duyduğu cümlelerden hiçbir şey anlamamıştı. İçindeki ses aslında buraya ait olduğunu fısıldayıp dursa da korkusu sesi bastırdığından o ses fısıltıdan öte geçemiyordu.

— Sana bağlıyız. Bize bağlıyız. Bana gününün bilgeliğini getir. İçindeki sesi bastıranlar aynı sınavı daha acı tecrübelerle yaşamaya devam ederler. Görüyorum ki sen de içindeki sesi bastırıyorsun. O sese, daha fazlasına ihtiyacımız var. Bir olmalıyız.

Midesi bulanıyordu. Kafasını sert mermer zemine çarpmış, sağ kaşının kenarından kan akıyordu. Bunun her ne kadar rüya olduğundan emin olduğunu düşünse bile rüya olmadığından da artık emindi. Anneannesi; ona rüyalarını kimseye anlatmaması gerektiğini söyleyen anneannesi, rüyada kan olamayacağını, rüyalarda kanın mavi akacağını, kanın sadece gerçek hayatta kırmızı olduğunu da söylemişti. Ne doğru ne gerçek diye düşünürken o eskiden öğrendiği bilgilerin esaretiyle ayağa kalktı. Bu bir rüya değil. Bu katlanması çok güç bir gerçek. Az önce kıvılcımlar saçan bir zaman çemberinin içinden geçerek başka bir zamana gittim. Allah’ım tüm bunlar gerçek ve hayır deli değilim!

Öğlen olup uyandığında yatağına geri döndüğünü ve hiçbir şey olmamış gibi yattığını hatırladı. Deliksiz uyumuştu. Kaşının kenarındaki yarık olmasa olanların aslında olmadığını bile düşünecekti fakat yarık her şey gerçek, diye bağırırcasına sızlıyordu.

Kahvaltı yapmadan sokağa çıktı. Cumartesi olmasının verdiği kalabalık içini sıksa da kendini en mutlu hissettiği yere, mahallesinin 30 yıllık sahafı Sevil Teyze’ye gitti. Sevil Teyze bilge bir kadındı. Çocukluğundan hatta bebekliğinden beri Mete’yi tanır, ona hikayeler anlatırdı. Öyle ki Sevil Teyze Mete’ye anne ve babası öldükten sonra daha sıkı sarılmış, istisnasız her öğle yemeğinde aramış, yardım ediyormuş hissi vermemenin o büyük nezaketiyle daima yanında olmuştu. O gün Sevil Teyze sahafta yoktu. Mete, Sevil Teyze’nin yardımcısı Ruhsar’a selam vererek içeri girdi. Kızılderililerle ilgili bir şey bulmak istiyordu. Dönüp Ruhsar’a sorduğunda Ruhsar her zamanki sessiz haliyle raflara yöneldi ve tozlu büyük bir defter çıkardı. Mete defterin ne olduğuna bakarken Ruhsar, daha fazlası, dedi. Bu iki kelime karşısında Mete donup kaldı ama Ruhsar’ın gri gözlerine bakmaktan kaçınıp teşekkür ederek bir kenara çekildi. Defter bilmediği bir dille yazılmıştı. Umutsuz gözlerle sayfaları karıştırırken zamanla yazılanları anladığını farketti. Anormal olaylara maruz kalmış insanların şaşırma yetilerini kaybetmiş o kendilerine özgü halleriyle duraksadı ve okumaya devam etti. Daha bu sabah kıvılcımlı bir zaman çemberinden geçtiğime göre, kadim bir yazıyı da elbette okuyabilirim, diye düşündü. Defter Astumena’ya aitti. Başlığı ise “Astumena’nın Rüya Defteri” idi. Astumena’nın rüyalarını okurken kendi hayatı gözlerinin önüne geldi. Astumena’nın anlattıkları onun bugünkü hayatına benziyordu. Okulu, arkadaşları, portakal yiyemeyişi ama herkese dağıtışı… Sadece Astumena kendi gününün terimleriyle anlatmıştı anlam veremediği bazı şeyleri. Astumena, bir adamın durmadan rüyasına girdiğini ve obasını koruması gerektiğini kendisine söylediğini anlatıyordu. O da obasının zaten korunak altında olduğunu, çok güçlü atları, savaşçıları ve okları olduğunu kimsenin gelip de Astumena ve obasına dokunamayacağını ona söylediğini yazıyordu. Astumena Mete’den farklı olarak rüyalarına kendi yorumlarını da katıyor Mete ise bundan daima çekiniyordu. Astumena ne kadar cesursa Mete o kadar korkaktı. Astumena ne kadar aşıksa Mete o kadar taş kalpliymiş gibi davranıyordu. Daha Ruhsar’ı aslında ne kadar sevdiğini bile söyleyememişti. Belki de sevgisinin Ruhsar’ı yok edeceği düşüncesi vardı içinde. Ne zaman korksa gözünün önüne yanık portakal kabuğu kokusu ve Ruhsar gelmesi de belki bu yüzdendi. Defteri alarak eve gitti.

Sabaha karşı 3’te uyandı ve balkona çıktı. Çiçeklerimin portakal suyuna ihtiyacı var, diye düşünürken kıvılcımlı zaman çemberinin yine orada apaçık olduğunu gördü. Nasıl bu kadar cesur olduğunu anlayamadan yine atladı çemberin içinden. Başka bir vücuda bürünmüştü. Kaslı, cesur, yenilmez hissediyordu. Bir farkla. Bu kez bilgeydi de… Bu delikanlı vücudun taşıdığı kafanın içine kendi zamanından getirdiği bilgeliği yerleştirmişti. O Astumena’ydı… Şırıl şırıl akan şelaleye, obasına, yağız atlara baktı. Gerçekle hayali ayırt edemediği bu yerde Ruhsar’ı gördü. Ruhsar gri gözleri ve yanlarında akan şelaleyi kıskandıracak gürlükteki kızıl saçlarıyla ona gülümsüyordu. Kızılderililerin saçlarının da kızıl olduğunu hiç hatırlamıyordu. Öbür zamanındaki Ruhsar’ın saçları simsiyahtı. Ama bu Ruhsar’dı, her haliyle güzeldi zaten. Ruhsar karısıydı. Diğer zamanda cesaret edemediği her şey bu zamanda vücut bulmuştu sanki. Mete mutlu ve bütün hissediyordu. Botanik bahçesine o gün geri dönmedi. Herkes ona çok saygı duyuyor ve seviyordu. Botanik bahçesinin olduğu dünyada okulda coğrafya ve tarih okuyordu. Özellikle coğrafya tutkusu onu diğer arkadaşlarından hemen ayırıyordu. Burada da obasının coğrafyasına, toprak yapısına, nerede olabileceğine dair birtakım incelemelerde bulundu. Birkaç haftayı obasında geçirdikten sonra kendini botanik bahçesinin ortasında bu kez sol kaşı yarılmış bir şekilde buldu. O kadar güçlü hissediyordu ki. O, binlerce yıl bekleyen düşüncelerin bir elma olup kafaya düştüğü anların aydınlanma nidasıyla her şeyin farkına vardı. Astumena kendisiydi. Obada kimse ona adıyla seslenmemişti, Astumena ya da herhangi başka bir isimle seslenmemişlerdi. Astumena’yı da görememişti. Yine benim çözmem gereken bir bilmeceymiş işte, diye düşündü. Rüyasında gördüğü Astumena’nın ayaklarında prangalar vardı. Astumena obasındaki portakal ağaçlarının cayır cayır yanışını görmüştü, yanık portakal kokusunun midesini bulandırması, portakalı çok sevdiği halde yiyememesi ama herkese dağıtması bu yaşananlardan dolayıydı. Astumena her ne kadar Mete’ye binbir şifreyle de olsa yapması gerekenleri, bazı şeyleri değiştirebileceğini anlatıyordu. Mete obasında kaldığı birkaç haftanın sarhoşluğuyla bunu hemen anlayamasa da sol kaşı sert zemine çarpan çoğu kişiye gelemeyecek olan aydınlanmalardan birini işte şimdi yaşıyordu.

Tam üç ay boyunca kıvılcımlı zaman geçidi açılmadı. Mete bu bir ay boyunca kızılderililere ait ne kadar bilgi varsa derleyip topladı. Kıvılcımlı zaman çemberinin o hazır olunca açılacağı inancına tutunarak ABD’ye gitti. Kadim topraklarını bir de bu zamanda, bu algıyla görmesi gerekiyordu. Araştırma yapması ve obasını kurtarması gerekiyordu. Obasının olduğu yer, üzerinde birkaç eski Amerikan barı olan, kuş uçmaz kervan geçmez minik bir Amerikan kasabasıydı. Şelale dahi kurumuştu. Burada nasıl portakal yetişmiş, diye düşündü ama bu kadar açıklanamaz olayları yaşadığı şu günlerde bunun takılmaması gereken bir şey olduğunun da farkındaydı. Her şey bunun için miydi yani? Ailesi, arkadaşları beyazlar tarafından esir edilmiş, öldürülmüştü. Kendisi yıllar boyunca esir edilmiş, köle gibi çalıştırılmıştı. Portakal ağaçları, hayvanları yanmıştı. Rüyalarında gördüğü tam olarak bunlardı. Mete ise bu kaderi değiştirmeliydi.

Eve döndüğünde haftalarca, aylarca kıvılcımlı zaman çemberinin açılmasını bekledi. Açılmadı. Üzerinden tam 8 ay geçtikten sonra kıvılcımlı çember sanki bir daha açılmamaya yemin etmiş de bu son açılışıymış gibi açıldı. Mete her zamanki gibi gece 3’te yatağından kalktı ve çemberin yanına geldi. Botanik bahçesine baktı ve içeri atladı. Zamanı gelmişti.

Obasına gittiğinde kimse ona nerede olduğunu sormadı. Zaman her ne kadar kendi geldiği dünyada 8 ay işlemiş olsa da bu tarafta işlemiyor gibiydi. Yeni uyandığı sabahın akşamına dönmüştü. Botanik bahçesinde geçirdiği 8 ay burada 8 saate bedeldi.

Obasının büyük şefinin yanına gitti. Şef onu olgunluk ve sakinlikle dinledi.

— Demek büyük ruhların sana haber verdiğinden bahsediyorsun.

— Evet büyük şefim. Bu öyle bir haber ki obamızı mahvedecek beyaz insanlar yolda. Acilen yol boyu yürüyüp en yakınımızdaki Sizimono Dağı’nın eteklerine saklanmalıyız. Oraya gelemeyecekler.

— Neden sana inanalım Astumena?

— Çünkü büyük ruhlarla konuştum efendim.

— Tarihimizde birçok kişi büyük ruhlarla konuştuğunu iddia eder. Peki kanıtın var mı?

— İlle de kanıt görmek isteyen göz kanıtı görse bile sonsuz iman etmez ulu şefim. Bir kızılderili de asla yalan söylemez.

— Elbette öyledir Atsumena, dedi ulu şef. Fakat şimdi git. Obayı hiçbir yere taşımıyoruz.

Atsumena ne diyeceğini bilemeden oradan ayrıldı. “Senin imkanların, bilgin ve farkındalığın; benim anlayışım, gücüm ve liderliğim.” diye geçirdi içinden. Birkaç arkadaşına konuyu anlattı. Arkadaşlarından bazıları onu mantıklı bulup yanında olurken, bazıları inanmadı. Atsumena o akşam meydanında tüm obayı toplayarak bir konuşma yaptı.

— Sevgili oba halkı! Size, gelecek olan bir tehlikeyi bildirmek zorundayım. Buradan gitmek zorundayız. Obamızın biraz ilerisindeki Sizimono Dağı’nın eteklerine yerleşmeliyiz. Eğer burada kalacak olursak beyaz adam gelip hepimizi öldürecek. Çocuklarınız için, geleceğimiz için, insanlarımız için bunu yapmalıyız.

Oba sakinleri ne yapacaklarını bilemediler. O an bu söylentinin çoktan beri obada duyulmuş olduğunu, ulu şefin ve bir takım arkadaşlarının halkın çoğunu zaten kandırmış olduğunu fark etti Atsumena. İçinden geçen ince sızı Mete’nin, o sızıyı bastıran sarsılmaz güç ise Astumena’nındı. Sarsılmaz güç galip geldi ve oba halkına;

— Bu sabah ben ve ailem Sizimono Dağı’nın eteklerine varmak üzere yola çıkıyoruz. Bizimle gelmek isteyen olursa kapımız açık, dedi ve onu kör gözler ve kör kalplerle izleyen oba sakinlerine baktı.

Sabah yola çıktıklarında onlarca ailelik obadan yalnızla 13’ü Atsumenalarla beraber gelmişti. Ruhsar yani bu dünyadaki adıyla Hatsu, Atsumena’nın öngörülerine daima güvenirdi. O sabah Atsumena’yla ailesi ve yanlarındaki 13 aile Sizimono Dağları’nın eteklerine taşındılar. Her aile yanlarına birer tane portakal fidesi aldı. Bundan tam 3 ay sonra beyaz adamın katliamları dört bir tarafta duyulmuş olsa da beyaz adam ilk zamanlar Sizimono Dağı’nın eteklerine bakmayı hiç akıl edemedi. Sonradan gelen bir grup başka beyaz da Atsumena’nın gelecekten gelmişçesine ürettiği fikirler karşıında donakalıp, Atsumena’yla dost olmayı tercih etti. Atsumena ailesi ve o 13 aile on yıllarca mutlu yaşadılar. Atsumena’nın 2 kızı, 3 oğlu oldu. Diğer ailelerin de çocuklarının olmasıyla oba gelişti, büyüdü, portakal ağaçları boy verdi ve Atsumena o rüyasında gördüğü adam oldu fakat bu adam bu kez mutlu ve iki hayatın yeteneklerini birleştirmekten duyduğu huzurla sakin ve endişesizdi.

Mete artık yarılacak bir kaşının kalmadığı düşüncesiyle mermer zeminde doğruldu. Kıvılcımlı zaman çemberinin kayboluşunu izledi. Ölüm anını hatırladı. Atsumena ölmüştü. Yıllardır obasında, obasının ulu şefi olarak yaşamış, sonradan yine de yanlarına gelen beyaz adamın tüm tarihine hakim olduğu için onlara yenilmemiş, aslında onların savaşmasına bile fırsat vermeden onlarla anlaşmış, Atsumena adına yaraşır biçimde bir Atsumena olarak ölmüştü. Atsumena geçmişle geleceğin birleştiği o an, demekti. Mete hem yılların olgunluğu hem de bu zamandaki vücudunun gençliğini bir arada bulmuş olmasına hafif şaşırarak ayağa kalktı. Ne özlem, ne de bu zamana alışamama gibi bir şey hissediyordu. Telefonundan takvime baktı. Sadece iki gün geçmişti. Onu arayacak kimsesi olmadığı için ilk etapta telefonuna gelen mesajlar ya da çağrılara bakmadan takvime bakmıştı. Sonradan 3 cevapsız çağrı, 9 tane de mesajı olduğunu farketti. Hepsi Sevil Teyze’dendi. Bir koşu Sevil Teyze’nin dükkanına girdi. Sevil Teyze onu görünce ah oğlum nerelerdesin, diyerek Mete’ye sarıldı. Neredeyse polis çağırıp evinin kapısını açtıracaktım. İnan bir gün daha gelmesen yapacaktım bunu ama Ruhsar dün uğradığını söyledi, dedi.

Mete dün uğramadığını düşünerek durumu garipsedi ve gözleri Ruhsar’ı aradı. Yani Hatsu’yu. Ona yıllar boyunca yarenlik etmiş, çocuklarının annesi, tek yoldaşı Hatsu’yu. Ruhsar içerdeki odadan dükkanın koridoruna, Mete’nin yanına geldi. Mete’nin vücudundan çekilen kan sanki toplanıp Ruhsar’ın saçlarına renk olmuştu. Ruhsar’ın saçları, obanın tek kızıl saçlı kadını olan hatta bu yüzden bir ara garip bakılan ama Atsumena’nın aşkıyla bunu hiçbir zaman takmayan Hatsu’nun saçları gibi kıpkırmızıydı. Mete gözlerine inanamıyordu. Ruhsar her şeyden haberi varmış gibi Mete’ye baktı:

— Mete hoş geldin! Haberi aldın mı?

— Ne haberi Hat.. Ruhsar?

— Amerika’nın yeni başkanı bir kızılderili oldu. Hani geçen gün kızılderililerle ilgili bir araştırma yapıyordun ya. Söylemek istedim.

Sevil Teyze Ruhsar’ın sesindeki sevinci anlayamadan kıza baktı.

— Aaa ne var kızım bu kadar sevindin. Belliydi zaten, dedi.

Mete durumu netleştirmek için duraksadı,

— Hayır duymadım, nasıl olabilir ki böyle bir şey? Onların orada pek hakları olmadığını biliyorum.

Sevil Teyze Mete’ye şaşkınlıkla baktı.

— Aa olur mu oğlum? Bir de tarih okuyacaksın. Amerika’da koskocaman kızılderili eyaletleri var. Bu zaten beklenen bir şeydi.

Amerika’da koskocaman kzılderili eyaletleri mi vardı. Mete durumu kavrayamamıştı. Tarih çizgisine nasıl etki ettiğini, yıllarca sürdürdüğü, bu zamandan o zamana götürdüğü politikaların yararının ne derece etkin olduğunu anlayamıyordu.

Ruhsar ise Mete’nin algılamayışının farkındaydı. Öyle ki zaten Ruhsar her şeyin garip bir şekilde farkındaydı.

— Öyle oldu Mete. Hem de bu başkan, ulu Atsumena’nın soyundan… Bu başkan Amerika’nın hem kızılderili hem kadın ilk başkanı. Daha fazlası… İşte buydu.

Mete ne yapacağını bilemez halde Ruhsar’a baktı. Ruhsar gri gözlerinin tüm canlılığıyla ve portakal kabuğu kokan kızıl saçlarını savurarak Mete’ye eğildi.

— Bir halkı onlara yapılacak tüm zalimliklerden kurtardın. Bir halka geleceğini verdin. Portakal ağaçlarını kurtardın. Bu başkan Atsumena’nın soyundan, bu bizim torunumuz…

Geçmişle gelecek, doğruyla yanlış, hayalle gerçeğin birbirine karıştığı o an Mete her şeyin tek bir an içinde zuhur ettiğini anlamıştı. Daha fazlası… Daha fazlası sadece o anın büyüsündeydi…

Merve Aydın

Ben Merve Aydın. Önce Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyup sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra şimdi de Yeditepe Üniversitesi’nde Tarih yüksek lisansı yapıyorum. Bir kalem ve kağıdın ne işe yaradığını öğrendiğim andan beri yazıyor, yazıyorum. İflah olmaz bir Potterhead olduğumu belirtmem gerekiyor çünkü şu biyografide Hogwarts’ın da olmasını çok isterdim. Ha bir de Hogwarts’ta okurken okulu korumak için piertotum locomotor büyüsünü yapmak. Marquez ve Le Guin’in de kutsallarım arasında olduğunu belirtmek isterim.

Portakallar” için 6 Yorum Var

  1. Yazdığım öyküde bir kelime hatası buldum ve şimdiden buraya yazıyorum. “Tam üç ay boyunca kıvılcımlı zaman geçidi açılmadı. Mete bu bir ay boyunca kızılderililere ait ne kadar bilgi varsa derleyip topladı.” İkinci cümledeki -üç ay boyunca- olacak. Gözümden kaçmış :slight_smile: Yayınladığınız için teşekkür ederim.

  2. estorn dedi ki: dedi ki:

    Sanki biraz “The Fall” esintisi mi vardı yoksa ben öyle anlamak istediğim için mi öyle anladım?

  3. (yazarı tarafından geri alınan gönderi, bildirilmediği takdirde 24 saat içinde otomatik olarak silinecek.)

  4. Yorum için teşekkür ederim. The Fall’u bilmiyorum maalesef.

  5. estorn dedi ki: dedi ki:

    Demek ki bana öyle geldi :slight_smile: Çok keyifli bir öyküydü, ellerinize sağlık. Sonraki seçkilerde de öykülerinizi görmek dileğiyle.