Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Portreler ve Leş Kokan Kayıkhaneler

Yağlı Boya Kokusuyla Geldi Ölüm.

Resim diye bir sanat varmış bir yerlerde. Ressam çizer, renklendirir her şeyini buradan aktarır insanlara. Ancak bunun çok daha ötesinde doğru vurulan her fırça darbesinde resim canlanır, ve en nihayetinde ustasının elinden çıktığında özgürlüğüne kavuşmak için yürümeye başlar.

Sekiz Odalı Eski Bir Konak

Ahşap evin eskimiş beyaz boyasının yanında, içerisi yeni ve gösterişliydi. Evin içerisine yayılmış yağlı boya kokusu hemen salonun yanında duran dar aynalı odadan geliyordu. Saçları yeni yeni kırlaşmaya başlamış bir adam uzun parmaklarıyla iyice kavradığı fırçayı elinde tuttuğu boya kaplarına batırarak karşısındaki tuvalin üzerine dokunduruyordu usul usul. Yaşlı adam üzerine geçirdiği kot tulumun askılarını düzeltti eliyle bir an duraksayıp. Her yerine bulaşmıştı zaten kemik rengi boya. Bir orası eksikti işte. Bir taraftan da açık kapıdan içeriye giren o bozuk gıda kokusu sarmıştı gene etrafı. Bahçe kapısı sonuna kadar dayanmış, evin arka girişiyse özenle süslenmiş ve hafif aralık bırakılmıştı. Evin kenarındaki gölün etrafı şimdiden yaşlı çınarların gölgesinde dinlenen ve gölün soğuk suyunu yudumlayan hurilerle dolmuştu. Beyaz elbiselerini altlarına yaymış, yasak dedikoduyu ediyorlardı yine. Azrail ise gene huzur kaçırmaya niyetli, gece mavisi gözlerini muzipçe kısmış çimenlerin üzerine serilmiş kadınları seyrediyordu o sıralarda. Adamın duvarın kenarına dizdiği tablolarına yeni birini eklemesiyle beraber çizdiği suratların aksine daha canlı bir soluk bir yüz belirdi hemen önünde duran aynada. Kapüşonunu sarı saçlarını örtmek için kullanıyordu herhalde. Sağ elinde tuttuğu parlak cisme kaydı bir an adamın seğiren gözleri. Tuttu nefesini. Şişirdiği ciğerleri acıyana kadar bekledi ve tekrar, ardından tekrar. Nihayetinde son bir soluk çekti içine ve öylece de yere düştü. Sırtından yediği bıçak darbesiyle birlikte kısa bir süre ayakta kalmayı becermiş, sonrasında direnmeyi bırakıp kendini parkelerin üzerine bırakmıştı. Bir haylide uzundu. Suratı beyazlamıştı. Kireç gibi. Kaskatı kesilmiş vücudu şimdi üstlerine birkaç kan damlası sıçramış portrelerden çok daha cansız ve kıymetsiz görünüyordu. Boyaydı sonuçta onlar. Ne kadar ederdi ki? Zaten adam ölmüş, kalan kalmış. Satılsalar neye yarayacaktı? Ahşap ev birkaç gün sonra satıldı zaten komşulara anlatıp durduğu hayırsız oğlan tarafından. Beyaz bir elbise sarmışlardı şimdi üstüne. Sıkıyordu biraz ama katlanacaktı artık. Cenaze merasimi bile düzenlenmeden öylece gömüldü zaten adamda. Beyaz fakat gölgelerle dolu bir yerdi burası.Ruhu her debelenişinde biraz daha acı çekmesine sebep olan kalın zincirlerden kurtulmaya çabalıyordu hala, bıkmadan, usanmadan ve umursamadan. Ölen bir daha ölür mü ki? Acı kalır sadece baki.

Kirlenmiş Hurdalar Mezarlığı

Evsizler, ayyaşlar ve kokuşmuşlarla dolu bir yerdi burası. Karanlıktı azıcıkta. Tek ışık hemen yanı başında yükselen alevlerdi zaten. Adam çatlaklar içerisinde kalmış topuğunu sıcak zemine koyarak yürümeye başladı. İnce bir köprünün üzerinde duruyordu ip cambazları gibi. Tek sorun düştüğünde onu kurtaracak bir ağı yoktu bu sefer altında. Bir hafta geçmiş gibi geldi kendisine nihayet şatafatlı salona ulaştığında. Burada her şey altın, gümüş ve yine sıcaktı. Arzuluyordu fakat dokunamıyordu. Cehenneme düşmüştü işte adam. Uçkur meraklısı da değildi hani. Bir adam çıktı karşısında birden. En az iki metreydi herhalde. Odanın ortasında duran demir oturağının üzerine çıkarak siyah dudaklarını araladı.

“Sen! Ademoğlu. Buraya neden geldiğini biliyor musun?” Adamın sesi duvarlardan yankılanarak adama ulaştı ve irkilmesine sebebiyet verdi.

Duraksadı bir an. Erkekti tabi. Bu sefer biraz tereddütle karşısındakine cevap verdi.

“Öldüm herhalde. Öldürdüler yada. Hatırlayamıyorum. Tek bildiğim o nankör evladım. Başka bir şey bilmem ben.” Sesi titriyordu. Korkudan veya heyecandan. Ölümü resmetmek istemişti hep. Ancak nasıl olduğunu bulamamıştı bir türlü.

Şeytan suratındaki ifadeyi değiştirerek kendisine ters düşen bir biçimde gülümsedi. Yumruğunu oturağının yanında duran tahta sehpanın üzerine sertçe vurarak konuştu yine. Bu sefer sakin ve fısıltı gibi.

“Buraya daha neden geldiğini bile bilmeyen bir rezil, serseri. Eh. Cezasız kalmayacaksın tabi…” duraksadı sözlerini bitirmeden.

Adamı süzüyordu şimdi. Meraklı bir tavırla etrafını ve şeytanı inceleyen adamın korku dolu gözlerine bir kez daha bakması gerekti konuşması için. “-tabi eğer şartlarıma uyarsan o zaman başka.” diyerekten bitirdi sözlerini.

Adam artık konuşamıyor, kafasını aşağıya yukarıya kaldırabiliyordu yalnızca. Özür dilemeye yeltendi fakat hemen vazgeçti. Şeytan şimdi yumruk yaptığı elini tavandan aşağıya uzanan demir avizeye çevirdi. Karanlık gecelerde düşen bir yıldırım nasıl aydınlatıyorsa karanlık semayı, adamın elini kaldırdığı yerden de öyle bir ışık yükseldi ki, görenler kör oldum derler.

Tuza Bulanmış Anılar

Ege Denizinin serin ve derin sularında bıraktı tuttuğu nefesini. Deniz kenarında uzun zaman yaşadığı kayıkhanesinin iskelesine çıkan demirlerine sarılmış bir halde hem de. Uzun zamandır kimse uğramamış olsa gerek midyelerle kaplanmıştı eski kayığında dibi.

“Bir temizleyeyim şu eski dostu. Sahipsiz kalmış yavrucak.” diye söylendi kendi kendine. Bu deniz yakardı insanın yaralarını. Tuzluydu epey. Ancak üstüne geçirilmiş beyaz elbisesiyle beraber öylece bekliyordu sarıldığı demirlerin yanında. Delinmişti teknenin dibi epey büyükçe. Hemen ilerideki buğday tarlasının içerisinden süzülerek denize ulaşan rüzgar o pürüzsüz yüzeyi okşayıp bozulmalara yol açtığında, adam çıkardı kafasını sudan. Dışarısı epey sıcak ve nem yüksekti. Hemen kumların bitişiğinde duran eski kayıkhaneden ağır bir koku geliyordu buruna. Tutulmuş birkaç balık unutulmuştu herhalde. İğrençti. Diğer bir yanda eski ahşap ev yükseliyordu tüm heybetiyle. Bu kez içerisi boştu ancak. Kapıların önüne sarı bir şey gerilmiş, içerisi boşaltılmıştı. Adam önündeki ince ipi yırtıp ilerledi. Evin geniş salonundan ilerleyip ömrünü geçirdiği küçük odasına daldı. Şeytanın oyunu burada başlıyordu işte. Köpek leşleriyle doluydu oda. Denizden gelen tuz kokusuyla da birleşince bu koku insanda aş ağrısı ve tiksintiden başka hiçbir şey yaratmıyordu. Ağlamaya çabalıyor, fakat başaramıyordu. Şimdi aklının kendisine oynadığı bir oyun olarak gördüğü iki çocuk kahkahası duyuyordu kulakları. Eski kayığın suyun üzerinde hareket etmesiyle beraber kıyıdan ayrılan iki çocuk gördüğünde gerçek olmadığını anladı bunların. Koştu. Bacakları eskisinden çok daha kuvvetli görünüyordu şimdi. Nefes alıp vermediğini fark etti sadece. Etraftaki huzurlu sessizlik ölümü bekler gibiydi. Tiz bir adam sesiyle bölünmeden evvel.

“Geri dönün. Hemen inin o kayıktan!”

Adamın ağzından dökülen kelimeler kızgınlıktan çok korku ve endişe taşıyordu. Nafile. Boğazını yırtarcasına bağırdı tekrar tekrar ancak sesini duyuramadı. Öylece suyun dibine doğru attı kendini. Henüz pek uzaklaşmamış kayığa uzanmayı denedi. Attığı her kulaçla beraber hem biraz derine, hem de su almaya başlamış kayığın yakınına geliyordu. Çocukların çığlıkları işitilmeye başlamıştı bile. Denizin dibine doğru biraz daha yaklaşırken nihayet adam kayığa uzanmayı başardı. Gücünü toplayıp kayığı desteklemeye çalıştı. Ancak sonuç vermiyordu ne yaparsa yapsın. Doğruya ölmüştü. Az önce miydi yoksa? Belki de bir ay olmuştu bile. Ne yapacağını bilemediği bir zamana geldiğinde sınavını tamamlamış olsa gerek yeniden o beyaz ışığı gördü.

Deliler Nezaretinde Beklenen İnfaz

Şimdi kulağında çocuk çığlıkları yerine gülüşmeler, kahkahalar ve zevkle atılan çığlıklar yankılanıyordu. Otuz, otuz beş insan vardı toplasan. Hepsine aynı elbise giydirilmişti üniforma gibi. Şeytan ölüme giden yolda kırbaçlıyordu hepsini. Belki de mazoşistlerdi sırtına çarpan her kırbaç darbesiyle biraz daha zevklenen genç kadın ve yanında yürüyen oğlanı. Sırayla atlıyorlardı sıcak kömürlerin üstüne. İlk saniyelerde kadının yüzü yapışıyor yere, sonrasında vücudu şekilsizleşmeye başlıyor artık ve çığlıkların kesilmesiyle erimiş derisi diğerlerininkiyle bütünleşiyor. Ancak tek damla kan yok. Taş yola bu kez kendisi girdiğinde şeytan vurmuyor kırbacını, gülümsüyor ama. Adam renk vermiyor pek ama sinirleniyor içten içe. Nihayet yolun sonuna geldiği sırada tereddütlü gözlerle şeytanı süzüyor. Atlamak istemiyor belli suratındaki o korkmuş ifadesinden. Ancak şeytan bu. Vuruyor kırbacı ve adam devriliyor aşağıya. Suratı kömürlere değdiği anda bir feryat duyuluyor ve direnmeden ruhu tamamen terk ediyor bu dünyayı.

Hurdalar Mezarlığına Dönüş

Adam boylu boyunca uzandığı yatakta bu kez ne kollarını, ne bacaklarını oynatabiliyor. Tek yapabileceği gözleriyle etrafına bakabilmek. Ama yapmıyor. İstemiyor, belki korkusundandır. Oysa açsa gözlerini belki de etrafını sarmış beyaz kıyafetli adamları görecek. Belki de meleklerdir? Nihayet kum saati bir kez daha ters çevrildiğinde adam gözlerini aralıyor. Güzel bir yer burası. Eski çınarların altında, beyaz bir konak. Koridorları beyaza boyanmış ve odayı aydınlatan spot lambalar insanın gözlerini yakıyor. Hemen solunda beyaz önlüklü bir adam bekliyor. Vücudundan birkaç kablo uzanmış makineye. Baş ucundaysa birkaç kağıt parçası. Zor bela da olsa okuyor üstündekileri. Kendini mi öldürmeye çalışmış? Yok artık. Anlıyor en sonunda üstündekini. Kefen değil bu. Deli elbisesi geçirmişler adamın üstüne. Proust’un dediği gibi aynı. Ama şimdi canlanmıyor zihinde o cümleler. Bunamıştı belki de. Kayıkhanede esen rüzgar çıkmıştı şimdi dışarıda. Ve şeytan yine başına dikilmiş, ilaçlarını içiriyor adama.

Portreler ve Leş Kokan Kayıkhaneler” için 3 Yorum Var

  1. Bu sefer yazmış olduğunuz hikaye, bir öncekine göre daha uzun. Bir önce yazmış olduğunuz hikayeyi ciddi anlamda sıkılarak yazdığınızı düşünüyorum, çabucak bitirmiştiniz. Betimlemeler yine diğer hikayede ki gibi harikulade bir şekilde süslemiş hikayeyi. Anlatımınız ise yine olağanüstü bir şekilde. Bir yazar olma yolunda hızlı bir şekilde ilerlediğiniz göz ardı edilemez, umarım ilerleyen zamanlarda harika yerlere gelerek, dergilerde yerlerinizi alırsınız.

  2. Öykülerinizi paragraflara bölerseniz okunması daha rahat olacaktır. betimlemeleriniz ve anlatmınız yine çok güzel. Ama birşey sormak istiyorum. Dante’nin İlahi Komedya’sını okudunuz mu 😀 Gerek bazı yerlerde yazım şekli olsun gerek hikaye bir nebze olsun onu andırıyordu ki okuyup da etkilenmemek mümkün değildir sanırım İlahi Komedya’yı. Ve onun gibi yazabilmek de yetenek ister tabi ki.

    Son bölümü de bitirdikten sonra, “evet gayet güzel bir hikaye” dedim açıkçası. Ellerinize sağlık.

    1. Açıkçası yazmak için kendime her zaman bazı yazarları örnek almışımdır. Ancak belki biraz da utanarak İlahi Komedya’nın kapak yazısını dahi okumadım diyebilirim. Övgünüz için çok teşekkürler. Paragraf düzenini bir daha ki hikayemde dediğiniz gibi düzenleyeceğim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *