Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Rinuka

Kokteyl masasına kolunu dayayıp etrafına bakan takım elbiseli adam birbirinden farklı bu kadar insanı bir araya getirmenin büyük bir başarı olduğunu düşünüyordu.

Giyimleri kadar davranışları da farklılık gösteren bu insanlardan bazıları nezaket kuralları gereğince hareket ediyor, bazıları ise hiçbir şey umurlarında değilmiş gibi kaba tavırlar sergiliyordu. Birkaç kişinin ise gerçekten hiçbir şey umurunda değildi. Takım elbiseli adam gibi onlar da salonun ücra yerlerindeki masalara çöreklenmişler, etrafa bıkkınlıkla bakıyorlardı.

Salona birbiri içinde çözünen konuşmalar, fısıltılar ve uğuldamalar hakimdi. Takım elbiseli adam kokteyl masasında kendisine ikram edilen ufak yiyeceklere ve içeceğe dokunmadan izliyordu bu hengâmeyi.

Birkaç kişi hariç hepsini tanıyordu. Cepleri para dolu bu insanlar buraya paralarını hayatlarındaki amaçları uğruna harcamak için gelmişti. Kendisini gösterip servetiyle hava atmak için yanıp tutuşanlar çoğunlukta olsa da gerçekten bir şeyler elde etme arzusuyla gelenler de vardı.

Biraz ileride bir grup kadın kahkahalar atıyordu. Dünyanın en nadir hayvanlarından yapılma kürkleri omuzlarından sarkıyor, en pahalı mücevherlerle bezenmiş kolyeleri boyunlarını süslüyordu. Masadaki küllük sigara izmaritleriyle dolmuştu; içmeye de devam ediyorlardı. Zoraki iltifatlar, kahkahalar ve konuşmalar… Amaçları, servetlerinin büyüklüğünü herkese göstermek için hayatları boyunca akıl almaz harcamalar yapmak olan bu kadınların (yan taraflarında da bunun erkek versiyonu vardı) burada ne olup bittiğini umursamadıkları aşikârdı. Burası onlar için paralarını kolay bir şekilde harcayabilecekleri ve başkalarına hava atabilecekleri bir yerdi, o kadar. Ne buranın ne de birazdan sergilenecek şeylerin onlar için hiçbir önemi yoktu. O kadar yapay ve iticiydiler ki (üstelik bu işe leke sürüyorlardı) takım elbiseli adam gözlerini başka tarafa çevirmek zorunda kaldı.

Sağ tarafında ise tam tersi bir durumla karşılaştı. Puro içen birkaç erkek hararetli bir sohbete girişmişti. Dışarıda birbirlerinin gırtlağına yapışacak bu heriflerin bu salonda böylesine samimi görünen bir sohbet yapmaları çok ilginçti. Rakiptiler elbette. Buradaki herkes öyleydi. Fakat onların rekabeti çok farklıydı. Purolarını ağızlarından düşürmeyen, her cümleye bir küfür sıkıştırmayı başaran bu heriflerin amacı burada kayda değer bir şeyler elde etmek ve bunu sonraki zamanlarda fahiş fiyattan satmaktı. Müşterileri genellikle buraya gelemeyen ya da gelmek istemeyen zenginlerdi. Ve tabii ki gelmek istemelerine rağmen davet edilmemiş olanlar da vardı. Takım elbiseli adam bu purocu heriflerden iğrense de en azından burada olup bitenleri anladıklarını kabul ediyordu. Hatta bazıları saygı bile duyuyordu bu işe. İstemese de onlardan birkaçıyla iletişim halindeydi. Bu camiada müttefiklikler kurmadan tutunamazdınız.

Salon böyle neredeyse on gruba ev sahipliği yapıyordu. Bu gruplar dinamik bir şekilde kişi transferi yapıyor, bazen küçülüyor bazen de büyüyordu. İlerideki bir gruba bir çift yaklaştı ve konuşmaya başladılar. Adam eşini tanıttı gruba. Gülüşmeleri diğer gruplardan yükselen kahkahalar arasında kayboldu.

Bunlar takım elbiseli adam için son derece önemsizdi. Her ne kadar görünürde aynı amaçla bu salonda olsalar da hiçbiri onun gerçek amacını paylaşmıyordu.

Tabii değişik yerlerde konuşlanmış ve etrafına bıkkınla bakan şu birkaç kişi onu tedirgin ediyordu. Dört kişilerdi ve birbirlerinden uzaktalardı. Onların da kendisi gibi salondakileri incelediğini çok iyi biliyordu. Hepsi birbirinin farkındaydı elbette. Fakat hiçbiri bunu açık etmiyordu.

Takım elbiseli adamın dikkati birinin “Peder,” diye seslenmesiyle dağıldı. Sese doğru baktığında kendisine doğru gelmekte olan göbekli adamı gördü. Koluna girmiş yarı yaşındaki bir kadınla etrafına gülümseyerek yürüdü adam. Kokteyl masasına geldiğinde göbeğini zar zor örtmeyi başaran yeleğinin cebinden cep saatini çıkarıp “Hah,” dedi, “perdenin açılmasına birkaç dakika kalmış sadece.” Gözlerini takım elbiseli adama çevirdi ve güldü. “Tam zamanında gelmişim anlaşılan.” Ardından “Peder,” diye yineledi. “Görüyorum ki yalnızsınız. Size eşlik edebilir miyiz?”

Her ne kadar böyle anılmayı pek istemiyorsa da yapacağı bir şey yoktu. Bu camiada öyle tanınmış ve anılıyordu.

Peder göbekli adamı elbette tanıyordu. Servetinin büyüklüğü konusunda tez bile yazılabilecek bu adam tüm dünyada William L. Drake olarak tanınan adamdı. Burada ise bir takma adla anılıyordu: Kırık Diş.

“Tabii ki,” dedi peder çok bekletmeden.

Kırık Diş cep saatini yerine koydu ve “Size eşlik etmek bir onurdur peder,” diyerek kokteyl masasından pederin ismini bilmediği bir şeyi ağzına attı ve birkaç çiğneme hareketinden sonra yuttu.  Peder zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Fazla kalabalık, değil mi?” dedi Kırık Diş, heyecanlı bir şekilde etrafına bakarak. Şüphesiz salondakilerin serveti onunkiyle boy ölçüşemezdi. Bu yüzdendir ki o salona girdiğinde tüm suratlar asılmıştı. Kırık Diş’in karşısında kazanmak imkânsızdı. Kimsenin serveti o kadarına yetmezdi. Fakat yine de Kırık Diş diğerleri gibi çöplerle ilgilenmiyordu ya da buraya hava atmak için gelmemişti. Esaslı şeylerin peşindeydi o. Peder onun hakkında ‘kötünün iyisi’ şeklinde yorum yapabilirdi ancak. Ve tabii ki peder için bir tehditti. Hem de ölümcül bir tehdit. Yine de eğer kapışacakları bir durum ortaya çıkarsa peder onu yenmek için elinden geleni yapacaktı.

“Evet,” dedi peder. “İlanda yazılanlar herkesin ilgisini çekmiş görünüyor.”

“Neredeyse herkesin,” diye düzeltti Kırık Diş. “Onun da geleceğini sanıyordum, ama muhtemelen korkmuştur.” Gururla kasıldı ve istemeden de olsa göbeğinin daha da büyük görünmesine neden oldu.

Yanlarına tepside beyaz şarap taşıyan garson geldi. Kırık Diş ve yanındaki kadın birer kadeh almalarına rağmen peder garsonu geri çevirmek zorunda kaldı.

“Gelincik’ten mi bahsediyorsunuz?” diye sordu peder nazikçe. Kırık Diş bu ismi duyar duymaz yere tükürüverdi.

Gelincik ile Kırık Diş arasında bir husumet vardı, fakat bunun ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu. Sadece söylentiler dolaşıyordu. Bazıları Kırık Diş’in sevdiği kadının Gelincik ile evlenmesi yüzünden böyle olduklarını söylüyordu. Bazıları da yıllar önce Kırık Diş’in Gelincik’e karşı çok önemli bir şey kaybettiği ile ilgili atıp tutuyordu. Tabii bunlar da pederi ilgilendirmiyordu. Yine de Gelincik eğer burada olsaydı bu iki zengin arasında bir kapışma başlatıp bir şekilde aradan sıyrılmayı deneyebilirdi. Ne var ki şu anda bunu yapması imkânsızdı. Elbette Gelincik kendisi gelmemiş olsa da adamlarını göndermiş olmalıydı. Fakat onları ayırt etmek son derece zordu. Bu iş için kimi (ya da kimleri) ayarladığını bulmak imkânsızdı.

Salonun ikinci kapısının açılmasıyla konuşmalar azalmaya başladı. İki kanatlı kapıdan smokinli bir adam salona girdi. Herkesin ilgisi şimdi o adamın üzerindeydi.

“Hanımlar beyler,” dedi adam büyük bir nezaketle. “Hepiniz hoş geldiniz. Sizi Beyaz Malikane’de ağırlamak bir onurdur.” Kısa bir duraklamanın ardından “Perde birazdan açılacaktır. Sizden beni takip etmenizi rica edeceğim,” diye devam etti konuşmasına.

Adam kapının kanatlarını sonuna kadar açtı ve yürümeye başladı. Salondakiler de onu takip etti yavaşça. Peder her ne kadar diğerlerinden uzak dursa da Kırık Diş’ten ayrılmamaya çalışıyordu.

Geniş ve uzun bir koridorda yürüyorlardı. Duvarlar son derece kıymetli tablolarla süslenmişti. Peder bu evin kime ait olduğunu bilmiyordu. Evin ismi neredeyse herkesçe bilinmesine rağmen sahibini kimse tanımıyordu. Ve tabii ki buraya daha önce gelen olmamıştı. İlanda bunun belirtilmesi fazladan merak oluşturmaya yetmişti.

Smokinli adam koridorun sonundaki kapının önünde bekledi. Peder, evin simetrik olduğunu ve az öncekiyle tamamen aynı olan bu kapının da diğer salona açıldığını tahmin ediyordu. Kapının açılmasıyla da bu tahmini doğrulanmış oldu. Adam kapıyı açıp hiçbir şey söylemeden içeri girdi.

Yavaşça kapıdan geçtiler ve sergi için özel olarak hazırlanmış salona girdiler.

Salonun bir tarafına bir metre yüksekliğinde bir platform kurulmuştu. Kırmızı perdeyle kapatılmış sahnenin önü bu ev için çok sıradan kaçan sandalyelerle doldurulmuştu. Smokinli adam platforma çıkarken diğerleri de sandalyelere oturmaya başladı.

Pederin aklında en arka sırada oturmak vardı. Böylece herkesi görebilecekti. Sürekli etrafını inceleyen o dört kişiyi göz önünde tutmak istiyordu. Fakat Kırık Diş’e yakın olmak daha avantajlıydı. Peder koridorda yürürken bu durumun artılarını ve eksilerini tartmış ve tercihini Kırık Diş’ten yana kullanmıştı. Yine de çaktırmadan onun yakınına oturması gerekiyordu. Bunun için bir şeyler düşünmesine rağmen Kırık Diş’in “Umarım yan yana oturmamızda bir sakınca yoktur peder,” demesiyle hiçbir numaraya gerek kalmamış oldu.

Tahmin ettiği gibi o dört kişi arka taraflarda değişik yerlere oturmuştu. Birlikteler miydi, bilmiyordu peder.

Herkesin oturması birkaç dakikayı buldu. En sonunda Konuşmacı perdenin önündeki mikrofonu ayarlayarak “Burada Büyük Koleksiyoncular Birliği’nin davetiyle toplanmış bulunmaktayız,” dedi. “Birlik sizin için inanılmaz şaheserler hazırladı.” Bir süre durdu ve salonda gezdirdi gözlerini. Heyecan yaratmaya çalıştığı belliydi. “Perdeyi açmadan önce size Birlik başkanının mesajını iletmem gerekiyor.” Elindeki kırmızı mühürlü zarfı açtı ve içinden ikiye katlanmış bir kâğıt çıkarıp okumaya başladı. “Davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizi evimde ağırlamak büyük bir onurdur benim için. Aranızda olamamak beni üzüyor ve bunun için özür diliyorum sizden. İlanda da belirttiğimiz gibi sizlere hayatınız boyunca unutamayacağınız bir an yaşatmak için elimizden geleni yaptık. Sizin gibi tutkulu insanları memnun etmek hiç kolay değil. Ve bu amaç uğruna çalışmak son derece keyifli.”

Kahkahalar yükseldi salonda ve Konuşmacı bir saniye duraklamak zorunda kaldı.

“Sizden tek isteğim mümkün olduğunca eğlenmenizdir. Kendinizi evinizdeymiş gibi hissedin lütfen.”

Konuşmacı kâğıdı katlayıp zarfla birlikte tuttu. “Lütfen arkanıza yaslanın ve derin nefes alın. Perde birazdan açılacaktır,” dedikten sonra sahnenin arka tarafına geçti.

Salonda fısıldaşmalar başladı. Herkesin merakı artmıştı. Her defasında farklı yerlerde düzenlenen bu etkinliğin bu sefer Beyaz Malikane’de olması perdenin ardındakiler hakkında ufak da olsa bir ipucu veriyordu.

“Sence bu sefer istediğimizi alacak mıyız peder?” diye sordu Kırık Diş.

“Umarım,” dedi peder nefesini vererek. Kırık Diş’in sorusu endişelenmesine neden olmuştu. Yoksa bu sefer pederin istediği şeye mi göz koymuştu? Eğer öyleyse kapışma çok zorlu geçecek demekti. Peder öyle olmamasını umdu.

Perde açılmadan önce peder son kez göz gezdirdi salonda. Son anda diğer herkes gibi iyi giyinmiş olmasına rağmen kendisini hemen belli eden adam gözüne takıldı. Etrafındakilerin fısıldaşmalarıyla kesinlikle ilgilenmiyor ve gözlerini perdeden ayırmıyordu. Peder onun da kendisi gibi bu iş için görevlendirilmiş bir din adamı olduğunu anladı. Şeyh tarafından görevlendirilen bu adam muhtemelen İslam dünyası için en önemli şeyi elde etmek için gelmişti buraya. Tıpkı pederin Hristiyan dünyası için en önemli şeyi elde etmek için gelmesi gibi.

Peder için bir başka amaç daha doğmuştu. O adamı da alaşağı etmesi gerekiyordu.

Kırık Diş yanındaki kadınla sohbete dalmışken perde yavaşça açıldı. Salondaki fısıldaşmalar anında sonlandı ve herkes gözlerini sahneye dikti.

Sahnede altı kişi bulunuyordu. Bunlardan biri smokinli konuşmacıydı; ortada duruyordu. Diğer beşi kızdı ve yan yana sıralanmış, üstü siyah bezle kapatılmış kare kutulara eşlik ediyorlardı.

“Beklettiğimiz için özür diliyorum,” dedi Konuşmacı. “Fakat sizin için çok değerli şeyler hazırladık. Umarım hazırsınızdır.”

Sahnenin arkasındaki büyük televizyon ekranı aydınlandı ve Koleksiyoncular Birliği’nin sembolü olan pusula belirdi.

Konuşmacı ellerini birleştirerek “Evet, sanırım artık başlayabiliriz,” dedikten sonra arkasındaki kızlardan en başta olanı, eşlik ettiği üstü kapalı kutuyu tekerlekli masasını iterek sahnenin ortasına getirdi.

Kız öylece dururken Konuşmacı kutunun yanına geldi. “1769 yılında Fransa’da doğdu. Hayatında sayısız başarılar elde etti. Karşısına çıktığı her orduyu zekâsıyla alt etmeyi başardı.”

Peder iki sıra önünde oturan Profesör’ün dikleştiğini fark etti. Konuşmacı’nın kimi kastettiğini anlamıştı. Kutunun içindekini almak için elinden geleni yapacaktı.

Konuşmacı çok detaya girmeden konuşmasını sürdürdü.

“1804 yılında Fransa imparatoru oldu ve on yıl boyunca imparator olarak kaldı.” Büyük ekrandaki pusula sembolü kaybolmuş, yerine bir adamın portresi gelmişti. “Evet, Napolyon Bonapart’tan bahsediyorum,” dedi Konuşmacı.

Salondan şaşkınlık ve heyecan dolu nidalar yükseldi. Elbette herkes tanıyordu onu. Dünyadaki tüm koleksiyonlar için önemli bir parçaydı. Yine de kimse onu Profesör kadar isteyemezdi.

Profesör zengin olmasının yanında üniversitelerde tarih profesörlüğü yapan biriydi. Fransa kraliyet ailesine mensuptu ve kendisine ait büyük bir serveti vardı. Bu servetini tarihteki önemli kişilere ulaşmak için kullanıyordu. Napolyon onun yıllardır arayıp bulamadığıydı. Ve şimdi birden bire karşısına çıkmıştı.

Onun hırsını ve amacını paylaşanlar elbette vardı. Birkaç kişi daha istiyordu Napolyon’u. Peder onları hemen ayırt edebildi. Salondaki çoğu kişi heyecanlanmasına rağmen sadece onlar gerçek tutkuya sahiplerdi ve bunu belli ediyorlardı.

Ekranda Napolyon’un tarihinden kesitler gösterildi. Elde ettiği başarılar, ailesi ve Fransa için yaptıkları…

Konuşmacı gülümseyerek “Heyecanınızı buradan bile hissedebiliyorum,” dedi. “Sabırsızlandığınızı görebiliyorum. Merak etmeyin, sizi bekletmeyeceğim.” Kıza eliyle hafifçe işaret verdi. Kız kutunun üzerindeki siyah bezi kaldırdı ve kutu ortaya çıktı.

Tamamen camdan yapılmış kare kutu içindeki şey rahatça ayırt edilebiliyordu. Bir küre, yine camdan yapılmış ve kutunun duvarlarına sabitlenmiş tutacaklarla ortada asılı duruyordu. Bir ele rahat bir şekilde sığacak kadar küçük olan cam kürenin içinde mor, siyah ve birkaç tane daha koyu renk duman gibi hareket ediyor, birbiriyle karışıyor ve ayrışıyordu.

Herkes büyük bir hayranlıkla bakarken Konuşmacı “İşte karşınızda,” dedi. “Napolyon’un Günahı!”

Salondakilerin derin nefes alışverişleri duyuldu. Anında fısıldaşmalar başladı. Kimisi arkadaşıyla, kimisi eşiyle konuşuyordu.

Rinuka… Dünyada çok az kişi bu kelimeyi bilirdi. Öyle ki bu salonda kelimeyi bilen tek kişi pederdi. Unutulmuş dilden kalan birkaç kelimeden biriydi. Günah Küresi anlamına geliyordu. Bulunmaları zor ve dünyanın en kıymetli eşyasıydılar. Günah Çıkarıcılar tarafından tarihin değişik dönemlerinde yapılmış bu küreler dünyanın dört bir tarafına dağılmış; çoğu ya kaybolmuş ya da yok olmuştu.

Günah Çıkarıcılar eski zamanlarda kalmıştı. Artık hiçbirinin yaşamadığı düşünülüyordu. Bu nedenle bu küreler daha da değer kazanıyordu. Dünya tarihinde var olan sayılı kürelerdi onlar. Daha fazlası gelmeyecekti.

Böylesine nadir ve kıymetli eşyalar olması nedeniyle müzayedeye sadece Birlik’in davetiyle gelebilir ve içeri ancak Birlik’in belirlediği miktarı yine Birlik’in para birimiyle ödeyerek girebilirdiniz. Bu da sekiz milyar insan içinden sadece yüz kişinin bu müzayedeye girebileceği anlamına geliyordu.

Konuşmacı, heyecanın daha da artımasını sağlamak için fısıldaşmalara bir süre izin verdikten sonra “Hepinizin bu nadir parçayı istediğini görebiliyorum,” dedi. “O yüzden açık arttırmayı hemen başlatıyorum. Birlik’in bu parça için belirlediği taban fiyat elli milyon reli.”

Fısıldaşmaların devam ettiği kısa bir sürenin ardından bir el kalktı ve “Altmış milyon reli,” dedi. Bu, Profesör’ün sırasında oturan kel bir adamdı. Geçirdiği bir kaza sonucu sol gözbebeğini kaybetmesi üzerine Beyaz Göz lakabını almıştı. Adam elini tuttuğu eşine bakarak gülümsedi. Napolyon’u kadının istediği anlaşılıyordu.

“Beyaz Göz fiyatı altmış milyon reliye çıkardı,” dedi Konuşmacı.

Fakat bu çok sürmedi. Sessiz geçen yardım dakikanın ardından eller kalkmaya ve teklifler sıralanmaya başladı.

“Yetmiş beş milyon reli,” dedi şapkalı bir adam.

“Seksen milyon reli,” diye elini kaldırdı Hanımefendi lakaplı kadın.

“Doksan milyon,” diye bağırdı puro içen bir adam.

Salon aniden karıştı. Her teklif bir öncekini geçersiz kılıyor ve fiyat arttıkça artıyordu. Sadece iki dakika içerisinde Napolyon’un fiyatı iki yüz milyon reliye çıkmıştı.

Bu süre içinde Profesör sakin kalmaya çalışarak bekledi. Akıllı adamdı. Sürekli teklif vererek fiyatı daha da yukarılara çıkarmak istemiyordu. Muhtemelen bir ya da iki teklifle işi bitirmeyi amaçlıyordu. Fiyat iki yüz elli milyon reliye ulaştığında elini kaldırdı ve “Üç yüz milyon reli,” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak.

Şanslıydı ki kimse bu fiyatın üzerine çıkmadı. Gergin geçen bir dakikanın ardından Konuşmacı eliyle Profesör’ü işaret etti ve “Napolyon’un Günahı Profesör’e satılmıştır,” dedi. Salondan bir alkış tufanı koptu. Profesör hafifçe gülümsedi sadece. Aldıklarıyla böbürlenenlerden değildi o. Evinde muazzam bir koleksiyonu vardı. Kaç parçadan oluştuğu bilinmese de Profesör koleksiyonunu sürekli büyütüyordu.

Kız kutunun üzerini bezle tekrar kapattı ve kenara çekildi.

“Güzel bir başlangıçtı,” dedi Konuşmacı. “Birlik adına hepinize tekrar teşekkür ediyorum.” Bir el hareketi daha yaptı ve ikinci kız kutuyu sahnenin ortasına getirdi.

“Bu da Napolyon gibi tarihin en büyük fatihlerinden birisi. 1432 yılında doğdu. Doğumundan yirmi bir yıl sonra, o dönemde ele geçirilemez olarak görülen ve Konstantinopolis olarak anılan şehri fethetmeyi başardı.” Ekranda Bizans döneminden kalma İstanbul’un çizimleri ile birlikte Fatih Sultan Mehmet’e ait çizimler gösterildi. “Ve karşınızda İstanbul’u fethederek ismini tarihe altın harflerle kazıyan Osmanlı İmparatoru 2. Mehmet’in günahı.” Kız bezi kaldırdı ve cam kutu açığa çıktı. Öncekiyle aynı tasarıma sahip kutunun ortasında yine içinde değişik renklerin hareket ettiği bir küre vardı.

Salonda yine aynı heyecan dalgası dolaştı. Fakat öncekine ek olarak birkaç kişi daha katıldı bu heyecan dalgasına. Profesör yine tetikteydi. Pederin Şeyh’in görevlendirdiğini düşündüğü adam da sırtını dikleştirmişti. Pederin tahmini böylece doğrulanmış oldu.

“Birlik’in bu parça için belirlediği fiyat seksen milyon reli,” dedi Konuşmacı. Cümlesi biter bitmez birkaç el aynı anda kalktı. Bunlardan biri elbette Şeyh’in adamıydı.

“Seksen beş milyon reli,” diye bağırdı önce davranan bıyıklı adam. Ardından bir başkası yüz milyon reliye yükseltti fiyatı.

Şeyh’in adamı “Yüz yirmi beş milyon reli,” dedi.

Profesör de peder gibi durumu kavramış görünüyordu. Adamın kimlerden olduğunu anlamıştı ve “Yüz elli milyon reli,” diyerek kendini gösterdi. Adamın yüzünü ekşitmesi Profesör’ü keyiflendirmişti.

“İki yüz milyon reli,” dedi adam sert bir şekilde.

Profesör fiyatı hemen iki yüz elli milyon reliye yükseltti.

Bir süre sessizlik oldu. Gözler bir adama bir Profesör’e kayıyordu. Yarım dakikanın ardından adam “Dört yüz milyon reli,” diyerek fiyatı Profesör’ün bile arttırırken birkaç kez düşünmesine yetecek kadar yükseltti.

Profesör kaşlarını çatarak küreye baktı. Elbette fiyatı yükseltebilirdi. Fakat bu arttırmayı kazanıp 2. Mehmet’in Günahı’nı da alırsa bu müzayededeki kotasını doldurmuş olacaktı. Burada bir kişi en fazla iki günah alabilirdi. Bu kuralı Birlik, serveti diğerlerinin toplamından daha fazla olan kişilerin günahların hepsini silip süpürmesini engellemek için birkaç yıl önce koymuştu. Tabii bu kuralı koyması için Birlik’i Vatikan ve İslam Birliği zorlamıştı.

Profesör elini havada sallayarak arttırmadan çekildiğini belli etti. Konuşmacı adamı işaret etti ve “2. Mehmet’in Günahı dört yüz milyon reli karşılığında Şeyh Ali’ye satılmıştır,” dedi. Adamın değil de temsil ettiği kişinin isminin söylenmesi ilginçti, ama görülmemiş şey de değildi. Peder de diğer herkesin bildiği gibi Papa’yı temsil ediyordu burada. Fakat Papa, isminin burada zikredilmesini istemiyordu.

Salondan yine alkış sesleri yükselirken Şeyh’in adamı görülür bir şekilde rahatladı ve arkasına yaslandı. Kutu arkaya doğru itilirken gülümsüyordu.

Konuşmacı’nın el hareketiyle üçüncü kutu geldi sahnenin ortasına. “Bu sefer,” dedi Konuşmacı, “bilim dünyasına yön vermiş biriyle karşınızdayız.” Yerçekimi ile ilgili birtakım bilgiler verdikten sonra Konuşmacı bez kaldırılırken kürenin sahibini açıkladı: Isaac Newton.

Diğerlerinin aksine Newton neredeyse herkesi ilgilendiriyordu. Öyle ki şu ana kadar hiçbir şekilde tepki vermemiş olan Kırık Diş bile cebinden çıkardığı, bir dinozora ait olan kırık dişi ovalamaya başlamıştı. Bu istemsiz hareketi arttırmaya katılacağı anlamına geliyordu. Çoğu kişi bunu görmese de Kırık Diş’i takip eden birkaç kişi (buna elbette peder de dahildi) arttırmaya girmeye tenezzül bile etmedi.

Newton’un Günahı altmış milyon reli ile başlatıldı ve kısa zamanda iki yüz milyona kadar çıktı. Herkesin tahmin ettiği üzere tek teklifle iki yüz yetmiş milyon reli karşılığında Kırık Diş’e satıldı. Muhtemelen Birlik bu kürenin daha fazla fiyata satılmasını ummuştu, fakat Kırık Diş’in teklifinden sonra herkesin arttırmadan çekilmesi üzerine değerinin altında bir fiyata satılmıştı. Talihsizlikti. Kırık Diş için ise gereksiz bir şanstı.

“Evet,” dedi Konuşmacı. “Isınma turlarını geride bıraktığımıza göre artık esas kısma geçebiliriz.” Salondakilerde göz gezdirdikten sonra “Paralarınızın hareketlenmeye başladığını görebiliyorum,” diye bir espri iliştirdi. Kahkahalar yükseldi bu gereksiz ve yetersiz espri karşısında.

Kahkahaların kesilmesinin ardından Konuşmacı dördüncü kutudakini tanıtmaya başladı. Daha ilk cümlesinde herkes bahsedilen kişinin Leonardo da Vinci olduğunu anlamıştı. Yine bir şaşkınlık dalgası sardı salonu. Konuşmacı “İşte,” dedi. “Leonardo di ser Piero da Vinci’nin Günahı!”

Bez açılıp Leonardo’nun Günahı ortaya çıkınca birkaç kişi ansızın alkışlamaya başladı. Nedensiz bir şekilde başlayan bu alkışlama bir saniye içinde tüm salona yayıldı. Konuşmacı hafif bir reverans yaparak “Teşekkür ediyoruz,” dedi. “Birlik sizin için en iyisini hazırlamaya çalışıyor.”

Peder bu sefer Konuşmacı’ya katılıyordu. Birlik ilanda vaat ettiği şeyi fazlasıyla yerine getiriyordu. Yine de pederin asıl aradığı şey bu değildi. Hayır, onun aradığı kişi çok daha önce yaşamış biriydi. Fakat bu arttırmaya girecekti. En azından Leonardo’nun Günahı ile dönmeliydi Vatikan’a.

Kırık Diş’in elindeki dişi tekrar ovmaya başladığını görünce endişelendi peder. Profesör de dik bir pozisyon almıştı tekrar. Hatta şu diğer din adamı bile tetikteydi. Bu sefer tüm salon arttırmaya katılacak gibiydi. Zorlu geçecekti.

Öyle de oldu. Konuşmacı taban fiyatı yüz yirmi milyon reli olarak açıkladıktan hemen sonra teklifler yağmaya başladı. O kadar hızlı teklif geliyordu ki bir teklif en fazla birkaç saniye geçerli kalabiliyordu. Leonardo’nun Günahı bir dakika içerisinde üç yüz milyon reliye ulaşmıştı. Çoğu kişi arttırmadan çekilse de devam edenler arasında hâlâ hırslı bir rekabet vardı. Durumdan memnun olan tek kişi Konuşmacı, dolayısıyla Birlik’ti.

Peder şu ana kadar teklif vermemiş, sürekli olarak etrafını gözlüyordu. Kokteyl salonunda kendisi gibi etrafını inceleyen o esrarengiz adamlar da teklif vermeye başlamıştı. Profesör ve Şeyh Ali’nin adamı da devam ediyordu teklif vermeye. Kırık Diş ise her zamanki gibi son bir darbe vurmak için bekliyordu. Fakat peder buna izin vermemeyi düşünüyordu.

Profesör, son olarak verilen dört yüz milyonluk teklif karşısında çekilmek zorunda kaldı.

Teklif verenlerin sayısı beşe düştüğünde Kırık Diş sonunda teklifini verdi. “Beş yüz milyon reli,” dedi. Ve o beş kişi de aniden çekildi.

Saniyeler geçiyor, Konuşmacı Leonardo’nun Günahı’nın sahibini açıklamak için bekliyordu. Fakat bir dakikanın dolmasına birkaç saniye kala tüm salonu şaşırtan bir şey oldu.

“Beş yüz elli milyon reli,” dedi peder birden. Şaşkın bakan tüm gözler kendisine çevrildi. Gelincik dışında Kırık Diş’in teklifinin üzerine arttırma yapan çıkmamıştı şu ana kadar.

Konuşmacı bile şaşkınlığını gizleyemedi. “Peder sonunda arttırmaya katılmaya karar verdi,” dedi heyecanla.

Kırık Diş hafifçe gülümsedi. “Altı yüz milyon,” dedi sakince.

Peder fiyatı arttırmadı. Son parçayı daha görmemişti. Ve eğer aradığı şey o son kutudaysa parasını ona saklamalıydı. Üstelik Kırık Diş bu küreyi alarak kotasını doldurmuş olacaktı. Böylece son kutu için şansı yükselecekti pederin. En azından denemişti.

Bir dakikanın ardından Konuşmacı kürenin Kırık Diş’e satıldığını duyurdu.

“Üzgünüm peder,” dedi Kırık Diş. “Benim de sizin gibi birtakım amaçlarım var.”

“Önemli değil,” diye karşılık verdi peder. Aslında önemliydi. “Bir kutu daha var. Belki benim aradığım da o kutudadır.”

“Umarım öyledir,” dedi Kırık Diş. Fakat ses tonundan buna ihtimal vermediği anlaşılıyordu.

Kırık Diş’in de tahmin ettiği gibi pederin beklediği olmadı. Yine de Konuşmacı’nın söylediği isim hayli ilginçti. Öyle ki salon hiçbir tepki veremedi. Duyduklarına inanmaya çalışıyorlardı.

“Jül Sezar’ın Günahı,” dedi Konuşmacı.

Kırık Diş’in suratı asıldı birden. Bu, Birlik’in son yıllarda sunduğu en kıymetli rinukaydı. Ve sırf kotasını doldurduğu için alamayacaktı onu. Fakat yine de başka bir yolu olabilirdi.

Peder, Kırık Diş’in cebinden çıkardığı telefonuyla birisine mesaj gönderdiğini gördü. Muhtemelen buradaki birine Sezar’ın Günahı’nı alması için emir veriyordu. Böylece dolaylı yoldan elde etmiş olacaktı küreyi.

Bu kadar eski bir tarihe ait bir rinukayı bulmak hayli zordu. Hatta imkânsız bile denebilirdi. Küreler kırılması zor eşyalardı. Fakat çok kolay kaybolabilirlerdi. Üstelik bir kürenin var olabilmesi için önce kişinin günahını bir Günah Çıkarıcı vasıtasıyla çıkarması gerekirdi.

Ve şimdi Sezar’la karşılaşmışlardı. Bu pedere biraz olsun umut verdi. Eğer Sezar bulunabiliyorsa ondan sonra yaşayanlarınki de bulunabilir demekti.

Sezar’ın Günahı iki yüz elli milyon reli taban fiyatıyla arttırmaya sunuldu. Peder daha önce hiç bu kadar uzun süren bir müzayedeye tanıklık etmemişti. Sezar’ın küresinin satılması yarım saat sürdü. En sonunda küre sönmüş purosunu ağzında yuvarlayan Bahisçi’ye satıldı. Dokuz yüz milyon reli ile kürenin sahibi oldu adam. Kırık Diş’in suratındaki gevşemeye bakılırsa dolaylı olarak sahibi Kırık Diş olmuştu.

Herkes ayağa kalktı ve Bahisçi’ye dönerek alkışlamaya başladı. Bahisçi purosunu ağzından çıkarıp sarı dişleriyle gülümsedi.

Konuşmacı “Büyük Koleksiyoncular Birliği tekrar size teşekkür eder,” dedi. “Müzayede burada sonlanmıştır. Küre sahiplerini tebrik ediyor ve hepinizi kokteyl salonuna davet ediyorum.”

Herkes kokteyl salonuna geçerken peder evden ayrıldı. Büyük bir hayal kırıklığıyla ülkesine geri döndü.

 

***

 

Müzayedenin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen peder yaşadığı burukluğu hâlâ atlatamamıştı. Öyle ki kilisesinde ruh gibi dolaşıyordu. Ne doğru dürüst yiyor ne de zorunlu kalmadıkça konuşuyordu.

Güneş batmış ve kilise boşalmıştı. Peder en ön sıraya oturup karşısındaki İsa heykeline baktı. Tam ellerini kavuşturmuş dua etmeye başlayacaktı ki arkadan gelen ses üzerine ayağa fırladı hemen. Arkasına dönüp gözlerini kilisenin karanlık arka kısımlarında gezdirdi. Hiçbir şey göremedi. Yine de içinde birden bire peyda olan izlenme hissi geçmemişti.

“Peder,” dedi bir ses. Peder İsa heykeline doğru baktı. Yine bir şey göremedi. Ve birden yanında birisinin belirdiğini hissetti. Ardından bir el kondu omzuna. “Lütfen sakin olun. Buraya sizi incitmeye gelmedim.”

Peder yan tarafına baktığında saçları kulak hizasına gelen trençkot giymiş bir adamla karşılaştı. “Sen de kimsin?”

Adam elini çekti ve “Kim olduğumu birazdan öğreneceksiniz,” dedi.

Peder yavaşça geriledi. Bu adamın kim olduğunu bilmiyordu ama sıradan bir insan olmadığından emindi. Bunu hissedebiliyordu.

Adam “Tekrar söylüyorum: Buraya sizi incitmeye gelmedim,” dedikten sonra trençkotunun iç cebinden çıkardığı küçük kutuyu uzattı. Peder adamın amacını anlayamadı. Dediği gibi buraya zarar vermek için gelmemişti. Öyle olsaydı zaten bunu peder farkına bile varmadan yapabilirdi en başta.

“Bu ne?” diye sordu gerilemesine son veren peder.

Adam hafifçe gülümsedi ve “Bu zamana kadar aradığınız şey,” diyerek kutunun kapağını açtı. İpek kumaşın ortasına gömülmüş küre kendini hemen belli etti. Bir rinuka. “İsa’nın Günahı,” dedi adam.

Pederin kalbi anında hızlandı. Bir ısı dalgası sardı vücudunu. Şaşkınlıkla bakan gözleri ipek kumaşın ortasındaki koyu küreye kilitlenmişti. “İsa’nın Günahı,” diye adamın söylediğini tekrarladı. Elini istemsizce kutuya uzattı. Ömrünü bu küreyi bulmaya adamış insan şimdi öylece karşısında bulmuştu onu. Peki, ya adam yalan söylüyorsa? Bunun için bir sebebi olabilir miydi? Öğrenmenin tek yolu vardı.

Adam, pederin küreyi eline almasına izin verdi. Rinukanın ağırlığıyla birden çöküverdi peder. Fiziksel olarak ağırlığı ancak yüz gramı bulan bu kürenin içinde barınan günahın ruhani ağırlığı tarif edilemeyecek kadar fazlaydı. Oturduğu yerden elindeki rinukaya bakmayı sürdürdü. Gömleğinin boğaz kısmını çekiştirerek yutkundu ve derin bir nefes aldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu, tüm vücudu titremeye başlamıştı. “Bunu nereden buldun?” dedi ağlamaklı ses tonuyla.

“Bu sizi ilgilendirmez peder,” diye karşılık verdi adam. Pozisyonunu hiç bozmamış, öylece dikilerek pederi izliyordu.

Birkaç dakikanın ardından yaşlı gözlerini adama çevirdi peder. “Bunu bana neden veriyorsun?” diye sordu. “Bunu Koleksiyoncular Birliği’ne satabilirdin.”

“Parayla ilgilenmiyorum.”

“Öyleyse ne? Bir şey istediğin apaçık ortada.” Peder sesindeki titremeyi kontrol altına almaya çalışıyordu ama ne bunu ne de gözlerinden akan yaşı sonlandırabildi. Avuçlarıyla narin bir serçeyi tutar gibi sarmaladığı rinukanın ağırlığı altında ezilmemeye çalışıyordu. Ona dokunduğu sırada zihninde beliren görüntü hâlâ belirip belirip kayboluyordu. Çarmıha gerilmiş İsa…

“Ne istiyorsun?”

Adam elini tekrar trençkotun cebine attı ve bir küre daha çıkardı. Bu sefer küre boştu. “Günah çıkarmanızı istiyorum,” dedi.

Peder adamın günah çıkarmadan kastının sıradan insanların kiliseye gelip kabinde tövbe etmeleri olmadığını biliyordu.

“Ben bir Günah Çıkarıcı değilim.”

“Öylesiniz peder. Sadece bunu herkesten gizliyorsunuz.”

Peder yutkundu. “Bunu nereden öğrendin?”

“Bu da sizi ilgilendirmez.”

Peder gözlerini avuçlarındaki küreye çevirdi. Adamın böyle bir bilgiyi edinebileceği tek bir yer vardı. Ve öylesine üst bir kurumdan bu bilgiyi alabiliyorsa her şeyi yapabilir demekti. Eğer bu isteği reddederse kuşkusuz rinukayı da kaybedecekti. Kabul etmeliydi. Ruhundan bir parça kopup gidecekti ama bu ödül karşısında ödeyeceği bir bedeldi sadece.

Küreyi ceketinin cebine yerleştirdi ve derin bir nefes alıp adama döndü. “Kabul ediyorum,” dedi.

Adam boş rinukayı pedere uzattı. “Başlamadan sizi uyarmak istiyorum peder. Bu özel bir günah çıkarma olacak. Eğer başarabilirseniz insanlık tarihinde tek seferde en fazla günah çıkaran kişi olacaksınız.”

Adamın gözleri kırmızı bir şekilde parlamaya başladı. Peder şaşkınlıktan neredeyse bayılacaktı. Adamın kim ya da ne olduğunu bilmiyordu. Fakat kendisini toparladı. Her neyle karşılaşmış olursa olsun artık geri dönüş yoktu.

Ayağa kalktı. Sol eliyle rinukayı tutup sağ eliyle de havada görünmez bir daire çizerken adamın böylesine büyük ne gibi bir günah işlediğini düşünüyordu. Ve tabii ki ceketinin cebindeki ödülünü; onu Vatikan’ın dev koleksiyonunda başköşede hayal etti.

Rinuka” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba, çok güzel yazılmış bir öyküydü. Son satırına kadar merakla okudum. Sürükleyiciydi de.
    Öyküyle ilgili bazı soru işaretleri de oldu kafamda. Mesela FSM’nin günah çıkartması… Bu, Hristiyan ritüeli ama Fatih Müslüman. Burada kurgu gereği gerçeklikle oynamışsınız sanırım ama yine de orada başka bir manevra yapabilirdiniz gibi geliyor. İslam dünyasını da mezata çekmek için bir malzeme gerekti evet ama günah çıkarma küresi… biraz yadırgadım.
    Öykünün ilk kısımlarında orada bulunanların gösteriş ve hava atma meraklısı olduğu tarzında aynı anlama gelen birkaç cümle var. Azaltılabilir sanki. Akıcılığı biraz bozuyor.
    Final sahnesi gayet merak uyandırıcı. Acaba ‘şeytan’ olabilir mi? 🙂
    Genel itibariyle öykünüzü çok beğendim.
    Kaleminize kuvvet.

  2. Merhabalar.
    Gerçekten bu seçkide çok güzel öyküler var. Sizinki de bunlardan birisi olmuş. Derin bir hayal gücü. Merak uyandırıcı. Özenle yazıldığı belli. Üstelik temayı hikayenin merkezine almayı becermiş, güzel kullanmışsınız. Final de güzel olmuş. İşin içine biraz daha duygu-his katmışsınız. Kusursuz öykü yoktur, ufak tefek sıkıntıları bir kenara bırakırsak öykünüzü dört başı mamur gördüm. Anlatmak istediğiniz hikayeyi başarılı bir şekilde aktarmışsınız diye düşünüyorum.

    Elinize sağlık..

  3. ”Fakat onları ayırt etmek son derece zordu. Bu iş için kimi (ya da kimleri) ayarladığını bulmak imkânsızdı.”
    Zor mu imkansız mı? Bunun gibi çok küçük pürüzler dışında öykünüzü çok beğendim. Hayal gücü, kurgu ve gerçekçi diyaloglarla süslü özenli bir öyküydü. Sayın Öznur ve Tevfik’in görüşlerine ben de katılmadan edemedim. Ve ben de şeytan olduğunu düşündüm nedense 🙂
    Sonraki seçkilerde de okumak isterim sizi. Ellerinize sağlık.

  4. Merhaba, Sayın Öznur’a ben de katılıyorum müslüman birisinin günah çıkarması öykünün bir ayağının havada kalmasına neden olmuş. Bunu bir şekilde açıklık getirebilseydiniz daha sağlam olurdu. İnsanların parayla günahları satın alması ilginç ve güzel olmuş beğendim. Temayı iyi kullanmışsınız. Ellerinize sağlık ve kaleminize kuvvet. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  5. Yorumlarınız için teşekkür ederim arkadaşlar. Değindiğiniz noktalarda haklısınız. Sonraki öykülerimde daha dikkatli olmaya çalışacağım.

    Aslında günah çıkarma olayının sadece Hristiyan dinine özel olmadığını, ondan önce de değişik yöntemlerle günah çıkarıldığını anlatmak istedim, fakat dediğiniz gibi yeterince vurgulayamamışım.

    Yorumlarınız için tekrar teşekkür ediyorum size.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *