Öykü

Rüya Gibi

Uçaktan indim. Uzun bir gün vardı önümde. Koca şehir uçsuz bucaksız bir bilinmezlik olmuş, uzanıyordu önümde. Binlerce yıl öncesinden oluşmuş volkanik tepelerin arasına kurulmuş bir şehirdi burası. Uçakta, yolculuk sırasında tanıştığım rehber bana, bölgeyle ilgili kısaca bilgi vermiş, her ne kadarda önümüz yaz, ılık bir bahar havası yaşıyor olsak da, buraların havasına güvenmeyin, madem tek başınıza gideceksiniz, yürüyüşünüzü fazla uzatmayın ve hava kararmadan otelinize dönmeye çalışın, demişti. Söyledikleri bir kulağımdan girmiş bir kulağımdan çıkmıştı, çünkü benim buraya geliş nedenim saatlerce bir başıma kalabilmekti. Kendimle bir hesabım vardı. Öyle garip bir ruh hali içindeydim ki, çevremde değil bir insana, herhangi bir canlıya tahammülüm yoktu. Adamın söylediklerinden tek hatırladığım bu bölgenin tarihiyle ilgili olanlardı: Orta Anadolu geçmişi 10 – 15 milyon yıl öncesinden başlayıp üç bin yıl öncesine kadar farklı merkez noktalardan, farklı dönemlerde püsküren lav ve küller sonucu ortaya çıkmış şehirlerden oluşuyormuş. O nedenle Kayseri ve Nevşehir gibi bölgelerde çeşitli lav kubbeleri ve volkanik krater çukurlar bulunuyormuş. Böylece yolculuğum bir şekilde zamanda da yolculuğa dönüşecekti.

Bir araç kiraladım. Rehberden de aldığım bilgilerle vadiye indim. Volkanik kayalar arasından geçerek yürüyecektim. Yol boyunca sert kayaları yararak, içlerinden biten ot kümelerini, ve rengarenk açmış yaban çiçeklerini hayretle izledim. Yaşamın var olma çabası ne kadar güçlüydü. Suyun bol olduğunu düşündüğüm bölgeler vardı. Buralara beşer – onar, adlarını bilemediğim ağaçlar yerleşmişti. Güneşin tam tepemde, sıcaktan bunaldığım ve susuzluktan dilimin damağımın kuruduğu zamanlarda altlarında oturabildiğim bu ağaçların varlığına şükrediyordum. Kısa bir yürüyüşün ardından ne kadar hamladığımı fark ettim. Oysa evden çıkıp aracımla havalaalanına geldiğimde rahatlıkla kilometrelerce yürüyebileceğimi düşünüyordum. Yalnılmışım. Şehir hayatı iliğimi, kemiğimi kurutmuştu. Gerçi ben şehir hayatından başka bir hayat da bilmiyordum ki!..

İzlediğim patika zaman zaman irili ufaklı taşlarla engebelerle doluyordu. Böyle bir yürüyüş için hem antremansız hem de hazırlıksız olduğumu geç fark ettim. Ayağımdaki asfalta alışmış spor ayakkabılar, taştan topraktan oluşan bu engebeli yolda çaresizdi.

Yol sürekli bir yükseliyor, bir kıvrıla kıvrıla alçalıyordu. Sonunda, baharla birlikte coşan bir nehir kıyısına ulaştım. Hoş bir esinti duydum. Hava birden serinledi. Rahat bir nefes aldım. Islak toprağın kokusunu duyuyordum. Suyun coşkun sesini takip ederek nemli toprağın üzerinde, biraz daha yürüdüm. Artık takatsiz kaldığımı hatırlıyorum. Orada epeyce zaman kaybetmiş olmalıyım. Belki biraz uyumuş bile olabilirim. Çıngırak sesleri ve bir köpeğin havlamasıyla kendime geldim. Az ilerde 5 – 10 cılız koyundan oluşan bir sürü vardı… Başlarında da kocaman bir çoban köpeği. Bana doğru dönmüş havlıyordu. Her havlamasıyla sanki yer sarsılıyordu. Yanıma gelse ne yapardım bilmiyorum. O anda başka kimseyi görmedim. Onları buraya inerken nasıl fark etmemiş olduğuma şaşırdım. Uzaktan gelen bir ses duydum: “ Yabancı kayıp mı oldun?” İkinci kez aynı sözleri duyduğumda ses daha yakından geliyordu. Sonra adamı fark ettim, az ilerde bir zeytin ağacının gölgesinde, sırtını bana yüzünü nehre dönmüş, bir kayanın üstünde oturuyordu. Sen yalnız kalmak için taa nerelerden gel, kilometrelerce yürü, ukâla bir çobana rastla iyi mi?! Hiç cevap vermezsem çeker gider diye düşündüm. Sustum. Sustu. Anlamış olmalıydı. Tekrar yola düşmek üzere toparlandığım sırada tökezledim. Ayaklarımın üstünde duramadım. Bekliyordum böyle bir şey. Hastalığım hızla ilerliyordu. Kaslarımı kaybediyordum. Yakında tek bir adım atacak halim bile kalmayacaktı. Kalkmaya çalıştığım yere düştüm. Hıçkırıklara boğuldum. İçim boşalırcasına ağladım. Nehrin sesini bastırıyordu hıçkırıklarım. Nasıl rahatlamıştım. Ben böyle şeyler yapmazdım. İki adım ötemde hiç tanımadığım bir adam oturuyordu. Sonrasında da defalarca denememe rağmen bir türlü oturduğum yerden kalkamadım. Yanı başıma kadar geldi. O zaman çok yaşlı biri olduğunu fark ettim. Ayrıca kördü. İri gözleri birer beyaz perdeyle örtülmüştü. Sağ elinde uzun bir asa taşıyordu. Üzerinde eski püskü, çuval gibi bir kıyafet vardı. Ayakları çıplaktı. Ama çok güzel kokuyordu. Nasıl anlatsam, dağdan kekik, yabani çiçek kokuları sinmiş gibiydi üstüne. “Hastasın” dedi. Boşta kalan elini, bedenime değdirmeden üstümde gezdiriyordu. Elinin geçtiği her yerde akışkan bir sıcaklık hissediyordum. “Hastayım evet. Yavaş yavaş ölüyorum.” dedim öfkeyle. Sanki çektiğim tüm acıların sebebi o kör adammış gibi. “Nasıl da biliyorsun” dedi “Sen bir baksana çevrene. Binlerce yıldır devam eden yaşama. Sen bütün bunların da sonunu biliyorsundur o halde, madem bu kadar bilgesin.” Yine cevap vermedim. Bu her şeyden habersiz cahille dertleşecek değildim. “Uzan” dedi. Sanki kalkabiliyordum. Oturacak gücümde kalmamıştı. Uzandım. Şimdi bu adam bir katil olsa ve çektiğim acılara son verecek ölümü getirmiş olsa, razıydım. Yanıma çömeldi, elindeki asayı bıraktı. İki elini birbirine sürterek ısıtır gibi bir hareket yaptı, sonra bedenimin üzerinde gezdirmeye başladı. Ellerinin dolaştığı her yerde binlerce karıncanın yürüdüğünü hissediyordum. Elleri yaklaştıkça artan bir rahatlama yayıldı bedenime. Adam “ Ben şu koca dağın eteğinde doğmuşum. Binlerce yıl hayata küsmüş olan dağ, anamın çığlıklarıyla canlanmış, içten içe fokurdamaya başlamış, yanardağa dönüşmüş. Anam beni kaptığı gibi kaçmış. Biz kurtulmuşuz ama köyümüz gitmiş. Sonra sonra fark ettim ellerimin gücünü. Onları kullandıkça gözlerimi yitirdim. Olsun. Ben de bunun için gelmişim dünyaya demek ki. Sen korkma yabancı, iyi olacaksın.”

Uyuyakalmıştım. Hazırlıksız bir şekilde o kadar çok yol yürümüştüm ki bitkin düşmüştüm. Her şey bir rüyaydı. Hâlâ aynı yerdeydim. Ama etrafta kör çobandan eser yoktu. Hastalıkla yatıp hastalıkla kalkmanın sonuçlarıydı bunlar. Ölmekten korkuyordum. Rüyalarım bile bu duygunun esareti altındaydı. Ayağa kalktım. Ağrı hissetmiyordum. Ama ağrının ne zaman geleceği de belli olmazdı. Hızla toparlandım ve otele döndüm. Zaten hava da kararmak üzereydi. Dönüş yolumda rüyamdaki ihtiyarın söylediği yanardağı aradı gözlerim. Gerçekten tam karşımda duruyordu ve çevresinde irili ufaklı birçok tepecikle birlikte. Demek uykuya dalmadan önce görmüştüm. Hayal gücüm beni şaşırtmaya devam ediyordu. Uçaktaki rehberin anlattıkları ve korkularım rüyamda böyle buluşmuş olmalıydı.

Her tatil gibi hafta sonu çabuk bitti. Şehirdeki birbirinin benzeri gün ve gecelerle geçen yaşamıma döndüm. Aradan bir hafta geçti, rutin kontroller için hastaneye gittim. Doktorum fazla ümitli olmamam konusunda beni bir kez daha uyardı. Amacının beni üzmek olmadığını aksine gerçekleri bilirsem hastalığımla daha iyi mücadele edeceğimi ve kendime dikkat edeceğimi söyledi. Hastalığı ilerlemesini yavaşlatmak ve ilerde oluşabilecek ağrıları azaltacak önlemleri şimdiden almak zorunda olduğunu üstüne basarak yineledi. Diyecek bir şeyim yoktu. Sadece keşke bu hastalığı bilmeseydim ve bir gün basit bir şekilde ölebilseydim, diye geçirdim içimden. Ertesi gün beklenmeyen bir şey oldu. Bir mucize gerçekleşti. Doktorum sonuçları alınca beni cep telefonumdan aradı. Sesi çok heyecanlıydı. Görüşmediğimiz süre boyunca ne yaptığımı sordu. Kullandığım ilaçları anlattım. Ne dediyse harfiyen yapmıştım. Çok kötü bir haber vereceğinden korkuyordum. “İyileşmişsin”dedi. “Hatta belki şu an benden bile daha sağlıklısın.” İnanamadım. Her şey bir rüya gibiydi.

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Rüya Gibi” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Dilek73
    Arayış ve yol öyküsü olacağını düşünüyordum ama bir mucize öyküsüne dönüştü. Bu halini ise daha çok sevdim. Sadece öykünün olayların mucizevi yanını içselleştirmek için biraz kısa ve hastalığın iyileşmiş olmasına sevinebilmek için - hastalığın ne kadar kötü olduğunu tam olarak anlayamabilmek adına - biraz daha detaya ihtiyacı varmış gibi geldi.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    @dipsiz değerli yorumun için çok teşekkür ediyorum. Yazmaya ve üretmeye devam. Sevgilerimle,

    Dilek

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!