Öykü

Arayış

Karay derin bir nefes çekti sigarasından, bir sivrisineğe üfledi kafasının üstünde vızıldayıp duran; o an ne yaptığının farkında değildi; ancak öğrenmesine çok yoktu.

Kafası karışan sivrisinek uçtu… uçtu… uçtu da uçtu. İlk gördüğünü sokacaktı, aklında o vardı; ancak uyuşturucunun etkisi altındaydı; algısı değişti, gitti, bir başkasını soktu. Soktuğu kişi, Karay’ın yanı başında duran, en yakın arkadaşı Sonat’tı; ayrıca bundan kendisinin de haberi yoktu ama içinde bir Sıtma partisi veriliyordu ve soktuğu herkes davetliydi. Sonat’ın hücreleri konsepti çok sevmiş olacaklar ki; garibim, bir haftaya kalmaz son nefesini vermişti. Kahrolan Karay, arkadaşının ölümüne lanetler okuyordu. Bilseydi istemeden de olsa nelere sebep olduğunu; daha iyi olur muydu? Size doğrusunu söyleyeyim; olmazdı ve olmadı da.

Hikayenin bu kısmında şunu belirtmekte fayda var; Karay dördüncü boyuta hakim tamamen organik diyebileceğimiz bir yaşam formuydu. Kainat ile yaşıt, yaşamdan daha yaşlı bir varlıktı. Koca evrende yapayalnız hissediyordu. Can sıkıntısından muzdaripti. Oturup iki lafın belini kıracak bir kimsesi olsaydı yanında; anlam arayışında olan, kendi gibi düşünen, münakaşa edebileceği bir kimse… o zaman işler rayına oturur belki diye düşünüyordu.

Sabit bir formu yoktu. Sevmezdi de zaten aynı kalmayı, her şey olabilecekken bir şey olmak niye derdi hep. Gezdiği diyarlardaki yaşam formlarının kılığına bürünüp aralarına karışabilirdi. Çeşit çeşit canlı organizma ile etkileşime geçmiş de olsa, hiçbiri; içerisinde bulundukları koşullara mutlak uyum sağlayıp, mümkün olduğunca uzun bir ömre sahip olmak için didinip duran, aynılaşmış zavallılardan öteye gidememişti onun gözünde. Hepsi de sırf yaşamış olmak için, bir şekilde var oldukları için yaşıyordu ona göre. O da, her seferinde kendi kabuğuna çekiliyordu yeniden. Anlam arayışı ve müzmin yalnızlığı onu, bunca zamandır var olduğu süre içerisinde ketum mu ketum, sıkıcı mı sıkıcı birisine dönüştürmüştü. Hiçbir şeyden zevk almaz ve aldırmazdı. Alabileceği farklı bir tat, görülmeye değer yeni bir şey kalmadığını düşünüyordu. Yapabilmesine rağmen, asla zamanda geriye veya ileriye gitmezdi. Ne olursa olsun ve her daim var olmayı sürdürdüğü için ayrıca geride bıraktığı bir şey veya geleceğe dair bir umudu olmadığı için zamanda yolculuk kavramı anlamını yitirmişti. Aslında anlamını yitiren zamanın kendisiydi onun için. Hiçbir şey heyecanlandırmıyordu onu. Eh! yaklaşık on dört milyar yıldır var olan biri için çok da şaşılacak bir şey sayılmazdı bu durum.

Gelgelelim, bu algısı, Yerküre’ye yaptığı son seferden sonra dramatik bir şekilde değişmişti. Hoş, daha önce de gelmişti buraya fakat o zamanlar gezegen henüz soğumamıştı bile. Yüzeyi kocaman bir magma deniziydi. Ne okyanusları ne kıtaları ne de atmosferi vardı. Canlılığın oluşması içinse beş yüz milyon yıl daha geçmesi gerekecekti. Bu yaklaşık dört buçuk milyar yıl önceydi. Asırlar sonra tekrar geldiğindeyse tüm gezegen Homo cinsinin kontrolü altına girmişti. Uzun süreden sonra içerisinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetmişti Karay. Hatta, bazı kaynaklarda gülümsemeye çok yakın bir mimik yaptığı bile yazar. Sanki bir boşluk dolmak üzereydi. Bu değişimi ve burada oynanan oyunları çok ilgi çekici bulmuştu ve işte bu sebepten ötürü kalmaya karar vermişti.

İlk yıllarını Hint Okyanusunda Endonezya’ya bağlı küçük bir ada olan Flores’de geçirmişti Karay. Burada boyları 1.1 metreyi geçmeyen minik Homo Floresiensis ile soyları volkanik bir patlamada yok olana kadar mütevazı bir hayat yaşadı. Bu sırada insanlığın erken dönemlerini gözlemleme fırsatı buldu. Nasıl da müthiş bir süratle, durmadan gelişmeye devam ediyorlardı! Akışına bıraktı Karay, Avustralya’da Aborjinler’e katıldı, Hindistan’da Brahmanlarla yolculuk etti, Fransız İhtilali yapıldığında oradaydı, Amerikan İç Savaşında Güneylilerle çatıştı. Nihayet yalnız hissetmiyordu artık. O yüzden, her birini ayrı sevdiği insan ırkı içerisinde, hem kendi gibi düşünebilen hem de kendisine bir şeyler katabilecek birini; durmaksızın aradığı anlam üzerine kafa patlatabileceği birini arıyordu şimdi.

Sonat ile tanıştığındaysa artık arayışının sona erdiğini biliyordu.

Sonat ellilerinde bir yazardı. Karay ile tanıştıklarında kafayı hayat, evren ve diğer her şeyin anlamına takmış, bu doğrultuda inzivaya çekilmiş, teselliyi ise yazmakta bulmuş gerçek bir münzeviydi. Bir yanardağın eteğinde kendi inşa ettiği tek odalı kulübesinde yaşıyordu. Karay, aynı yanardağın tepesinde bir kartal olmuş süzülürken görmüştü Sonat’ı.

Hüzünlü ve vakur bakışları, dimdik duruşu ve bariz asaletinden etkilenmişti onun. Kendi bahçesini ekiyor, doğa ile mutlak bir armoni içerisinde yaşıyor, toplumun kendisine teklif ettiği her şeyden kaçınıyor gözüküyordu. Çok ilgisini çekmişti Karay’ın. Bazen bir baykuş bazen bir çekirge kılığında aylarca takip etti bu esrarengiz adamı. Her gün güneşin doğuşuyla uyanıp, kitap okuyor, bahçesinde yetiştirdiği keneviri sarıyor, tüttürüyor, huşu duyan gözlerle yanı başındaki yanardağı seyre dalıyor ve başlıyordu yazmaya. Tüm ilhamını bu yanardağdan alıyordu sanki. Takipte olduğu süre boyunca yalnızca ayda bir kulübesini terk ettiğini ve bunu da kendisine en yakın kasabanın kütüphanesinden o ay okuyacağı kitapları tedarik amaçlı yaptığını anlamıştı. Bunun dışında her daim kulübesindeydi. Bir türlü anlam verememişti bu duruma Karay. Yalnız olmanın ne demek olduğunu en iyi o bilirdi ve bildiği kadarıyla yalnızlık berbat bir şeydi. Oysa şimdi bilinçli olarak yalnızlığı seçmiş gibi gözüken birine rastlamıştı. Bu yeni bir şeydi Karay için. Daha yakından tanımak istiyordu bu adamı.

* * *

Sonat, her ay yaptığı gibi kitaplarını yenilemek için kütüphanenin yolunu tuttu. Seri ve önceden düşünülmüş olduğu belli olan hamlelerle seçti kitaplarını ve acelesi olduğunu beyan eden bakışlarla geçti kütüphane görevlisinin karşısına.

“Hoş geldiniz Sonat Bey” dedi kütüphane görevlisi. “Ben de sizi bekliyordum.”

İnsanların şaşırınca yaptıklarına benzer bir surat ifadesi yaptı Sonat, tanımıyordu bu adamı. Ne adını söylemişti ne de başka bir şey. “Affedersiniz, sizi tanıyor muyum?” diye yanıtladı.

“Kabalık ettim, kusura bakmayın.” dedi kütüphane görevlisi, “İzin verin kendimi tanıtayım. İsmim Karay; son altı aydır bu kütüphanede çalışıyorum. Normalde rafların düzeninden sorumluyumdur ama diğer görevli işi bıraktığından beri kasaya da baktığım oluyor. İşe başladığımdan beri sizi toplam altı kere gördüm Sonat Bey ve her gördüğümde ayrıca hayran kaldım. Her ayın on beşinde, önceden aldığınız kitapları yenileriyle değiştirmek üzere bu kütüphaneye geliyorsunuz ve bunu hiç sektirmeden her ay yapıyorsunuz. Yenilerini almak üzere bıraktığınız her kitabı, sizden sonra ben de okudum. Gölgeniz gibi takip ettim sizi. İsminizi ise, şans eseri, getirdiğiniz kitaplardan bir tanesinin arasından düşen, sanırım müsvedde olarak kullandığınız bir kaç kağıt parçasının altına atmış olduğunuz imzalardan öğrendim. O kağıtlarda yazılanları okuduğumdan beridir sizinle konuşmak istiyorum. İşte en sonunda cesaretimi toplayabildim! Harika bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Size gıpta ediyorum ve saygısızlık ettiğimi düşünüyorsanız eğer en içten özürlerimi sunuyorum; ancak o kağıtlarda yazılanlar… hayatın anlamına dair yaptığınız çıkarımlar… ve sunduğunuz önermeler… beni derinden etkiledi Sonat Bey. Kendi kendime dedim ki; ‘Karay, tüm bunları karalama olarak kullanılan bir kaç kağıtta gördüysen eğer, görmediklerin nelerdir, hayal edebiliyor musun?’ İnanın bana Sonat Bey, edemiyorum. Ancak muhteşem olmaları gerektiğini biliyorum. Lütfen, yazdıklarınızı okuyarak münasebetsizlik ettiğimi düşünüyorsanız, beni affedin; fakat bir insanın hayatına dokunduğunuzu ve bunu yalnızca karalama için kullandığınız bir kaç kağıtla yaptığınızı bilmenizi isterim.”

Hiç kızmamıştı Sonat. Aksine, hoşuna bile gitmişti bu durum. Genç kütüphane görevlisi, en içten duygularla açılmıştı kendisine. Adeta eski halini görmüştü onda. Onu yetiştirmek, himayesi altına almak istemişti. Bu yüzden, yaşadığı yeri ve ne zaman isterse kendisini ziyarete gelebileceğini söylemişti Karay’a. Daha sonraki sohbetlerinde; hayatı boyunca nasıl durmaksızın bir anlam aradığını, her gün neden var olduğunu sorguladığını ve hayattaki rolünü öğrenmek istediğini, bu esnada insanlardan hiç hayır görmediğini çünkü insanların tek amacının yalnızca içerisinde bulundukları durum ve ortama mutlak uyum sağlayıp, yapabildikleri kadar uzun süre hayatta kalmak olduğunu, toplumla iç içe yaşayan bir bireyin asla kendi benliğini dolayısıyla hayattaki yerini ve tüm bunların anlamını kavrayamayacağını bu sebeple yalnızlığı seçtiğini ve tüm yazdıklarının yalnızca bu düşündüklerinin bir tezahürü olduğunu da söyledi ona.

Karay, rakamlarla ifade etmenin absürt kaçacağı kadar uzun süredir yalnızdı. O yüzden, insanlığa, topluma, medeniyete ve bu tarz şeylere kendini kaptırması normaldi. Çareyi insanlarda ararken, şimdi aralarından bir tanesi kalkmış; kendisinin evrenin geri kalanı hakkında düşündüklerini, insanlık için düşündüğünü söylüyordu. Sonat’ın da yalnızlığa, sükunete ve kendini keşfetmeye olan merakı gayet anlaşılabilir bir şeydi. Demek ki; konuşacak çok şey vardı. Aradığını bulmuştu Karay. İki yakın dost olmuşlardı artık. Gün aşırı buluşurlar, Sonat’ın kendi yetiştirdiği kenevirden sarıp içerler, yanardağın eteklerinde şeyler üzerine saatlerce sohbet ederlerdi. Sonat anlatır, Karay dinlerdi. Her söylediğine de hayran kalırdı. Çok büyük haz alıyordu bu buluşmalardan. “Anlamlandırma seansları” diyorlardı bunlara. İlişkileri aylarca böyle devam etti.

Karay, gerçek kimliğinden bahsetmemişti Sonat’a. O da sormamıştı hiç. Ama artık itiraf etmek istiyordu. Aralarında hiç sır kalmasın istiyordu. Kendi bildiklerini anlatmak, bu zamana kadar edindiği tecrübeleri aktarmak istiyordu o da. Aklında bu fikir ile yola çıktı. Karşılıklı oturdular her zamanki gibi; başlamadan önce derin bir nefes çekti sigarasından Karay, bir sivrisineğe üfledi kafasının üstünde vızıldayıp duran, an ne yaptığının farkında değildi; ancak öğrenmesine çok yoktu…

Sonat bu zamana kadar tanıdığını sandığı adamın kozmik bir dedebey olduğunu öğrendiğinde olduğu yerde düşüp bayılacaktı az kalsın. Bir müddet düşünceleriyle baş başa kalabilmek adına, kendisine biraz vakit vermesini istemişti Karay’dan. Karay çok iyi tanıyordu Sonat’ı, anlayış gösterdi. Bir hafta kadar görüşmediler ki son yedi-sekiz ayda bu kadar görüşmedikleri olmamıştı hiç. Vakit geldiğinde yola koyuldu Karay. Geçen bir hafta boyunca Sonat’ı nasıl özlediğini ve konuşacak ne kadar çok konu biriktiğini düşünüyordu. Merak ediyordu Sonat’ın vereceği tepkiyi, aralarında geçecek tahmini diyaloglar dönüp duruyordu kafasında. Sonunda kulübeye vardığında, ölü bedeniyle karşılaştı Sonat’ın. Acıların en büyüğünü de işte o zaman yaşadı. Dehşete kapılmıştı, gözlerini arkadaşının ölü bedeninden ayırmadan, öylece saatlerce dikildi. Bu kabullenebileceği bir şey değildi. Kafasını kaldırıp yanardağa baktı. Dünya kurallarıyla bu işin içinden çıkmak mümkün değildi. Diğer yandan, zamanı geriye sarsa da ölüyü geri getirmenin imkanı olmadığını biliyordu. Bir kere ölen ne olursa olsun yine ölürdü ama bir türlü kabullenemiyordu işte, sebebini öğrenmesi lazımdı; neden kendisini sonsuzlukla lanetleyen evrenin, şimdi tek sevdiğini de elinden aldığını bilmek istiyordu. O yüzden defalarca geriye sardı zamanı. Defalarca…

Son görüşmelerinden itibaren geçen bir haftalık sürecin her saniyesini inceledi, hiçbir detayı atlamadı ve sonunda buldu. Biricik dostunun ölümünü aydınlatmanın iyi geleceğini sanmıştı; ancak çok yanılıyordu. Tek bir sivrisinek ısırığı yetmişti Sonat’ı öldürmeye ve tek bir duman yetmişti sineğin aklını karıştırmaya. Geriye elenecek başka ihtimal kalmadığında, kafasını kaldırıp sigarasının dumanını bile isteye üzerine üflediği sivrisineği hatırladı. İşte o sinekti Sonat’ı öldüren. Arkadaşının ölümünden dolaylı yoldan da olsa kendisi sorumluydu. Bu düşünce zihninde uzun uzun, güzelce demlendi. O andan sonra yapılacak şey belliydi.

Son kez huşu dolu gözlerle baktı yanardağa. Son kez büründü kartal formuna ve son kez süzüldü gökte. Son sürat daldı yanardağın içine. Yıllardır, tüm azametiyle orada duran dağ, son bir kez canlandı, fışkırttı lavlarını göğe doğru, ne varsa tahrip etti çevresindeki. Yaktı, yıktı, kül etti. Karay’ı da, bu Dünya’da bir daha ne gören oldu ne duyan.

Arayış” için 2 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Yazıda noktalı virgül ve virgül bolluğu var. Çoğu da gereksiz noktalarda kullanılmış. Cümleleriniz devrik olmanın ötesinde yer yer ciddi anlam bozulmalarına uğramış. Her şeyden önce dili ve kurallarını çok iyi öğrenmelisiniz. İfadelerinizi güçlendirmek için bolca kitap okumalısınız. Yazıyı okurken bir wattpad denemesi okuyormuş hissine kapıldım. Yer yer de devşirme altyazılı filmlerdeki abartılı nüanslara rastladım. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Mito dedi ki: dedi ki:

    Her ne kadar yorumunuzu yapıcı olmaktan çok uzak bulmuş olsam da, yine de teşekkür ederim. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!